Paul Eluard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paul Eluard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2015 Çarşamba

30 Haziran - Rüya


Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi'nin Alsancak kampüsündeyim. Giriş sınavlarını kazandığımı, hatta mezun olduğumu bilsem de yıllar sonra okulu ziyaret ettiğim için başka bir sınava tabi tutuluyorum. Basket potasının olduğu alanda ve kucağımda test kitapçığı ile yapayalnızım. 

İlk soru: "Aşağıdaki filmlerden hangisi Yeşilçam'a ait değildir?" Yanıtlar: 'Hayallerim, Aşkım ve Sen', 'Gece Yolculuğu', 'Canım Kardeşim' ve romandan uyarlandığı vurgulan 'Arzunun O Belirsiz Çıkmazı.' Hemen sonuncu şıkkı işaretliyor ve bu kadar ucuz bir yanıt uydurdukları için de eğitmen kadrosunu ayıplıyorum. İkinci soru daha da tuhaf: 'Su gibi akmak deyimi sette geçen zaman için de kullanılabilir mi?' Sorunun iki yanıtı var: 'Evet' ve 'Hayır.' Kurnazca sorulmuş bir soru olduğunu düşünüyor ve sette zamanı kontrol edebileceğimizi, dolayısıyla ekonomik kullanılan bir zamanın su gibi akmayacağı çıkarımını yapıyorum. Ama yine de tuhaf bir hisle 'Evet' şıkkını işaretliyorum. Üçüncü soru şöyle başlıyor: 'Hayatımızın da filmlerdeki kurguya benzeyen bir yapısı olduğunu hiç düşündünüz mü?' O sırada barakaların olduğu taraftan dev bir şarap fıçısı, stop-motion hareket estetiği ile yirmi-otuz metre yuvarlanarak önce demir parmaklıkları kırıyor ve sonra da parmaklıkların ardındaki otobüs durağına çarpıp parçalanıyor. Soruları hazırlayan kadronun böylesi bir mizanseni nasıl yaratmış olabileceklerine dair duyduğum hayranlığı gizleyemiyorum. Hayatımdaki kurguyla şarap fıçısı arasında bir bağlantı kurmaya çalışırken fıçıya ait tahta parçaları yine stop-motion bir görsel estetikle bir araya gelerek, bu kez daha küçük bir fıçıya dönüşüyor. Ve beklenen şekilde fıçı, bu kez bulunduğum yere doğru hareketlenip bahçenin tam ortasında duruyor. Onu takip ederken çınar ağacının tam önündeki bankta oturmuş olan André Breton'un 60-65 yaşlarındaki halini görüyorum. Gri takım elbise ve pardesü kuşanmış Breton'un tam arkasındaki ağacın üzerinde ise ötmekte olan bir kuş dikkatimi çekiyor. Kuş, Breton'a simetrik olarak ve onun tam hizasına denk gelecek biçimde konumlanmış. Hemen telefonumun kamerasıyla bu muhteşem kompozisyonu resimlemek istiyorum. Test kitapçığını yere bırakıp kadrajı yapıyorum. Tuhaf bir biçimde her çektiğim fotoğraf, kuşun gözünden bir perspektif sunuyor; art arda ne kadar fotoğraf çekersem çekeyim sonuç hep kuş bakışı bir görüntüye dönüşüyor. Yeni bir görsel kompozisyon için bulunduğum konumu terk edip Breton'a biraz daha yaklaşıyorum. Bir yandan da fotoğraf çektiğimi anlamasın diye kendimi kamufle etmeye çalışıyorum. Kendisine daha yakın olduğum bir anda o da kuşu fark edip ona doğru dönüyor. Sonrasında cebinden çıkardığı cep telefonuyla kuşun fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Bu görüntü beni o kadar büyülüyor ki kaydetmek için yeniden telefona yapışıyorum. Ancak bu kez de çektiğim her fotoğraf, Breton'un perspektifinden çekilmiş fotoğraflara dönüşüyor. Bir türlü kendi bakışımı yakalayamadığım için dövünüyorum. Tam o sırada Breton'un çağdaşı olduğu kuşku götümez 3-4 fötr şapkalı adam, Breton ve kuştan oluşan kompozisyonu görüntülemeye çalışıyorlar. Biraz dikkatli bakınca içlerinden birinin Paul Eluard olduğunu anlıyorum. Ama yine de önüme geçmeleri beni bir hayli sinirlendiriyor. Tam test kitapçığına geri mi dönsem diye düşünürken kuşun uçarak Breton'un sağ eline konduğunu görüyorum. Hayli sıcak olan bu davranışa aynı sıcaklıkta cevap vermeyen Breton, bir daha uçmaması için kuşu kanatlarından sıkıca tutuyor. O an bu sahnenin testte sorulmuş bir soru olabileceğini ve hemen analiz etmem gerektiğini düşünüyorum. Kuşu 'kendim' olarak düşünüyor ve Breton'a olan bağlılığımın uçmamı mümkün kılmadığı sonucuna varıyorum. Sonra da yapmış olduğum bu basit ve aptalca sembolik yorum için kendimden utanıyorum. Breton'un olduğu konuma doğru biraz daha ilerlediğim sırada fötr şapkalı adamlar kol kola girerek okul sahasını terk ediyor. Breton, Fransızca bir şeyler söyleyip -hiçbirini anlamıyorum- elindeki kuşu uçması için havaya fırlatıyor. Ne var ki kuş uçmaya çalışsa da beceremeyip yere çakılıyor. Ölmüş olabileceğini düşünüp korkunç bir panik yaşıyor ancak yine de aralarına girmeye cesaret edemiyorum. Ağlama isteğimi güçlükle bastırıyorum. Breton yerde sersemlemiş olan kuşu yeniden eline alıyor ve bir kez daha aynı sözcükleri söyleyerek havaya fırlatıyor. Bu kez, birkaç aksak kanat çırpıştan sonra kuş nihayet uçmayı başararak kimsenin erişemeyeceği bir yere konup ötmeye başlıyor. O kadar melodik sesler çıkarıyor ki Breton'u unutup kuşu dinlemeye başlıyorum. 

23 Mayıs 2014 Cuma

Papin Sisters & Violette Nozière



2 Şubat 1933 tarihinde Fransa'da bir cinayet işlendi. İki kız kardeş, uzun süredir zor şartlarda ve hizmetçi olarak çalıştırıldıkları evin sahibesi ile kızını gözlerini oyarak, vücutlarına kesikler atarak ve başlarını çekiçle ezerek öldürdü. Tarihe 'Papin Davası' olarak geçen olay, Genet'nin, Sartre'ın ve özellikle de sürrealistlerin kaleminde kız kardeşlerin lehine birer söylenceye dönüştü. Olayla ilgili olarak aynı yıl, sürrealist dergi Minotaure'un 26. sayfasında 'Dr. Jacques Lacan' imzalı bir de metin yayınlandı. 'Paranoyak Suç Motifleri' başlığını taşıyan metin, 'zulüm paranoyası', 'yansıtmalı özdeşleşme' ve 'kadın homoseksüelliği' üzerinden 'Papin Davası'nı 'Papin Vakası'na dönüştürüyordu. Bir yandan sınıf savaşının sembolik bir göstergesi olarak aklanan, diğer yandan ise 'deliliğe övgü' sloganıyla mitleşen Papin Kardeşler, küçük kardeş Léa Papin'in kuşkulu ölümüyle (1982 ya da 2001) nihai dokunulmazlıklarını kazandılar. 

21 Ağustos 1933 tarihinde Fransa'da bir cinayet daha işlendi. Bu kez 18 yaşındaki Violette, tren makinisti olan babasını ve ev kadını olan annesini aşırı dozda Barbitüratla zehirledi. Baba olay yerinde ölürken, ilaçlı suyun yarısını içen anne kurtulmayı başardı. İlk cinayete benzer biçimde, özellikle sürrealistler tarafından sembolik bir 'burjuva katli' olarak yorumlanan olay, Noziere'i çok geçmeden yazınsal bir kahramana dönüştürdü. André Breton'un 'baştan aşağı mitolojik' olarak fetişleştirdiği ve Eluard'ın en ölümsüz esin kaynaklarından olan Violette, 1934 yılında çarptırıldığı giyotin cezasından son anda Cumhurbaşkanı Albert Lebrun'ün affıyla kurtuldu. 

Biri Artaud'nun 'Vahşet Tiyatrosu' ilkesine harfiyen sadık kalan, diğeri ise Chabrol'ün melodram anlayışını bir üst düzeye taşıyan ekteki filmler, bu çok katmanlı iki cinayet öyküsünün sinemadaki temsilleridir. 

14 Nisan 2014 Pazartesi

81 Sene Önce ve Sonra Aynı Yerde


Bakın tam arkamdaki taşın üzerine 81 sene önce kimler oturmuş; soldan sağa: Dada başı Tristan Tzara, fena halde Osman dayıma benzeyen ancak bu gerçeği dayımla henüz paylaşmadığım Paul Eluard, sürrealizmin papası André Breton, heykellerine can verdikçe kendini taşlaştıran Hans Arp, Lacan'ın doktora ödevini kendi 'paranoyak eleştirel' senfonisiyle tamamlamış Avida Dollars, tipi 2000'li yılların sonuna dek mucizevi bir biçimde güncel kalacak olan Yves Tanguy, içindeki Hüma Kuşu'nun kafes anahtarını elleri arasında gizleyen Max Ernst, sürrealizmin eşcinsel / intihar libidosu René Crevel ve eğer 'az biraz' sürrealist sinema varsa onu kesinlikle Bunuel'den önce keşfetmiş olan Man Ray... 

Görünen o ki sürrealistler takımının arkasında açılmış pencere (1933) şimdilerde yok, sadece sağ üst köşesine küçük bir havalandırma ızgarası yapılmış. İçinde kimler nefes alıyor bilemiyorum, soruşturmama izin vermediler. Dahası konu komşu, beni işgüzar bir detektif olmakla suçlayarak doğru cevap anahtarına yanlış sorular kapatmakla itham ettiler. Haklılar elbette, herkesin fantezi alanı kendine! Herkes, 'zamanın altınını' kendi çöplüğünde aramalı! 

Fransızların bu ilk huzurunu kaçırışım değil elbette ancak ne zaman bir Fransızın huzurunu kaçırsam kendimi Wilhelm Reich'ın Cinsel Politikasından çok daha farklı bir tarihsel/seksüel pratiğin içindeymiş gibi hissediyorum. Son çözümlemede, putain de merde!

15 Eylül 2012 Cumartesi

Eluard ve Tactile Deney

Deney No - 84
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Paul Eluard

Renk: Karartma.
Koku: Ekmek karnesi.
Dokunsal: Bıldırcın tüyüyle göz pınarını kaşımak.
İşitsel: Havalı kornayla çalınan enternasyonal marşı.
Tat: Nasır.