Wilhelm Reich etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Wilhelm Reich etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2023 Perşembe

Dirimin Doğuş Miti, WILHELM REICH ÜZERİNE AFORİZMALAR

 * Diyalektik, düalizm ve monizm... Reich'ın üç cilde sıkıştırılmış eylem kataloğu; biri diğerinden uzun olmayacak biçimde üçe çatallanmış aksiyon alanı... Diyalektik çizgi, zihni beden üzerinden okuyan, yüzeyde derinleşen, yalnızca kendine bölünebilen bir çizgi. Düalist çizgi, bedeni enerji üzerinden okuyan, kendinde derin, diğerlerine bölünebilen bir çizgi. Monist çizgi, aklı delilik üzerinden okuyan, asal, bölümsüz, bölüntüsüz bir çizgi. 

* Orgon akümülatörü, magma ve güneş arasındaki ışık kırıntılarını toplayan dev bir priz. Bedende serbest dolaşan anksiyeteyi atmosfere dağıtan sessiz bir devrim prototipi. Dışı balete ağacından, içi magnezyum yontusundan yapıldığında, zihnin travmatik enkazını tinerli bir buhar yoğunluğuyla çözündüren bir işleve sahip. Karelya köylerinde, akümülatörü sırtında taşıyan insanlar gördüm. Reich'ın havarileri, yürüyen pil tasarımları, bakışları birbirini kesmeyecek biçimde, Ladoga gölünü -dikine- kesen bedenler... 

* Örgütlü ve kurgusal bir evren tasarımı olarak cinsel devrim! Gres yağı kokan, kalın, kaygan ve boğumlu parmak vuruşlarıyla bir orospunun tenine not olarak düşülmüş anonim tarih... Cinsel devrim, yalnızca -miş'li gelecek zamana ait bir mit; yaşamadığımız bir geçmişi, kıyametin hemen ardına bağlayan bir kehanet praksisi. 

* Reich, bulutları ehlileştiren bir şamanın eli yardımıyla, psikanalizi, düşsel ve kan içinde bir beden prototipinin zihnine yerleştirdi.  

* Orgon enerjisi, primordiyal bir kafatasının sonsuz karanlığında yayılan üç katlı ışık mimarisi... En altta, avangart bir tiyatro sahnesinde kenetlenmiş şeffaf insan bedenleri; birinin eli diğerinin sırtında, birinin yüzü diğerinin göğsünde eriyen... Topyekün, koskoca bir kütleye dönüşmüş insanlık; hareket etmeksizin çalışan, kendine yeten, organize-kenetli bir kas mimarisi, belleksiz... Onun üstünde, görüş alanının sınırlarını aşan, çam ağacından yapılma bir kütüphane hologramı; raflarına dizilmiş sonsuz sayıda taş ve kaya örnekleri. Bilginin ham hali; sözcüksüz, kendiliğinden bir arzu fosili, dark materyal! En üstte, kutsal olduğu iddia edilen bir tepe görüntüsü, insanlık tarihinin en görkemli meydan savaşı, sevişen beden kalıntıları ve omuzlar üzerinde yükselen kozmik orji anıtı. 

* Coşkusal veba, ele avuca sığmayarak bedenin dağlık alanlarında pusu kurmuş fraktal-kanserojen bir özüt. Ucuz romanların ve kutsal kitapların eş zamanlı yazılmış önsözü, sonsözü... 

* Reich'ın düşünsel yaşamı, mukuslu algı kaplarına şöyle yerleşmeli; 'zihin', 'beden', 'enerji' ve 'delilik'... Zihin bölmesinde, sözcük-sinirler tarafından iletilen kişisel tarihin ilk örnekleri... Beden bölmesinde, göz çukurlarının karanlık odası, belleğin dil izleri, eklem yaraları... Enerji bölmesinde, tuzlu organlara batırılmış frekans telleri, paslı akü başları, ters dönmüş bir terliğin içinde batmakta olan güneş yaraları... Delilik bölmesinde, mikroskoptan koparak uzaya düşen ve gözünü çoktandır hatırlayamayan bir bakış eskizi...  

* Cinsel Devrim, yalnızca depremsiz anları kaydeden bir sismograf; içinde bohem can sıkıntıları ve yalnızca kulaktan kulağa yayılan sismik orgazm dinletileri taşıyan. 
Not düşmeli; dinletiden dışlananlar, ansızın bastıran bir suçluluk duygusuna teslim olup kitapta tanımlanan devrim pratiği önünde gözyaşı döktüler.

* Reich'ın pozitivist-akılcılığı, düsturla ya da diğer bir deyişle, 'dile gelenin biçimci dokusuyla' yakından ilgili! Optik olduğu kuşku götürmez bir cihaz tarafından üretilen bu sözcük dizini, doğruyu, yalnızca doğruyu söylemeye adamış kendini. Aksiyonel, yarı-lirik ve devasa ikonların görkemini çağrıştıran sürtünmesiz bir dile içkin, Reich'ın pozitivist-akılcılığı. 

* Sex-Pol, iletken gümüş dişler aracılılığıyla çiğnenerek dil altında kana karışan majistik-maddeci eriyik... Majistik çünkü zihnin kök hücrelerinden doğmuş. Sıra sıra dizilmiş yüzlerce hemşirenin önlük düğmelerinden geçerek tinsel-kendiliğinden bir zevklenmenin nedeni oluvermiş. Maddeci çünkü yumruk büyüklüğünde bir hevesten doğmuş. Sıra sıra dizilmiş insanlığın utanç kaslarından geçerek koskoca bir sosyal sınıf yaratmış. Emekçilerin orgazm yarasıdır Sex-Pol.  

* Reich'ın divanı, yalnızca zihin kırıntılarıyla değil, aynı zamanda organ-bedenlerin acılarıyla dolu. Kıvrak ter izleriyle, topal adımların hadım yarasıyla ve hiç de suskun olmayan çene kemiklerinin dansıyla işlenmiş bir divan. 

* Orgon ve Dor (Deadly Orgon) arasındaki ilişki, diyalektik değil düalektiktir. Reich'ı akılcılıktan akıldışına, mantıksal çıkarım ilkesinden paleolojik mantığa sürükleyen, işbu düalizmin kendisi! Orgon tensel olana, Dor tinsel olana içkindir. Orgon anonim nesne, Dor kendinde ŞEY'dir. Orgon Eros'un muadili, Dor Thanatos'un eşidir. Orgon yastıkta, çarşafta, yünde, naylonda ve mikrokozmik evrende eriyebilen asitli bir görüntüdür. Dor yalnızca karanlıkta, metafizik uzamlarda, uzay çöllerinde ve uranyum kaplı steril diş tellerinde iletilen bir görünümdür. Bilinenin tersine Orgon ölüme, Dor sonsuza içkindir.  Ne var ki ikisi de dışlanmıştır yaşamdan. 

* Reich'ın bedensel dejenerasyona gönderme yapan kuramsal yazıları, pozitivist-ampirik ve deneyci değil, akıl dışı-paleolojik ve deneyseldir. 

* Reich, insanoğlunun kemik doku-yapısını betimlere ayırarak onu yalnızca dil ve sözcükler üzerinden işler hale gelen bir sarmal tasarıma dönüştürdü. Bu tasarım, genetik yollarla gelecek kuşaklara aktarılabilecek anonim bir kod dizilimine sahip. Örneğin 'Fren Kemiği', cinsel perhize tabi olan kadınların kalçalarına bağlı bir doku-yapı. 'Rüya Kemiği', diz kapağını fantezi hücrelerine bağlayan ve devrimci öfkeyi topraklayan bir işleve sahip. 'Travma Kemiği', sfinkter kasını erkekte prostat dokusuna, kadında ise göğüs-dil hattına bağlayan çok uçlu bir anatomik tasarım. 

* Orgon... Anatomik tözün monem kapakları olan hücrelerde tutunan, Reich'a göre mavimsi, bana göre 'işkilli turuncu' bir sıvı-imge. Yalnızca canlı organizmada değil, hemen her yüzey ya da yüzeysiz ortamda çoğalabilen içplazma. Çift cinsiyetli tanrı eskizi, deniz kenarında bekletilmiş kan kokulu düşünce, eski şehrin giriş kapısına yığılmış bayrak ölüsü.  

* Reich'ın içsel siyaseti, kendi gölgesini hızlı adımlarla terk eden bir delinin seyreltilmiş bakışını taşıyor; bir ucu tavuk karası mikroskoba, diğer ucu nikotin suyuna yatırılmış kafa sesine bağlanmış... İğnesi kırık bir sismografın tırmayalarak yazdığı bir arzu enkazı, Reich'ın içsel siyaseti. 

* Reich'ın nesnel siyaseti, paslı bir periskopun odak keskinliğini taşıyor, bir ucu Marx'a, diğer ucu İsa'ya bağlanmış, tortul bir kayalığa, azgın bir kadın ağzında nemlendirilmiş küre biçimli bir tebeşirle yazılmış. 

* Yalnızca suskunlukta dile gelen, yaklaştığınızda uzaklaşan ve bulunduğu anda yitirilen ipeksi bir eldiven; insan derisinden yapılma, dışı boş bir eldiven, Cinsel Devrim... 

* Reich'ın yedi günah tasarımı: Oküler günah, gözde başlayan, bakışta sonlanan ve tarih öncesinde işlenmiş günahların en yalın olanı. Baba katli, ilksel özdeşleşme, ensest, delilik, miyop bir karartı hali. Oral günah, ağızda başlayan, zihinde dolanan, ithafta, yargıda, dedikoduda, yalanda ve söz atımlarının ağrılı eklem yerlerinde sonlanan bir günah. Çok hücreli dil dokusunun gölge yüzeyinde ve sürtünmesiz bir sinir ağında dönerek ilerleyen, gülme tepkisini boğarak alın bölgesine yürüyen, sıvı nakil yollarını dejenere eden, yüzdeki anlık kırışıklıkların nedeni olan bir günah.  Servikal günah, ensede başlayan, boğaz bölgesinde devam eden ve duvarda unutulmuş bir çivi gibi, gırtlağın hemen altından kana karışan sinsi bir günah. Oküler bölgeye giden sevap sinirlerini bozguna uğratan, enine ya da boyuna göre ağlamayı geciktiren / engelleyen, onun bunun rüyasından kalma prematüre bir çığlık tasarımı. Bir de not düşmek gerek; öfke halinin ters ucu, bir bebeğin dişlediği transparan kablolar yardımıyla bu bölgeye bağlanmıştır. Torasik günah, göğüs kafesinde sıkışan, devrimci ileri atılmaları gerici-artçı sarsıntılarla boğan, çifte anksiyeteli ve daha çok sırta vuran, sırta vurulan bir günah. Not düşelim; bir ucu defansif sırt-kas dokusunu izleyerek diyafram bölgesine iner ve ansızın verilen kararlara, gereken infantil enerjiyi iletir. Diyafram günahı, göğüs kemiğinin en alt kısmından doğar, karın bölgesine dökülür. Arketipal harakiri izleriyle dolu olan Seppuku kan-ırmağının zihne olan akışından sorumludur. Her patolojik hıçkırık, akışı tersindirerek işbu günahın farklı beden-bölgelere yayılmasına olanak sağlar. Karın günahı, diyaframın altından kasığın üst kenarına dek uzanan çok katmanlı bir günah tasarımı. Oral bölgeden geçerek sindirilen katı (öldürmek, oburluk, haset), sıvı (itaatsizlik, tembellik) ve gaz (zina, cinayet) olarak kana karışan günah artıklarının toplanma yeri. Pelvis günahları, tüm günahlar içerisinde en çok bilineni! Çoğul, bulaşıcı, duygusal vebanın özütü. Not düşelim; bedenin yaşamsal bölgelerine yürüyen Katı-Eros bileşenlerini bozguna uğratan kötürüm bir günah bu.  

28 Aralık 2017 Perşembe

Sinemada Mazoşizm


Freudian dürtü kuramı dahilinde mazoşizm olgusunu üç alt tür üzerinden ve antolojik bir yaklaşımla ele alacağım; saldırgan dürtülerin kişinin kendisine döndüğü bedensel mazoşizm, saldırgan dürtülerin cinsel dürtülerle bütünleşerek kişinin kendisine döndüğü cinsel mazoşizm ve saldırgan / cinsel dürtülerin yüceltilerek ahlaki bir hedefe entegre oldukları ahlaki mazoşizm. 

Bedensel Mazoşizm: 

1) Dans Ma Peau (2002): Yönetmenliğini Marina de Van'ın üstlendiği film, tüm olasılıkları kullanarak bedenini kazıyan ve ancak böylelikle arzunun nesnesine / çekirdeğine ulaşacağına inanan kadın karakterin dünyasını anlatır. Filmi izlediğimde, oyuncunun ağız yapısından ve özellikle de dişlerinden yayılan bir saldırganlığın yutulma korkularımı harekete geçirdiğini söylemeliyim. 

2) Crash (1996): Cronenberg'in filmi, sonsuza bölünerek ölümsüzlüğü vadeden travmatik gerçeğin etrafında dönmekte olan karakterlerin öyküsünü anlatır. Nereden kaynaklandığı bilinmeyen ancak bedeni mekan alan bir boşluğu sürekli şarj etmeye çalışan bu karakterler, acının kendini yineleyen döngüsünde ölü olduklarını gizlemeye çalışırlar. 

3) In the Realm of the Senses (1976): Cinselliğin aşırılaştırılarak aşındığı ve nihayetinde kendi ölü ikizini doğurduğu film, arzunun kendi yörüngesinden çıkıp travmatik olana parçalandığı bir öyküyü esas alır. Dürtünün kendi cephesinde yer değiştiren ya da farklı bir cephede karşıtına dönüşen yapısal özelliği, karakterlerin uzun soluklu arzularında kendi dramatik kurgusunu yaratır. 

4) Sweet movie (1974): Yugoslav sinemasının 'Siyah Dalga' hareketinden rengini alan film, yönetmen Makavejev'in sosyalist devrim ve fantazmatik ölüm arasındaki sözde zıtlığa bütünlük kazandırabilmeyi başardığı bir örnek. İçi türlü şekerle dolu devasa gemi 'Potemkin', devrim aşkıyla yanarak kendi tadında boğulan ölü bedenlerin mazoşizmini ve ideolojisini taşımaktadır.

5) Possession (1981): Ötekinin arzusunun yerine kendini koyamadığı ya da koyacak bir kendilik bulamadığı için önce bedeninden ve sonrasında yaşamından intikam alan zavallı Mark'ın öyküsü! Yazık ki filmin yönetmeni gibi onun yaşamı da çok sürmüyor.

Cinsel Mazoşizm: 

1) Conspirators of Pleasure (1996): Filmin epizotlarından biri, 'fantezi & beden' iş birliği tarafından üretilen organik / ahşap bir orgazm nesnesinin öyküsünü anlatır. Gerçekten de öykü, karakterin kendisinden çok ancak onun arzusunda var olabilmiş biricik nesneye aittir. Üzeri çivilerle kaplı bu Düşlenmiş Nesne (Dream Object), animistik bir hamleyle kendi yaratıcısını orgazma ulaştırır. 

2) Maitresse (1976): Psikiyatrist Richard von Krafft-Ebing'in mazoşizm üzerine erken dönem araştırmalarıyla görsel bir paralellik içeren filmin özellikle 'Dungeon' (zindan) sahneleri, adeta 'Psychopathia Sexualis' kitabının fragmanı gibidir. 

3) Sick: The Life & Death of Bob Flanagan, Supermasochist (1997): 'Cinsel' ve 'Bedensel' mazoşizm üzerine yapılmış belki de en vurucu belgesel çalışma, Flanagan'ın 'organize travmatik' yaşamını gözler önüne seren Kirby Dick'nin filmidir. Bir akciğer rahatsızlığı nedeniyle giderek ölüme yaklaşan Flanagan, bu süreci 'zevkle' hızlandırarak acıyı acısından soyutlayan bir mazoşist stratejiyi eyleme koyar. Benzer ve dozu azaltılmış bir diğer belgesel örnek için bkz: Fetishes (1996). 

4) Secretary (2002): Freud'un 1919 yılında kaleme aldığı 'A Child is Being Beaten (Bir Çocuk Dövülüyor)' makalesinin farklı bir vaka öyküsü üzerinden ve yeniden yazıldığı versiyonu... Lee karakterinin poposuna indirilen tokatların dürtüsel ekonominin exchange ofisinde nasıl hazza dönüştüğünün sağlamasını yapan bu ilginç film, kendi mazoşizmini keşfedememiş olanlar için iyi bir başlangıç olabilir. 

5) Singapore Sling (1999): Filmin özellikle giriş sahnesi, 'Anne ve Kızı' konulu sevgi-nefret çatışmasına dayanan çok kapsamlı oedipal bir ilişkiyi dramatik bir oyuna indirger. Matriarkal iktidarı aşamayarak onun ayakları dibine düşen mazoşist 'kız çocuğu', kendi cinsel sınıf bilincini koruyarak ondan aldığı hazla yetinir ve nihayetinde cinselliğini meşrulaştırır. 

Ahlaki Mazoşizm:

1) The Last Temptation of Christ (1988): Wilhelm Reich tarafından kaleme alınan "The Murder of Christ (Dirimin Öldürülüşü - 1953)" çalışmasının birdenbire görselleştiği hissini uyandıran film, insanlığın geleceği uğruna kendi bedenini kurban ederek zihnini sonsuzlaştıran İsa'nın öyküsünü anlatır. 

2) La passion de Jeanne d'Arc (1928): Kendi tasavvur evreninden soyutlanarak yerleşik-dini semboller düzenini kabul etmesi istenen Jeanne d'Arc, mistik fanteziler tarafından esir alınan ahlaki ilkelerinden ödün vermeyi reddeder. Önce Artaud'nun bakışlarında ve sonrasında kovuksuz bir darağacının gövdesinde diri diri yakılan kadın, ne bedene ve ne de zihne ait olan acının merkezinde inadını ruhanileştirir. Benzer bir örnek için bkz: Bergman'ın Persona (1996) filminin başında kendini yakan Budist rahibin (Thich Quang Duc) belge görüntüsü.

3) Hellraiser (1987): Filmin giriş sahnesinde satın aldığı oryantal kutunun cazibesine kapılarak merak dürtüsünü ritüelleştiren karakter, bedenini cehennemi bir mekana dönüştürerek paramparça olmanın zevkini yaşar. Bedenin fiziki yok oluşu, 'tamamına erme' yanılsamasının ve arzusunun ilk evresidir.

TAN TOLGA DEMİRCİ - PSİKESİNEMA DERGİSİ / KASIM - ARALIK SAYISI

11 Nisan 2015 Cumartesi

Il Libro Rosso


Antalya'da düzenlenen uluslararası psikiyatri kongresinin kaçıncısıydı bilemiyorum ama Thomas Szasz'dan ya da David Cooper'dan alıntı yapmayacağıma dair parmak izim ve sözüm alındıktan sonra kongreye konuşmacı olarak çağrıldığımı hatırlıyorum. Sonu 'Bilmem Ne'nin Psikanalizi' ile biten başlıklardan biriydi konuşmamın konusu; 'Giderek Kırmızıya Dönen Trafik Işıkları ve Fransız Sinemasında Geçit Vermeyen Anal Obsesif Kadın Karakterlerin Psikanalizi' gibi bir şeydi sanırım, hatırlamıyorum gerçekten...

Yine de kongreye neden katıldığımı çok iyi hatırlıyorum; psikiyatrların psikiyatrı Otto F. Kernberg'le tanışma fırsatını yakalamak için elbette! Tek derdim, kendisiyle gecenin kör bir saatinde Lara plajında sözleşmek ve yattığımız yerden gökyüzüne bakarak hangi parlayan yıldız-nesnenin sevgili annemi ve hangi sönmüş olanın babamı temsil ettiğine dair yarı metafizik, yarı astro-psikanalitik bir konuşmayı gerçekleştirmekti. Ama sonunda ne oldu? Kendi yaşamım dahil her şeye geç kaldığım gibi Bay Kernberg'e de geç kaldım! Otele yerleştikten sonra stajyer bir kızdan aldım kötü haberi. Wilhelm Reich'a gönderme yapan literatürümü bağışlayın ama bitkisel olduğu kuşku götürmez bir orgazmı temsil eden o güzelim köprücük kemiğini titrete titrete bana Kernberg'in otelden ayrıldığını söyledi stajyer kız... Hayallerim yıkıldı... Takım elbiseli otel görevlileri tarafından bileğime takılan ve bir psikiyatr simülakrından daha fazlası olmadığımı mühürleyen acun mavisi bilekliğin izniyle üst üste birkaç kadeh şarap içtikten sonra otelin önündeki plajda soyunup çırılçıplak denize girdim. Derdim, Otto Rank'ın meşalesiyle ana rahmine giden yolu bulmak değildi elbette ya da bileşik bir kelimeden daha ölümlü olmayan bir Tan'atos deneyimi yaşamak... Sadece hayatımda kaçırdığım ne kadar insan varsa hepsine boy vermek istedim. Listenin sonuna, bileşik bir kelimeden daha anlamlı olmayan ass'solist Otto Kernberg'i de koyarak, kaçırdığım herkese ve her şeye boy verdim.

Neyse ki on dakika sonra, başarılı bir doğumu temsilen ve avaz avaz bir öksürüğün eşliğinde kıyıya ayak basmayı başardım! Anadan doğma çıplaklığımı kamufle ederek yalnız'ca psikiyatrların eğlendiği 40 metrekarelik bardan bozma bir ortama sürtünmesiz geçiş yaptım. Mekanda herkes nefes almaksızın o gün gerçekleşen paneller hakkında sohbet ediyordu. Ancak grubun içinden biri, bir kadın, diğerlerinden çok daha heyecanlı-hezeyanlı bir ritmde konuşarak dikkatimi çekmeyi başarmıştı. C. G. Jung'tan söz eden ve her nefes alışında nefesinin yarısını kutsal mı kutsal dolunaya hibe eden bu kadının yarıçapına kadar yaklaşmaya cesaret bulsam da günahlarım kadar tenime sinmiş ahlakım gereği Miss. Professional'ın konuşmasını bitirmesini bekledim. Her şeyin bütünüyle sona erdiğinden emin olduktan sonra ona şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum:

-  Kulak temizleme çöpüyle üst üste orgazm olan bir öğrencim var. Bu kötü huyundan kurtulmak istiyor. Aktif imajinasyon tekniğini önerir misiniz?

Jungian değil ve fakat Freudian bir mucizeyle ağzından düşen sarma sigarasının üzerine basarak hiddetlendi kadın. 

- Ben senin filmlerindeki açılara karışıyor muyum? Sen de sohbetimize karışma lütfen!

Bu tepkiden sonra ne denize dönecek enerjim ve ne de Kernberg'in hayrına nesne ilişkilerimi yeniden düzenleyecek umudum kalmıştı. Odama dönüp en sevdiğim Fransız filmlerinden birini -Céline et Julie Vont en Bateau- düşünerek uyuyakaldım. 

... Aynı isimli filmden paylaştığım bu yarım yamalak dans sahnesini o gece tüm detaylarıyla rüyamda gördüm...

Ertesi gün konuşmamı yapmadan önce pantolon fermuarımı iki kez kontrol ettim ve rüyayı olduğu gibi dinleyicilere aktardım.   

21 Aralık 2014 Pazar

1977


Erken sütten kesilmiş olmamın travmasını ve suçluluğunu önce üzerinden ve sonrasında üzerimden atmaya çalışan annem, böylesi bir depresif durumdan kurtulmak adına en iyi formülü, beni soykırıma uğramış toplumlara karşı gerçek bir aktivist olarak yetiştirmekte bulmuş. Gördüğünüz fotoğraf, 1977 yılında ya İstanbul-Göztepe'de, ya Kars-Ardahan'da ya da Trabzon-Sürmene'de çekildi. O yıllarda en azından üç ayrı yerde ve üç ayrı 'devrimci kişilik' olarak bulunup da nerede olduğunu hatırlayamamak erken sütten kesilmiş çocuklar arasında bohem sayılabilecek bir modaydı. Fakat size bir şey söyleyeyim; Kristof Kolomb'un Proto-Emperyalist ruhunu, psikanalizden de öte simyasal bir dönüştürücü olan 'Cinsiyetsiz Ayna'dan aldığım güçle kovduğum o an, özde -pardon sözde- hiç de kapitalist olmayan iki kazanç elde ettim:

a) Erken sütten kesilmiş olmanın reçetesini çokça 'emmiş' toplumlara atfederek ve azınlığın yanında yas tutsam da kaçınılmaz olarak öteki'ne göz kırpan-öteki'nin gözünü oyan 'yansıtmalı paranoid' bir patolojinin kucağına oturarak ve 

b) Anamdan ememediğim sütün acısını aşamalı evrensel-sosyalizme karşı duran emperyalist ideolojilerin burnundan getirerek. 

Neyse, bırakalım Reich'ın ya da Althusser'in dahi kökten idealist bulacağı bu hezeyanları. İnanın, mucizevi de olsa sırf yaşıyor olduğum için olacak, kişisel tarihim Marx'tan da Troçki'den de yaşlı. Tam da bu yüzden,1977 yılında Mrs. Oedipus tarafından çekilmiş, mekanı asılsız şu fotoğrafın ruhuna ithafen şöyle bitirmek istiyorum sözlerimi:

Arzu ve Devrim arasına giren en büyük kıymık memedir. Ona aynı ölçüde yaklaşıp aynı noktadan uzaklaşmak mümkün olmadığı için kusursuz devrim de, tıksırıncaya kadar doymak da hipotetiktir. Yani siz tüm bu biyolojik 'açlık-tokluk' gereksiniminizin diyalektik-sosyolojik yasalarını bir ideolojiye bağlamaya çalışırken biri aniden çıkıp da elinizdeki biberonu kaparak annenizin sütünü öyle ya da böyle markalaştıracaktır.

Çözüm mü istiyorsunuz? Obama'nın değil belki ama Kristof Kolomb'un ruhunu yeniden kovacak bir ayna tasarlıyorum 18 haftadır! Süt reçeli kadar 'zorla lezzetli' ya da orgon akümülatörü kadar 'kendiliğinden erotik' olmasa da yakında evimin tavan arasında satışa sunmaya başlayacağım. Ve Eros'un yasaları gereği Picabia'nın makine tasarımlarından daha az mekanik olan bu ayna/lar sayesinde erken kesilmiş sütlerinizin faturasını şahsen ödeyeceğim. Ama durun, sakin olun! Bu arkaik, hiper-materyalist projeyi satın almak için sıraya girmenize gerek yok, hepinize yetecek kadar ayna, hepinizi doyuracak kadar siz var. Yeter ki Kızılderili kostümünüzü giyip doğduğum günü bekleyin...

18 Mayıs 2014 Pazar

Sürrealizmin Hakikat Algısını Meşrulaştırmak


Tan Tolga Demirci ile 'Sürrealizm ve Sinema' Üzerine Emre İzgi Konuştu...

Soru: Yazılarınız ve sinemanızla sürrealist akıma olan yakınlığınızı hep ortaya koydunuz. Hatta İnternet ortamında “sürrealist” sıfatını kimlik olarak taşıdınız. Sürrealizmi bu kadar özel kılan şey nedir?

Yanıt: Bu sorunun üretim sürecine ve kişisel tarihime karşılık gelen iki yanıtı var. Üretim süreci açısından bakarsak sürrealizmin, bir hakikat evreni olan bilinçdışını zihinsel duruşunun merkezine oturttuğunu görüyoruz. Öyle ki sürrealizm, bilinçdışı hakikati üretim süreçleriyle buluşturan ve kendi ilkeleri dahilinde devingen bir ‘ahlak’ yapısına sahip, zamanlar üzeri bir töz... Kişisel tarihim açısından baktığımda ise sürrealizmin doyurulamaz arzunun ta kendisi olduğu gerçeğiyle karşılaşıyorum. Bir anoreksik nasıl aç kalarak ‘doyma’ arzusunu devam ettiriyorsa ben de sürrealizmin sınırlarında kalarak ‘gerçek’e ulaşma arzumu öyle sürdürüyorum.

Soru: Yönetmen ve yazar kimliğini yan yana taşıyorsunuz. Peki, bu iki ayrı mecrada, hayal gücünüzün referans noktası kelimeler midir yoksa imgeler mi?

Yanıt: Freud, rüyaları görselleşmiş sözcükler olarak tanımlamıştı. Benzer biçimde Lacan da, bilinçdışının bir dil gibi yapılandığını ifade ederek Freud’un söylemini zenginleştirdi. Bu iki slogan, imge ve sözcüklerin ya da psikanalitik bir dille ifade edersek dürtülerin ve sözcük temsillerinin asla birbirinden ayrılamayacağını kanıtlıyor. Bu yüzden her iki noktayı da hayal gücüm adına referans alıyorum elbette.

Soru: Sürrealizm deyince ilk akla gelen Freud’un teorize ettiği, bilinç alanında sınırlar koyduğumuz şiddet ve cinselliğin, bilinçdışındaki özgür ve simgesel salınımı oluyor. Şu ara gündemde olan sansür konusunu da dikkate aldığımızda sinemanın, medyanın ve İnternetin şiddet ve cinsellik konusunda sınırı ne olmalıdır?

Yanıt: Bilinçdışı evrenin kendine has biricikliği içerisinde bir ‘suret’ ya da ‘his’ olarak tezahür eden tüm verilerin, hiçbir ideolojik sansüre meydan vermeksizin olabildiğince yaşantılanması gerekliliğine inanıyorum. Psişik sansür doğaldır; bilinçdışı bir süreç olan ‘bastırma’nın görüngüsüdür. Ancak ideolojik sansür organizedir ve kendi ahlak yapısı gereği sınırlayıcıdır. Breton, otomatizmi tanımlarken aklın ve mantığın denetimini mutlak anlamda reddediyordu. İdeolojik sansüre karşı da aynı mücadelenin verilmesi gereğine inanıyorum.

Soru: Şiddetin ve cinselliğin nesnesi olarak genellikle kadını, komedinin nesnesi olarak da sıklıkla farklı cinsel yönelimleri olan insanları kurban veriyoruz sinemada. Kadının ve farklı cinsel yönelimlerin sinemada “nesneleşmeden” temsil edilebilmesi için gerekli formül nedir?

Yanıt: Reich’ın ‘Cinsel Siyaset’ formülü! Ancak cinselliğin hem toplumsal ahlak ve hem de ruhani aygıtlar yoluyla boğazlanmadığı bir yaşam sürecinde ‘kadınlık’ ve ‘kadın’ arasındaki olumsuz mesafenin kapanabileceğini düşünüyorum.

Soru: Alphabetical Dreams filminin H(Headlines) sekmesinde medyaya dair bir eleştiri göze çarpıyordu. Yerel ve Uluslararası medyanının kapitalist yapı içinde şekillenmişliği, güvenilirliği tamamen ortadan kaldırıyor mu yoksa biraz revizyonla yol katedilebilir mi?

Yanıt: Globalizm ve onun göbek bağı olan kapitalizmin medyatik üretim disiplinleri, kendi patolojik fantezi alanları üzerinden toplumsal temelli bir duygusal bağımlılık yaratıyorlar. ‘Farklı’ sıfatı içerisinde muhafazakarlığını olabildiğince sürdüren bu yayılma stratejisi, üretim ve tüketim güçleri arasında ‘sembiyotik’ diyebileceğimiz bir ilişkinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Paralel bir gerçeklikten baktığınızda, kendi varoluş dinamiklerini tüm sahteliği ile gözler önüne seren bu organize trajedinin herhangi bir revizyonla yeni bir söylem üretmesi bence mümkün gözükmüyor.

Soru: Globalizm demişken... Hollywood, sinemacıların üzerinde pek de uzlaşamadığı bir konu. Hollywood gibi dev bir endüstri yeryüzünde hiç yapılanmamış olsaydı sinema anlayışı bugün nasıl bir noktada olurdu?

Yanıt: Bu benim de hayal gücümü aşan bir soru oldu! Sanırım yanıtı düşünmem için en az birkaç güne ihtiyacım var.

Soru: Yerli sinemaya döndüğümüzde, bu topraklarda yapılan sinema ve sinemacılarla olan ilişkinizi nasıl tanımlarsınız?

Yanıt: Mümkün olduğunca yüzeysel, kopuk, nefret dolu ama ilk bakışta ‘saygın’ bir iletişim ağı söz konusu. Hiç birinin ne düşündüğü ya da ne yaptığı ile ilgilenmiyorum. Yalnızca yapımcı güruhunu, kendi projelerime ortak olmaları adına nasıl kandırabileceğimin hesaplarını yapıyorum. Bu hesabı gizli saklı yapmayı bir türlü beceremediğim için de hayal kurmaya devam ediyorum.

Soru: Birçok sinema öğrencisinin en büyük hayali, kafalarında tasarladıklarını minimum fireyle perdeye aktarmak. Bu konuyla ilgili vereceğiniz ipuçları nelerdir?

Yanıt: Kendi kendilerinin yapımcısı olmaya çalışsınlar. Yoksa bir yönetmenin hayal dünyası, iki kişiye öyle ya da böyle dar geliyor. Para, stil ve zaman, mantıklı bir üretim sürecine hizmet edecek biçimde asla uzlaşamıyorlar. Verilen ödünler alıp başını gidiyor. Bu yüzden, on kişiyi geçmeyecek bir ekiple ve ucuz ekipmanla, kendilerini yormadan, hatta üç-dört aya uzanan bir çalışma platformunda, klostrofobik mekan ve az karakterle zekice tasarlanmış bir senaryoyu filmleştirmek, en doğrusuymuş gibi görünüyor.

Soru: Son olarak; geleceğe yönelik tasarılarınız arasında, “yapmazsam olmaz” dediğiniz sinema projeleri mevcut mudur? Mevcutsa genel hatlarıyla tasarılarınızdan bahsetmenizi rica ederiz.

Yanıt: Ben, sürrealist sinemayı bu topraklarda canlandırmak ve onun ‘hakikat’ algısını son nefesime dek meşrulaştırmak istiyorum. Bu amaçla yazılmış dört tane uzun metraj filmim ve bu filme para yatırmayacak yüzlerce yapımcım var. Tek derdim, önceki yanıtımda ifade ettiğim gibi, uzun vadeye yayılacak bir çalışma temposunda, yazmış olduğum filmleri amatör bir çabayla çekerek öyle ya da böyle bir sonuca ulaşmak.

2 Aralık 2012 Pazar

Wilde VS Reich

“When liberty comes with hands dabbled in blood it is hard to shake hands with her” VS “The pleasure of living and the pleasure of the orgasm are identical. Extreme orgasm anxiety forms the basis of the general fear of life”... Doğru alıntıyı seçin, kendi bedeninizde bir iz de siz bırakın! Eğer 'bunlar benim savunduğum alıntılar' değil diyorsanız, 'BOŞLUK' yazın, boşluk bırakın 112'ye gönderin.

15 Ekim 2012 Pazartesi

50 Freud Schilling

Avusturya Merkez Bankası'nın anal döneminde yitik bir anı temsili olan Sigismund Schlomo Freud'un 50 şilin değerindeki yüz ifadesinde kaygıyı ve hüznü bulmanız işten bile değil. Ancak yine de Avusturya devletinin Freud'un yüzü suyu hürmetine yapmış olduğu bu incelik, Wilhelm Reich'ın Sex-Pol hizmetinden sonra gerçekleştirilmiş en kolektif sağaltım eylemlerinden biridir. Öyle ki o dönemde cüzdanında 50 şilin bulunan her nevrotiğin psikanalizi otomatik olarak gerçekleşir ve ayrı bir seansa gerek duyulmazdı. Freud tedavülden kalkınca bu nostaljik amelin yerini yazık ki Euro'nun 'birleşmiş patolojik' zihniyeti aldı.

19 Ağustos 2012 Pazar

Duyuru: Dr. Wilhelm Reich Kadın Arıyor!


22 Aralık 2010 günü, yaklaşık 9 saat süren teorik bir psikanaliz çalışmasını takiben, masamın karşısında aniden belirmiş olan sevgili Dr. Wilhelm Reich'ın hayaletiyle yaptığım söyleşiden alınmıştır.   

- Dr. Reich! Öldüğünüzü sanıyordum.
- Görüntülerin aksine görünümler aldatıcıdır Tan.
- İnanın uzun zamandır böyle çağrılmamıştım.
- Adınız Tan değil mi?
- Evet efendim.
- Öyleyse?
- Jung’un ‘Die Verschiedenen Aspekte Der Wiedergeburten’ makalesini okuduğumdan bu yana aslında ruhumun André Breton’dan...
- Kaç yaşındasınız Tan?
- Aralığın son gününde 40 olacağım.
- Yaşınız bu söylediklerinize inanmak için oldukça büyük sayılmaz mı?
- Ama aynı makale ‘Über Wiedergeburt’ adıyla genişletildiğinde anladım ki...
- Eğer Jung’tan söz etmeye devam edecekseniz bu saçmalığa harcayacak daha fazla zamanım olmadığını itiraf edeceğim! 
- Afedersiniz Dr.Reich.
- Yıllarca Jung gibi gizemci şarlatanların aslında ne mal olduklarını ortaya çıkarmak için savaştım. Sadık bir okurum olarak kitaplarımdan hiçbir şey anlamamış olduğunuzu görmek doğrusu acı verici.
- Sizi üzmek niyetinde değildim.
- ‘Ether, God And Devil - Cosmic Superimposition' kitabımı açıp bir kez daha okursanız ‘Jung’ diye bir şey olmadığını görürsünüz.
- En son okuduğum kitabınızdır, 96 yılında! Kitabı kız arkadaşımın kütüphanesinden çalmıştım.
- Fark etmemesi ilginç.
- Başta ben de öyle sanmıştım ama ertesi gün yaşadığım eve geldi. Her zaman olduğu gibi üzerinde derin yırtmaçlı uzun bir etek ve anneannesinden kalma topuklu ayakkabıları vardı. Yatağa uzanmamı söyledi. Ani bir refleksle oyuncakçıdan aldığı kelepçelerle bileklerimi yatağın demirine tutturdu. Sonra da tanrıçalara özgü bir soğukkanlı tavırla Berlioz’un Symphonie Fantastique albümünü çalmaya başladı. Ne zaman bu kaseti dinlesek... 
- Uzatmayın da sonuç olarak kitabın kimin kütüphanesinde kaldığını söyleyin, sizin mi onun mu? 
- Yazık ki babamın, Dr. Reich. 
- Babanız kütüphanesini annenizle ortak olarak mı kullanıyor?
- Annemin mutfağını babamla ortak olarak kullandığı kadar. 
- Muhtemelen babanızın bu ortaklıktan haberi yok. 
- Annemin de öyle olmalı. 
- Geçelim bu aile dramasını. 
- Geçelim doktor... Biliyor musunuz, sürrealizm hakkında ne düşündüğünüzü hep merak etmişimdir.
- Sanatçılar üzerine düşündüklerimi Character Analysis’in son cildine eklenen baskıda okumuş olmalısın.
- Evet, okudum elbette! Sanatçılara ismini hiç duymadığım hastalıklar bahşetmiştiniz.
- Muhtemelen çevirmen ile ilgili bir sorundur. Ancak sanatçılar konusunda Freud kadar esnek olamadığımı biliyorum. 
- Fakat yine de mezarınızda çalması gereken şarkıyı ölmeden önce seçecek kadar da duyarlıydınız sanat konusunda. Ayrıca akordeon virtüözü olduğunuzu duymuştum.
- Benimle ilgili bir magazin bülteni çıkarmıyorlardır umarım!
- Hayır Dr. Reich, bu bilgiyi Makavejev’in ‘W.R: Mysteries of the Organism’ filminden edindim. Çocukken kısraklara mastürbasyon yaptığınız ve dadınızla daha dört yaşındayken hipotetik bir cinsel ilişki kurduğunuz bilgilerini de tabi.
- Kısraklar mı, bu saçmalık da neyin nesi?
- Cinsellik konusunda sağlıklı bir çocukluk geçirdiğinize ithafen Reichian anarşistlerin tuttuğu anekdotlar.
- Hepsi palavra! Ne kısraklara mastürbasyon yaptım ne de dadımla yattım! Tüm bu saçmalıklara inanmış olduğunuzu göstermekle kitaplarıma büyük bir saygısızlık ettiğinizi belirtmeliyim, özellikle de 'Die Funktion des Orgasmus'a!
- O kitabı yedi kadınla birlikte ve tam altı kez okudum doktor! Hangi kadının fallustan kaçtığını şimdi hatırlayamıyorum ama ‘Orgazm Refleksi’ kuramınızı yanlış anlamadığıma eminim. Hatta korku sineması ile ilgili yazdığım saçmasapan bir kitapta size gönderme yaparak...
- Daha fazla dinlemek istemiyorum!
- Ama kadınlar dinlemişti Bay Reich. Lütfen kitabımdan bir bölümü size de okumama izin verin.
- Dinlemek istemediğimi söyledim.
- Nasıl isterseniz doktor.
- Bu arada az önce sürrealizm dediniz. Doğrusunu isterseniz pek fazla sürrealist tanıdığımı söyleyemem. André Breton’un adını birkaç kez duymakla birlikte hiç kitabını okumadım. Aslına bakarsanız pek de merak etmiyorum. Sonradan hatanın ve tehlikenin farkına varsam da hayatının büyük çoğunluğunu Sovyet ideolojisinin hayranlığıyla geçirmiş benim gibi birinin Fransız marjinallerle işi olmayacağı açık.
- 'The Mass Psychology of Fascism' kitabının, o dönemlerde yaşadığınız ideoloji kaynaklı içsel çatışmaların ürünü olduğu kesin.
- Boyunuzdan büyük laflar ediyorsunuz André!
- İnanın uzun zamandır böyle çağrılmamıştım.
- Adınız André değil mi?
- Evet efendim.
- Öyleyse?
- Bağışlayın doktor ama ne zamandır blogumu okuduğunuzu merak ediyorum.
- Geçen Ağustos ayından beri.
- Peki şimdiye kadar niçin hiç yorum yazmadığınızı sorabilir miyim?
- Çünkü blogunuz bilimsel bilgi üretmekten çok kadınları tuzağa düşürmek adına düzenlenmiş düzeyiz bir parti programına benziyor.
- İnanın doktor şimdiye kadar hiçbir blog okuruyla birlikte olmadım! İnanmıyorsanız bayan G’ye sorun.
- Bana terapiye gelen kadınlar öyle söylemiyor ama! Özellikle de terapiye sizin yüzünüzden gelenler.
- Bu kadar kötü olamaz doktor!
- Evet André, bu kadar kötü. Emin olun onların ruhlarında açtığınız yaraları kapatmak hiç de kolay olmuyor.
- Sizi uğraştırdığım için üzgünüm.
- Fışkırma gücünün bedensel boşalma refleksiyle bitkisel ya da ahlaki bir bağlantısı olmadığını biliyor olmalısınız.
- Elbette biliyorum doktor.
- O halde kadınların üzerine fışkırırken hedef alanınızı ve ahlak coğrafyanızı belirleyin de fışkırın. Aksi taktirde kirlettiğiniz yüzleri temizlemek için koca bir yüzyıl geçmesi gerekecek!
- Çalışırım Dr. Reich.
- Ayrıca bayan D. ile uğraşmaktan da vazgeçin.
- Yoksa o da mı terapiye geliyor?
- Henüz değil ama elimdeki liste yeni bir vakaya yer açamayacak kadar dolu.
- Ne garip, eskiden sexpol örgütlerine bağlı sağlık ocaklarında cinsel sorunlar yaşayan emekçi sınıf için ücretsiz yardımda bulunurken şimdi blogtaki kadınlar için yapıyorsunuz aynı şeyi.
- Para almadığımı da kim söyledi? Ayrıca dudağınızın sağ kenarında bunun sizi onurlandırdığına dair bir gülücük yakaladığımı söylesem?
- Hayır doktor, bunu bana yapamazsınız! Hayatım boyunca coşkusal vebadan uzak durdum. Hiçbir zaman kadınlarla sırf birlikte olmak için olmadım! Ne olur bu gülücüğü yakalamadığınızı söyleyin.
- Üzgünüm André ve korkarım o gülücük, sizin sahte paniksel çırpınışınızda bile aynı köşede adi bir Jung kılıcı gibi parlıyor.
- O gülüşü kazımanız için ne isterseniz yaparım doktor, yalvarırım beni yalnız bırakmayın!
- O halde Bayan D'den uzak dur!
- Nasıl isterseniz.
- Ayrıca Bayan M. ile görüşmeni yasaklıyorum. Aksi taktirde kızcağızın adet düzeni İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’na dönecek.
- Bundan beni sorumlu tuttuğunuza inanamıyorum.
- Rica ederim söylediklerimi yapın! 
- Peki doktor. 
- Şimdi zor olmayacaksa sizden bir istirhamım olacak.
- Emredin!
- Öncelikle şu köle-efendi diyalektiğini kölenin leyhine bozan hitap şeklinizden vazgeçin! ‘People In Trouble’ kitabında mitleştirilmiş bir düşüncenin ya da kişinin, sofuluğun tuzağına düşmesindeki kaçınılmazlıktan bahsetmiştim. Şimdi böyle konuşarak siz de beni kendi bağnazlığınızın tuzağına düşürüyorsunuz.
- İyi ama doktor sizinle arkadaşmış gibi konuşamam ya.
- En azından şu hiyerarşik hitap düzenine bir son verin. Seslenişinizde biraz daha eşitlikçi olun lütfen.
- Peki doktor.
- Diyeceğim şu, uzun zamandır bir kadınla birlikte olmuyorum, yani acunsal ortaklık anlamında! Düşünüyorum da eğer blogtan tanıdığınız biri varsa sadece bir geceliğine ayarlar mısınız bana? Ama sakın bunu pezevenklik ya da dirimsel bir hayır işi gibi görmeyin. Ben sadece prostat kanserimi yarım yüzyıl kadar geciktirmek istiyorum o kadar.
- Peki bunu kadının da bilmesi gerekiyor mu doktor?
- Ne demek bilmesi gerekiyor mu? Kadını Jung’a değil bana ayarlayacaksın. Telepatik olarak düzüşemem ya!
- Afedersiniz doktor ama bu arzunuzu bloga bir ilan olarak verseniz diyordum.
- Tabi ya, koskoca Reich bloga ortaklaşmacı bir cinsel seans için ilan veriyor! Saçmalamayın lütfen, bulamam deyin, gelecek Ağustos ayına kadar bekleyeyim ama böylesi öneriler sunup da benim kişilik zırhımı örgütlemeyin!
- Peki Bay Reich, bulmaya çalışacağım. Dönüşümceli histerik mi, klitoris takıntılı mı yoksa zorlanımlı kişilik yapısında bir kadın karakter mi tercih edersiniz?
- İşte şimdi tam bir pezevenk gibi konuştunuz. Bravo size! Kitaplarımı hangi uzaylı dilinize çevirdi bilemiyorum ama bana hastalıklı karakterleri layık gördüğünüz gün gibi ortada! 
- Sizin gibi yıkılmaz bir baba figürünün arzu evrenine giremeyişimi mazur görün lütfen. Bir an nasıl bir kadın istediğinizden emin olamadım. 
- Gayet basit. 1.70’in üzerinde, 60 kilo civarında, kitaplarımın bir kısmını okusa da adımı hiç duymamış, babasının koleksiyonundan aşırdığı keman teliyle kötü geçen çocukluğunu boğmaya çalışan ve aile bağlarını koparma kararı almış 18 yaşından büyük olmayan bir kız bulabilirseniz eğer... 
- 18 mi dediniz?
- Daha da inebilirim. 
- Buna eminim. 
- Geçin dalganızı bakalım. Nasıl olsa sürreal püriten ahlakınız birkaç yıla kadar prostatınızda olmadık bir büyümeyle karşılaşmanız sonucunu doğuracaktır. O zaman sakın bana gelip de prostatınızdaki gülücüğü silmemi istemeyin. Şu pipoyu da biraz azaltın lütfen. Gırtlağınız T basili sinyali vermeye başlamış şimdiden.
- Çalışırım doktor.

Reich'ın hayaleti, kim tarafından armağan edildiğini hatırlamadığım CD çaların aniden yükselen sesiyle ortadan kayboldu. Berlioz’un Symphonie Fantastique eseri, odanın her noktasını görkemli bir iştahla doldurdu. Şarkının notalarını koridorda giderek yükselen bir topuklu ayakkabı sesinin takip ettiğini anlamakta gecikmedim. Yeni bir hayaletin belirmesi an meselesiydi. 

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Dipnotlar II


* İşçi sınıfına ait gebe kadınlar, diğer sınıflara ait gebe kadınlardan ayrılmak için karınlarına 'Under Construction' ibaresi taşıyan bir dövme yaptırmalılar.

* Ayakkabısının topuğunu törpüleyen bir kadın tanıyorum. Sekreter ayakkabılarını öğretmen ayakkabılarına dönüştürmek konulu bir workshop çıkışında tanışmıştık.

* Doktora tezimi, 'file çoraplar ve kare bulmacalar arasındaki biçimsel benzerliğin libidinal merak duygusuna katkısı' üzerine yazma kararı aldım.

* O yıl şampiyon olan takımın futbol sahası, gelecek yıl ekilmek üzere nadasa bırakılır.

* Bir kadını seviyor olma halini, o kadının kendisinden daha çok seviyorum. Benim pozitif ayrımcılıktan anladığım bu.

* Kadının defolu Hydra oturuşu, boğazımdaki Gordion düğümüdür.

* Jean-Yves Escoffier, erken ölümüne rağmen, ardında bir sürü gölge, ışığından önce sönmüş anlam ve ıslak renkler bıraktı.

* Ereksiyon, yuvarlandıkça küçülen kartopudur.

* Niçin 'ortasından sıkılmış diş macunu' üreten bir fabrika yok, böylelikle tanıdığım birkaç kadının işi daha da kolaylaşırdı.

* Reich'ın, 'Ether, God and Devil, Cosmic Superimposition' isimli kitabı, 'protoplazmik simya'nın başucu kitabıdır.

* İşi çıktığı için ve saat ücreti yanmasın diye psikiyatristine kendisinin yerine arkadaşını gönderen biriyle tanışmıştım. Sonunda logar kapağını yutarak intihar etti.

* Batı uygarlığına uyumlu, 'kendiliğinden' bir ayrılık için, İsveç'li kadınları seçin. J'ai essayé, malchance! Encore une fois!

* Altı yaşında bir çocuk, masal kitaplarından dekupe edilmiş parçaları kusmaya başlar. Kusulan en büyük parça, uyuyan güzelin kalçasıdır.

* Vurmasın diye ayakkabı içine konan mendillere dair bir belgesel senaryom vardı. Ancak parasal destek yine 'toplumcu' tezgahçılara çıktı.

* Uygarlık, oedipal kafiyedir.

* 'Sus' yapan hemşire fotoğrafını hastanelere değil, tıp fakültelerinin kütüphanelerine ve yıkılmış kerhanelere asınız lütfen.

* Aynı kadınla yeniden sevişmek libidinal ötenazidir.

* 'Ego ideali' ve 'ideal ego' arasındaki fark, bakışın 'bakışmaya' olan uzaklığı üzerinden hesaplanır.

* Fetişist bir adama bir rahibenin ayağı nakledilir ve adam her ayağını okşadığında Rum Ortodoks Patrikhanesi'nde günah çıkarmak zorunda kalır.

24 Aralık 2010 Cuma

Açık Oturum (Öznesi Devrik Konuşmalar) - II




Katılımcılar: André Breton, Jacques Lacan, Wilhelm Reich.

Breton: Ölümümden sonra yapılan spekülasyonlar karşısında duyduğum şaşkınlığı gizlemek istemiyorum. Sürrealist bir şahsın, yani benim, kelimenin geniş anlamıyla göklere çıkarılıp planlanmış bir fetiş nesnesine indirgenmesi bağışlanamaz bir kusur içeriyor!

Lacan: 'Planlanmış fetiş nesnesi...' Bu harikulade tanım, simgeselleşmeye karşı direnen ama yine de özneye kendini ele vermekten kurtulamayan bir imgesel mekanı hatırlatıyor bana.

Breton: Mekanın, üzeri çizili özne tarafından ağzına kadar doldurulamaz olması, elbette fetişin enerjisini özerk kılıyor.

Lacan: Fetişizmin bir anonimden ibaret olduğunu söylerken tam da kastettiğim buydu.

Reich: Düpedüz sapkın sınırlar taşıyan ve kendisi olmasının dışında başka bir anlamı olmayan, bu sayede kesinlikle olanaklı bir terimi baştan çıkarmaya çalışan şiirsel metniniz bana, kendilerini faşistlerden gizlemesi için SS subaylarına yüklüce para sunan Yahudi zenginlerini hatırlatıyor.

Lacan: Söz konusu Yahudiler bile olsa kim tarafından ele geçirildiğiniz, kendinizi ele verme arzunuzun yalnızca arka planı olabilir.

Breton: Özneye yatırdığınız bu artı değerin nedenini sorabilir miyim?

Lacan: Öznedeki 'eksik' diyelim.

Reich: Benim 'eksik'ten anladığım, öznel ve nesnel şartların tam bir uyumu içerisinde boğazlanmış olan dirimsellik.

Lacan: İktidarsızlığı bu kadar dolaysız açıklamanızın ardında yatan dürtünün, arzusundan uzak ve talebe indirgenmiş, bu yüzden de kısmi bir parça olma özelliğinin dışına çıkamayan cisimleşmemiş bir yapısı olduğuna inanıyorum.

Reich: Neyi açıklamaya çalıştığımı gayet iyi biliyorum.

Lacan: Neyi açıklarsanız bir eksik açıklarsınız.

Breton: Sürrealizm hep bunun tersi bir yol izledi, ne açıkladıysa fazlasıyla açıkladı.

Lacan: Ama açıklamalarınızdan kimse bir şey anlamadı.

Breton: Sürrealizmin talep ettiği, paralel bir gerçeklikten yola çıkarak nesnel gerçekliğin şu çokça tanıdık rasyonel oyununu bozmaktı.

Lacan: Simgesel gerçeklikle özne arasına mesafe koyarak biraz da estetik bir çabayla özneyi imgesel bir kurguya indirgemeye çalışmak, sonunda öğretinizin akademiler tarafından kabul edilmesi sonucunu doğurdu. Gördüğünüz düş, herkes tarafından görülerek 'şu çokça tanıdık' rasyonalizmin bir parçası oldu. Bu süreç ne yazık ki sizin, sizdeki eksiği fark etmenize yol açtı.

Breton: Eksiklik yapısal değil ideolojiktir. Sistem tarafından üretilen gerçeklik temsilinin aslolan gerçeği gizlemek amacıyla uyguladığı ve adına 'ideoloji' denen birer tuzak olmasıdır sizde eksiklik duygusunu yaratan.

Reich: İktidarsızlık için de geçerli aynı tanım. Bu yüzden de sistem tarafından üretilen iktidar temsilinin, asıl iktidarı gizlemek için uyguladığı ve adına 'politika' dediği tuzağın karşısına cinsel politikayı çıkarmak zorunda kaldım.

Lacan: Yani bu bir zorunluluktu öyle mi? Yanlış hatırlamıyorsam FBI, tutuklanmanızın hemen ertesinde ve size dair sunduğu bir sağlık raporunda 'sağlam kişilik yapısında paranoya' gibi bir teşhisle akladı sizi.

Reich: Her şey kurallara uygun olarak yargılanmam için düzenlenen bir komploydu. Ama bu konuyu açma nedeniniz sizi ve sorularınızı tuzak olarak algılamaya başlamamsa...

Lacan: Asıl neden, sağlam kişilik yapısında paranoyanın kendi içinde tutarsız bir teşhis gibi görünmesine rağmen bu ilginç patolojinin öznenin 'gerçek' karşısındaki bağışıklık derecesini yükseltmesi ile ilgili olduğunu düşünüyorum.

Reich: Bir ideolojiyi analiz ederken o ideolojinin kendisine karşı olan virüsleri tanıyarak ve dahası o virüslerden biriymiş gibi davranarak kendi gücünü meşrulaştırması ideolojik gerçeğin zaferidir yoksa ayrıksı bir 'gerçeğin' değil. Bu durumda adıma konan teşhisin gülünçlüğü, sizin deyiminizle 'simgesel' bir tanı alanına aktarılarak resmiyet kazanmıştır, yani durumun psişik gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur.

Breton: Aktarım alanınıza girmek istemem ama sürrealizmin savunduğu gerçeğin daha çok Baudrillard’ın iki boyutlu imge tanımına uyduğunu ve bu noktada sistemin gerçeklik anlayışına 'simgesel boyut' taşıyan bir alternatif gerçeklikle saldırmak yerine kendi gerçeğiyle saldırmayı tercih ettiğini belirtmek isterim.

Lacan: Bu bir tercih meselesi yani. 

Breton: Bilinçdışının bir dil gibi yapılanması ama onun dışında bir varsayım olmasına benzer biçimde sürrealist gerçek de gerçeklik gibi yapılanmış ama her daim onun dışında kalmıştır.

Lacan: Miro ya da Matta’nın resimleri üzerinden de aynı şeyleri iddia edebilir miydiniz?

Reich: Şu politik gerçekliğin yanılsamasına dönelim yeniden.

Breton: Yanılsama imgenin üçüncü boyutudur ve düşünceyle değil daha çok algılamayla ilişkilidir. Bu yüzden yanılsama yerine 'temsil' diyelim.

Reich: Eğer sizi mutlu edecekse, pekala, öyle diyelim. Politik gerçekliğin karşısına çıkardığım seksüel politika, dünyevi gerçekliği kontrollü bir haz ilkesiyle yönetmek anlamını taşıyordu. Tüm patolojik oluşumların kaynağının seksüel kitlenme meselesine dayanmasından yola çıkarak önerdiğim bu libidinal ekonomi, toplumsal yabancılaşmanın nedeni olan sömürüye dayalı üretim biçimi ve ilişkilerine farklı bir çözüm sunuyordu.

Breton: Ben de zaten sürrealizmin hayati boyutunu böylesi bir artı keyif ortamına taşımak için çıkardığım üçüncü derginin adını ikincisinden hareketle 'Surrealism au Service de la Revolution' olarak değiştirdim.

Lacan: Kendi içinde tutarlı gibi görünen bu zihinsel ortaklığınızı yaralamak istemem ama ben cinsel ilişkinin mümkün olmadığına inanıyorum.

Reich: Belki de bir üroloğa görünmelisiniz.

Lacan: Sözüne ettiğim, fantezi alanının arzunun gerçekleştirildiği değil de arzunun kendini gerçekleştirdiği bir boyut olmasıyla ilgili. Böyle bir boyutta tasarlanmış ve kurgulanmış olan öykünün, fizyolojik olarak cisimleşen iki kişiyi taşıması olanaksızdır.

Reich: Sizin düşüncenizde bu alanı erkeğin yarattığını söylemeye bile gerek yok sanırım.

Lacan: Elbette, çünkü bu mekanda kadın ancak erkeğin semptomu olabilir.

Reich: Erkeğin kendisine sunduğu bu fantezi mekanını yöneten bir 'dış güçler' birliği olduğunu hesaba katmaksızın düşüncelerinizi böylesine tutucu bir noktaya taşımanız doğrusu anlaşılır gibi değil. İddia ettiğiniz fantezi mekan, erkeğin sahip olma dürtüsünü ayartan ve sonra da sözde boşaltan bir ideoloji tarafından estetize edilmiş sentetik bir fetiş alandır. Siz, bu sentetik dokuyu yapısal bir boyutta hiçleştirerek seksüel ilişkinin olmadığı kaydına varıyorsunuz.

Breton: Sürrealizme göre kadın, özenle imgeleştirilerek özensizce kaybedilmiş bir iç nesnedir ve enerji yönü dışarıdan içeriye doğrudur.

Lacan: Sürrealizme, 'kadın' ara başlığında getirilen en büyük suçlama, yanlış hatırlamıyorsam onun, kadının kullanım değeriyle değişim değeri arasındaki gerçeklik farkını hesaba katmamış olmasıyla ilgilidir.

Reich: Kadın pazarlarında görevli olarak çalışan ve geçinebilmek adına kadın haklarını korumak zorunda kalmış sendika / işveren 'olumsuz' diyalektiğinde gezinip duran bu özlü sözleriniz, korkarım, içinde bulunduğunuz durumun patolojik haritasını tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor.

Lacan: Cinsel ilişkinin olmadığı gerçeği ile 'seksüel politika' ütopyanız arasındaki çelişki, ütopyanızın nesnesiz olmasından ileri geliyor. Bu anlayışın ayrıksı bir patoloji üretmesi gereksiz, çünkü durum zaten yeterince patolojik.

Reich: O halde sağaltın beni lütfen. 

Lacan: Bu olanaksız, çünkü bizi taşıdığımız eksiğe rağmen olanaklı kılan şey tam da bu patolojinin kendisi.

Breton: Cinsel ilişki diye bir şey yoksa cinsel haz duyamamaktan dolayı korkmama da gerek yoktur. O halde ölüm dürtüsü de yoktur.

Lacan: Ölüm dürtüsü, arzunun ardında kalan rüzgarıdır.

Reich: Ölüm dürtüsü, protoplazmadaki acunsal akışın kireçlenmesi sonucu tinselliğe doğru elektriklendirilmiş uyduruk bir duyumdur. Neredeyse 'cinsel ilişki yoktur' önermenizin altında, böylesi bir kireçlenmiş biyolojik arazın olduğunu düşünmeye başlayacağım.

Lacan: Size inanılmaz gelen küçük bir 'gerçek' parçasını simgesel evreninize sızdırdığım için üzgünüm. Tarih olarak benden büyüksünüz, adınız ise neredeyse 'babamın adı'yla aynı yaşta ama korkarım bilimsel gözlemleriniz sürecinde sorgulamış olduğunuz sözde bilimsel gerçekliğin kontrolü altına girmiş gibi konuşuyorsunuz. Bilimsel hedefle olan terapötik bağınız, hedefin size doğruyu, yalnızca doğruyu söylediğine inandırmasıyla negatif bir aktarıma dönüşmüş.

Reich: Belki de böylesi bir çıkarımda bulunan siz, benimle pozitif bir aktarıma girmişsinizdir.

Breton: Yeniden aktarım alanınıza giriyorum ama ‘orgon’ denilen muğlak enerjiyi keşfinizden sonra kendinizi uzaylı olarak gördüğünüz iddialarına inanmak istemediğimi söylemeliyim.

Reich: Lacan’a bakılırsa aktarımın dini imanı yok, belki de gerçekten öyledir. Belki de o sıralar uzun süre bir kadınla yatmamış olmamın libidinal yankısı, bir uzaylı olduğuma inandırmıştır beni.

Lacan: Sizi bir uzaylı olduğunuza inandıran şey Maleviç’in resmettiği beyaz fon üzerine sızıntı yapan siyah karesidir.

Reich: Metaforik gözlem gücü diyelim.

Lacan: Metafor analdır çünkü bir eksiği başka bir eksikle doldurmak ister. Simgesel değiş tokuş ve tabirimi mazur görün ama 'bok' arasındaki ilişki gibi. Oysa benim sizin üzerinizde iddia ettiğim şey belki de gerçekten uzaylı olduğunuzdur.

Breton: W.Reich’ın uzaylı gibi göründüğüne bakmayın, çünkü o gerçekten bir uzaylı.

Reich: Dildeki mizahi açmazlarınız ve 'yeni başlayanlar için felsefe' tandanslı söz oyunlarınız, ataerkil burjuva dayatmacılığının cinselliğin önünü tıkayarak kendi sermayesini aklama stratejisi karşısında etkisiz kalıyor. Yatakta sevişmek yerine konuşmayı tercih eden Fransız filmleri gibi siz de dil boyutunda geriliyor, atmosfer yaratıyor, boşalıyor ama ne yazık ki gevşeyemiyorsunuz. Kas zırhınızın döktürdüğünüz sözcükler yardımıyla gün geçtikçe daha da okunmaz hale geldiğini söylemeliyim.

Breton: Bu sözcüklerin Troçki’yle birlikte kaleme aldığımız 'özgür sanat, özgür toplum' bildirisi için geçerli olmadığına inanıyorum.

Reich: İçinde 'orgazm' sözcüğü geçmeyen hiçbir bildiriye inanmam.

Breton: Yaşasın sürrealizm!

Reich: O halde yaşasın seksüel politika!

Lacan: Kimsenin sizi duymadığı bir yerde slogan atmanızın altında inandığınız şeye gerçekten inanıp inanmadığınıza ilişkin şüphelerinizi geçiştirme çabası seziyorum.

Reich: Seksüel politika, bilimsel sosyalizmi esas alan bir araştırma disiplini içinde tüm toplumların eş zamanlı orgazm olabilecekleri bir haritanın yazılımındaki en önemli kuramdır.

Lacan: Yazılım ve yazım arasındaki sayısal farkın cinselliğin geri sayımına angaje olduğuna inanıyorum.

Reich: Dilim sürçmüş olmalı, 'yazımındaki' diyecektim.

Lacan: Freud olsa 'özrünüz kabahatinizden büyük' derdi.

Breton: Magritte olsa 'bir pipo bazen yalnızca kötü çizilmiş bir pipo resmidir' derdi.

Lacan: Pipo demişken, aranızda yalnızca Magritte’i sevdim. 'Gerçek' ve 'simgesel' evrenin kesiştiği sarkık lekeyi bulup çıkarabilen tek ressamdır kendisi.

Breton: Bir akşam yemeğinde, güzel karısının boynuna taktığı haç kolye yüzünden tüm aileyi sıra dayağından geçirdiğimi hatırladım birden.

Lacan: Ben bu tepkinizden o kadını çatur çutur düzmek istediğiniz sonucunu çıkarıyorum.

Reich: Oral seksi de unutmayalım lütfen.

Lacan: Zaten seksüel politikanızda ilgimi çeken en dolaysız kuram oral seksle ilgili söyledikleriniz oldu.

Reich: Dile bu kadar önem vermenizden anlamalıydım.

Lacan: Gerçekten de üç hastanıza aynı anda oral seks yaptınız mı?

Reich: Beni karalamak isteyen idealist aktöreci ahmakların aptalca spekülasyonları!

Lacan: Peki ya Amerika’da kurduğunuz gözlem evine civardaki pek çok köylü kadını attığınıza ve onlarla aynı anda orgon akümülatörüne girdiğinize dair kuşkular, hem de çırılçıplak!?

Breton: Yanlış hatırlamıyorsam Cronenberg o aletin ışınlayanını yapmıştı şu sinek öyküsünde...

Reich: Cronenberg’in yaptığı gizemci / psikoseksüel bir zaman makinesi! Benim yaptığım, tam anlamıyla doğabilimsel işlevlere dayalı statik orgazmı toplayan bir elektrik süpürgesi.

Lacan: Peki hakkınızda geliştirilen olumsuz kuşkuları yanıtsız mı bırakacaksınız?

Reich: Haz ilkesini ötekinin hazzına endekslemiş bir histerik gibi konuşmaya başladığınızın farkında olmalısınız.

Lacan: Gariptir ama siz de benim gibi konuşuyorsunuz.

Reich: Beni pornografikleştirerek yok etmeye çalışıyorsunuz.

Breton: Arayı yumuşatmama izin verin. Eski karım Jacqueline’den ayrılma nedenim, basit bir ailevi düzen kaybı değildi. Sorun seks ilişkimizdi daha çok. Lacan’ın iletişimi başarılı bir yanlış anlama olarak değerlendirmesi boşuna değil. Bizim yaşadığımız seks ilişkisi de başarılı bir yanlış anlamanın sonucu olarak...

Reich: Lafı uzatmadan neyin yanlış, neyin başarılı olduğunu söyler misiniz?

Breton: Jacqueline’in uterusu bir mobius şeridiydi.

Lacan: Geri dönüşlü bir seksüel politika!

Breton: Durum düşündüğünüzden de karmaşık. Onun balta altında kırılan odun kalçalarından süzülerek orman ısısı düşünceli kasık kıllarının tam odağında görülen kırılmış ordöv tabağı yarığına girdiğim zamanlar, penisimin, tıpkı bir matkap ucunun kıvrımlarını takip ederek sonunda üzerine binlerce düğüm atılmış bir çamaşır ipine dönüştüğünü görmek inanın tam bir kabustu benim için.

Lacan: Size cinsel ilişkinin mümkün olmadığını söylemiştim.

Reich: Sanki Kinsey Raporu’nu Baudrillard kaleme almış gibi...

Breton: Penisin girme anında zaten çıkmış olduğunu bilmenin kadın üzerindeki iktidarımı ne hale getirdiğini düşünebiliyor musunuz?

Lacan: Mobius şeridi falliktir. Fallik olan bir şeride fallik olan başka bir şerit soktuğunuzda...

Reich: Babanın süperegosuyla karşılaşırsınız.

Breton: Bu şikayetimi o yıllarda Freud, Jung ve Adler’e ayrı ayrı yazdım ve her birinden ilginç mektuplar geldi. Freud durumumu Jung’un çözebileceğini, Jung, Adler’in çözebileceğini, Adler ise kendisine bakan hizmetçi kadının çözebileceğini yazdı. Doğrusu hizmetçiye yazmaktan utandım.

Reich: Çözüm basitmiş aslında. Jacqueline için günde iki kez orgon terapi. Acunsal yaşam enerjisi, mobius şeridini tren yolu haline getirebilecek tek çözüm.

Lacan: Mobius’ta etten bir perspektif yaratma çabalarınız korkarım imkansız. Çünkü zamanın dördüncü boyut olmasına benzer biçimde cinsellik de gerçekliğin dördüncü boyutudur. Bu nedenle vajina nostaljiktir. Sizi her girişinizde bir önceki ilişkide kaybettiğiniz ‘şeyi’ aramaya yönelten statik bir zaman makinesidir. Yani orgon akümülatörünün ters açısıdır.

Reich: Açı ve karşı açı olmadan diyalog da olmaz.

Lacan: Ters açı ve karşı açı arasında tribün farkı olduğunu unutuyorsunuz.

Reich: Kendi kaleme gol atmış gibi görünmeyi severim.

Lacan: FBI: 1 W.Reich:0

Breton: Saussure: 3 Lacan: 2

Lacan: Sartre 1: Breton: 0

Reich: Kant 2: Lacan: Daha da 2.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

"Godard’ın kadınları, Yönlendirilmiş Birer Cep Telefonudur"


Tan Tolga Demirci ile Altıkırkbeş Oluşum Editörü Şenol Erdoğan Söyleşti:

Tan Tolga, politik ile pornografinin 'porno-politik' olarak çiftleştiği noktada nerede durmaktadır?

Diyalektik olan, bir zamanlar mistik anlamda nasıl düalizme dönüşmüşse, benzer biçimde günümüzde de postmodern anlamda trans-terminolojik söylemin bir parçası haline gelmiştir. Porno-politik de tıpkı ‘trans-estetik’ ya da ‘trans-teoloji’ gibi trans-terminolojik bir göstergedir ve bu noktada uzak durduğum bir yaşam alanıdır elbette. ‘Porno-politik’ kavramını modern döneme regrese olmuş haliyle (Reichian cinsel siyaset ya da sürrealist içsel-dışsal siyaset kuramı) kullanmayı tercih ederdim açıkçası.

Homofobik olduğunuzu sizden duyduğumu hatırlıyorum; homofobiye kendi psikanalitik dünyanızda getirdiğiniz izah nedir, şayet böyle bir fobi varsa ortada.

Homofobi, animanın bilinç işlevlerine sızarak onu ele geçirme yönündeki itkisini bastırma stratejisidir. Bilerek Jungian bir anlayış sundum çünkü eşcinsel libidonun serbest kalmasını önlemenin bir yolu da onu mistikleştirmektir. Eğer sorunuza yanıt geliştirirken dahi böyle bir manevrayı merkez kılıyorsam, gerçekten homofobiğim demektir. Benim için eşcinsel libidoyla konsensüs, ancak onun narsisistik libidoya katıldığı noktada mümkündür. Tam da bu yüzden, kendimi sevmekten korktuğum zamanlar da oluyor tabii ancak henüz fobi düzeyinde değil...

Godard'ın kadınları diye bir kitap projem var, size hiç söz etmedim ama ilerde edeceğim: Godard'ın kadınları cümlesi sizde ne uyandıryor?

Birlikte olmak istediğim kadınlardan, birlikte olduğum kadınları çıkardığınızda, geriye kalan kadınları çağrıştırıyor olsa gerek. Buradaki vurgu, arada kalmışlık... Godard’ın kadınları, ulaşılmazlık ve sahip olmak tanımları dışında kalan, D.W.Winnicott’un, ‘geçiş alanı’ olarak vurguladığı gerçeklik ile fantezi arasındaki soyut evren modelinin bir parçasıdırlar. Godard’ın kadınları metinsizdir, mutlak stilistik ve uzaktan kumandalıdırlar. Onlar, şartsız birer refleks, sözle dövülmüş et yığınlarıdır. Kısaca Godard’ın kadınları, yönlendirilmiş birer cep telefonudur, bu yüzden onları aradığınızda Godard’la konuşmak zorunda kalırsınız.

Salt fetiş nesneye yönelik cinsel eylemleriniz var mı, kadınsız yani, siz nesne ve porno.

Fetiş nesnesini kadından zihinsel ya da bedensel anlamda soyutladığınızda, elinizde kalan yalnızca animistik duygular oluverir. Böylesi duygulardan ilham almadığımı, bu yüzdendir ki arzu hedefi olmayan (kadından soyutlanmış) nesnelerden çaba sarfetmeksizin uzak durduğumu söylemeliyim. Kendilerine has çekim enerjileri olan nesnelere angaje olmuş fetişistik tavır, Svankmajer’in kadın merkezli olmayan canlandırılmış nesne modellerinde çok daha net gözlenebilir. Ancak dediğim gibi, gündelik kullanım nesneleri (çakmak, su bardağı, kibrit çöpleri vs..) ve nihayet kendi bedenim bile, referansı ‘kadın’ olan bir işleve sahip olmadıkça, onun nesne kimliğinden şüphe duymak zorunda kalırım.

Türkiye’de olduğu gibi -ve hatta daha fazla- dünyada da sürrealist yönetmen olarak biliniyor ve sunuluyorsunuz. Yönetmen olmakla sürrealist yönetmen olmak arasında bir bölge var mı kaldığınız, yaşadığınız?

Gördüğü düşleri ve görmek istediği düşleri filme alan yönetmen arasındaki fark, sürrealist yönetmen ve yönetmen arasındaki farka benzer. Ben henüz, filmsel dramanın organik koşullarını -öykü anlatma disiplini- gözden çıkararak bir film yapamadım. Ancak bunu gerçekleştirebilmek, çok uç düzeyde bir sürreal ahlak yapısı gerektiriyor. Jodorowski, Arrabal, hatta Svankmajer bile Bunuel’in ilk dönem filmlerinde yaptığı gibi, rasyonel zinciri hiçbir ussal kaygının sansürü olmaksızın kırabilmiş değiller. Ürettikleri metinler, sürrealist bir enerji yaysa bile, metinler arasındaki bağ, ortodoks sürrealizmin ‘akıldışı’ pratiği ön gören ilkesinin uzağındadır. Kısacası hepsinde, bir öykü anlatma kaygısı vardır. Sizin ara bölge dediğiniz ve kendime yakıştırdığım yer, tam da bu bölgedir. Onun dışına çıkabilmek, sinemaya dair ciddi bir obsesif kaygıyı yok saymakla olanaklı olacaktır ki böylesi bir eylemci kırılma, ancak ‘arzu’ya dokunabilmenin sonucu olarak var olabilir. Sürrealist yönetmen olmak, yaklaştıkça uzağına düştüğünüz, gösterdikçe ardında kaldığınız, duyumsadıkça kokusunu çaldığınız zeminsiz bir mertebedir.

Ulaşılmaz gibi duran kiminle yatmak isterdiniz?

Ensest sınırına girecek ama André Breton’un mirasını tarumar eden torunu Oona Elléouët Breton’la sanırım.

Artık ikinci uzun metraj zamanı gelmedi mi, nedir TTD'nin planları projeleri ileriye dönük, sanırım adınızın üzerinde bir sessizlik söz konusu Gomeda'dan sonra.

Türk film yapımcılarının çoğu dilencidir. Mesleki kimlikleri, vermek değil almak üzerine kuruludur. Başarıları, verdikleriyle değil aldıklarıyla ölçülür. Bununla birlikte cahildirler, anal takıntılarının üzerine inşa edilmiş sözde görkemli, sahte bir yaşamları vardır. O hayatı biraz kazıyacak olsanız, altındaki dışkısal metni görebilmeniz işten bile değildir. Gomeda’dan sonra durma nedenim, bu sahtekar sınıfa karşı takındığım mesafe ile ilgilidir.

Teşekkür ederiz Tan Bey.

Zevkti, Şenol Bey.

20 Nisan 2010 Salı

Modernizm ve Modernizm Sonrası Algı Düzeyleri Açısından Deha ve Deli

Deha ve delilik arasındaki bağ, modern zamanların sanata dair akılcılık karşıtı sloganist tavrıyla iyiden iyiye vurgulanmışken, yabancılaşmanın yerini parçalanmanın aldığı modernizm sonrası algı düzeyinde tam anlamıyla ortadan kalkmıştır. Gösteren-gösterilen arasındaki sürecin yarattığı imge ve anlam bütünlüğü, modern sanatın sınırlarını çizen önemli bir üretim formülüyken, gösterenin, yalnızca kendini gösterdiği modernizm sonrası üretim disiplininde, eleştirel olan hiçleştirilerek ‘statik’ bir anlam kaymasına neden olmuştur. Anlamın kendi kendini yapıt üzerinden yok etmesi, hiç şüphe yok ki ‘örtük eleştiri’ ve ‘yapıt’ arasında var olan dolaylı bir ilişkinin kaynağına işaret eder. Kendi olmayanı hedef alması beklenen eleştirel tavır, anlamın yokluğunda yine örtük bir enerjiyle, kendi anlamsızlığına dönmek zorunda kalır.

Delilik kavramını ve onun nesnesi olan ‘deli’yi üretim sürecine dahil eden ilk grup sürrealistler olmuştur. Simgesel yaşam alanına fantezi dünyasından taşınan materyallerle saldırmak ve böylelikle sürrealist sanatı, hakikate ulaşmak adına bir araç olarak tasarlamak, teknik anlamda yüceltilen ‘çılgınlık’ eyleminin de en önemli belirleyenidir. Bu amaçla 1925 yılında kurulan ‘Sürrealist Araştırmalar Bürosu’, psikiyatrik vaka öykülerinin ve klinik deneylerin de sanatsal üretim sürecine sızdırılması gereğinin altını çizmiştir. ‘Deli’ ile üretici arasındaki düşünsel bağların, oluşturulan sanat yapıtı tarafından bütünlendiği böylesi bir ‘kolektif benlik’ düzeyi, söz ile erişilmesi olanaksız ‘hakikati’ ortaya çıkarmanın en doğrudan yolu olarak vurgulanmıştır.

Sürrealistler tarafından akılcılığa ve mantıksal üretime karşı bir silah olarak kullanılan bilinçdışını estetize etme süreci, akılcılığın akıldışı bir boyutta yeniden üretildiği modernizm sonrası algı düzeyinde muğlak bir tavır kazandı. Reich’ın ‘cinsel devrim’ anlayışının, ‘sağlıklı kişilik’ yapısında cinsel sapkınlığa dönüştüğü, Freud’un ‘haz ilkesi’ kuramının ve onun taşıdığı metnin, bastırmaya gerek duymayan bir sözde ‘cinsel siyaset’ kılığında resmi yaşam alanlarına sızdığı, Jung’un ‘arketip’ mistisizminin ve onun baştan çıkaran ‘soyut’ gerçekliğinin, markalarda ve reklam figürlerinde somutlaştığı, nihayet Breton’un sürrealist bir teknik olarak altını çizmiş olduğu ‘çılgınlık’ kavramının, üretkenlik hedefinden saparak ‘sahte’ iktidara ait trans-terminolojik söyleminin bir parçası haline geldiği modernizm sonrası algı düzeyinde, hiç şüphe yok ki ‘delilik’ tanımı da sanatla bütünleştiği noktada farklı bir boyut kazanmıştır. Kısmi modern sanat anlayışı, ‘deli’nin iç ruhsal sürecini yücelterek onu sanatsal bir düzeyde fantezileştirirken, aynı amaçla hareket eden modernizm sonrası tavır, yüceltme edimini idealleştirmeyle yer değiştirmiştir. Yüceltme, Breton’un deyimiyle, ‘delilik’ sınırında elde edilen materyallerin, o düzeyde saplanmaksızın işlenmesi gereğine karşılık gelirken, idealleştirme, ‘deli’nin ruhsal siyasetini aynen kopyalayarak simgesel düzene tanıtma yoluyla farklı bir işlev kazanmıştır. Patolojik-libidinal olanın sanatsal üretim amacına saptırılmasıyla, onun idealleştirilerek yaşamın bir parçası olarak simgeleştirilmesi arasındaki fark, ‘deli’ ve ‘deha’ arasındaki gerilimin düzeyini belirlemiştir. ‘Delilik’, modern sanatın fantezi alanını oluşturan güçlü bir enerji alanıyken, sonraları kendi nostaljik formunda, yaşamın ‘fantazi’ alanını oluşturan slogansız bir veriye dönüşmüştür. Bu dönüşüm, ‘deha’ ve ‘deli’ tanımlarının birbiri içinde eriyerek ortadan kalmasının en doğrudan sonucudur.

Duchamp’ın 1917 yapımı R.Mutt imzalı pisuvarı ile Paul Mc.Carthy’nin sergilediği dışkılar arasındaki ayrım, iki dönemin üretim süreciyle ilişkilendirilen ‘deli’ ve ‘deha’ sıfatlarının altını daha net çizecektir. Eleştirel tavırla bağlantılı olarak üretral erotizmin mizahi bir ‘hazır-yapıt’ halinde sunulması, modernizme özgü, sözü nesne üzerinden fetişleştirme ritüelinin önemli bir parçasıdır.

Duchamp’ın pisuvarı, sloganist bir noktadan sanatı ve onun nesnesini hiçleştirirken, Paul McCarthy’nin sergilediği dışkılar, metnin (sözün) kendisini hiçleştiren ‘örtük eleştirel’ bir tavıra sahiptir. Örtüklüğün formülü, onun söylemi olan eleştiri hedefinin, yapıtın kendisinden yine kendisine doğru bir enerji alanı oluşturması ile yakından ilgilidir. McCarthy, koprofilik idealleştirmeden yola çıkarak kendi anal patolojisini ürünün kendisiyle özdeş kılarak standart ‘anlam üretme’ takıntısını küçümseyen bir gösteri dünyası yaratmıştır. Hedefi bir başkası olan eleştirel tavırdan mutlak sapma göstererek anal-obsesif ve koprofilik itkileri üretim sürecine dahil eden McCarthy, ‘yüceltme’nin sanatsal yapıt üretme formülünü tersine çevirerek statik bir enerji alanı yaratmıştır.

Duchamp’ın pisuvarı, eleştirel kaygıları mertebesinde net bir gösterilen hedef sunarken, McCarty’nin dışkıları, bakma merakı uyandıran, pornografik ve gösterenin dönüp dolaşıp yine kendini gösterdiği soyut bir muhafazakar zemin üzerine kurulmuştur.

Benzer biçimde, kaygı-kaygısızlık ikili oluşundan yola çıkarak, oluşturduğu fotografik üretim alanında Joel Peter Witkin’in ‘ölüm’ gerçeği üzerinden kendi fantezi alanını yaratmasıyla, Gunther von Hagens’in sergilediği cesetler arasında bir bağ kurabilmek de pekala mümkün. Tarihsel olmasa da zihinsel açıdan, modern zamanların övgüyle işlenmiş ‘çılgınlık’ stratejisini fotoğraflarına dahiyane bir yetkinlikle yüklemiş olan Witkin, ten üzerinden ve patolojik cinselliği araç edinerek ölümün kendisini hedef olarak göstermiştir.

Haz ilkesiyle saldırgan dürtülerin, psikotik bir manevrayla mucizevi bir biçimde bütünleştiği Witkin fotoğrafları, hiper gerçekliğin zıttında, bütünüyle kurgusal bir gösterilen hedef sunar. Ölüm gerçeğinin fantezi boyutunda alınan çıktısı, Witkin’in korkuyu uysallaştıran; kaygıyı katlanılır, kendini gizlemekte olan gerçeği ise bakılabilir hale indirgeyen fotoğrafları, yüceltme sürecinin tam anlamıyla ortadan kalkmadığı bir idealleştirme tutkusunun önemli verilerini oluşturur. Buna karşılık Hagens’in sergisi, bilinçdışının dinamik yapısından uzak, imgenin ‘gerçek’ yüzeyinde kırılarak yok edildiği statik bir eylemin sözcülüğünü yapar. Eylemi statik kılan, cesetlerin olduğu gibi teşhir edilmesi ve böylelikle gerçeğin, bir teknik olarak kullanılan ‘gerçeklik’ yoluyla gizlenmesinden ibarettir. Witkin’in tersine, Hagens’in söyleyecek hiçbir sözü yoktur. Sergilenen cesetler, en ucuz yoluyla yaşanan toplumsal parçalanmayı aynalayan ve kesinlikle mesaja dönüşmeyen durağan bir anlamlar bütününden daha fazlası değildir.

Bu noktada nekrofilinin, yüceltme sürecinden uzak bir anal materyal olarak idealleştirilmesi, onun kendi kendinin gösterenine dönüşmesinin en önemli nedenidir.

Laing’in, yaşanılmaz bir dünyada var olabilmek için geliştirilmiş bir strateji olarak tanımladığı ‘delilik’ kavramının, modern zamanların sanatsal üretimine yadsınmaz bir referans noktası olduğu ortadayken, modernizm sonrası algı düzeyi, bu ‘eleştirel’referans noktasını sanatsal olandan çekerek yaşamın kendisine doğru kaydırmıştır. Modernizmin ‘yabancılaşma’ eksenli toplumsal patolojilere karşı bir strateji olarak ürettiği ‘delilik’ tavrı, yabancılaşmanın yerini parçalanmanın aldığı modernizm sonrası algı düzeyinin organı olan ‘kitle’nin kendi eylemsizliğinde eriyip gitmiştir. ‘Başkalaştırılmış’ olmanın ağından çekip çıkarılan ve sözde politik bir süreç olarak simgesel düzenin yasalarına tanıtılan ‘delilik’ stratejisi, eninde sonunda kendi tarihsel bilgisi ve yaşattığı karşıt anlamları (akılcılık, deha vs..) ile birlikte ortadan kaldırılmıştır. Bundan böyle patolojik anlamda ‘deli’ ya da sanatsal anlamda ‘deha’ yoktur.

TAN TOLGA DEMİRCİ