Jean Luc Godard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jean Luc Godard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2018 Pazartesi

Kısa Film Üzerine Aforizmalar

* Her defasında kısa filmin öyküye, uzun metrajlı filmin romana benzediğini varsayan düşüncenin tutarsız olduğuna; çok katmanlı 'zaman' kavramının, türleri oluşturan standart klişelerin üzerinde algılanması gerektiğine ve rasyonel zaman algısının biçimsel düsturu referans alınarak türler arasında yapılacak bir benzeşme ya da ayrışmanın olanaklı olmadığına inanıyorum.

* Lautréamont'un olağanüstü eseri Maldoror'un Şarkıları'ndan (Les chants de Maldoror, 1874) kısa bir film çıkıp çıkamayacağı olasılıklarını hesaplarken bir başka yönetmenin (Shûji Terayama) aynı isimli filmiyle (1977) karşılaştığımda Lautréamont'un şu sözü geldi aklıma: "Acıklı bir efsanedir yanılgı."

* Öykünün kendisini filmin biçimine dönüştürmeyi başarabilmiş bir kısa filmde imgenin ikinci boyutunu yakalayabilme şansınız da yükselir. 

* Juraj Jakubisko'nun 'The Drummer For The Red Cross' isimli kısa filmi, rüzgarın azizliğine uğramış bir dal sigara gibi hızla yanıp tükenen ve geriye düşünceden sonsız izler bırakan bir film. 

* Kısa film izlemek, zamanı harcayarak geri kazanmaktır. 

* Kant'ı Sade'la okumak mı yoksa Rodin'in Düşünen Adam'ını (The Thinker, 1902) Jensen'in Gradiva'sıyla (1902) buluşturmak mı diye sorsalar, ilkinin duruma göre katlanılabilir olduğunu ancak ikincisinin organize-sahte bir buluşmadan öteye gidemeyeceğini söylerdim. Tam da bu yüzden Leos Carax'ın son kısa filmi Gradiva'yı (2004) izlediğimde içimi kaplayan hoşnutsuzluğun nereden kaynaklandığını çok iyi biliyordum. 

* 'Parça'nın 'bütün'e kıyasla kendine has stratejik bir ayrıcalığı olduğunu savundum hep. Hatta diğer parçalardan daha küçük bir 'parça'nın, diğer bütünlerden çok daha 'bütün' bir kavrama, düşünceye ya da yaşantıya hizmet edeceğine, giderek onun temsili olabileceğine inandım. Bu yüzden çektiğim her kısa filmi daha da ayırdım parçalarına. 

* İzlediğim uzun metrajlı filmlerin bazısını yıllar içerisinde kısa metrajlı olarak hatırlıyor olmamın bir anlamı olmalı! Bu tuhaf bellek sürçmesinin kanıtlarından biri de Juraj Herz'in 'Cremator' filmi. Giderek metrajı daha da kısalan bu filmde eksilen Şey'in ne olduğunu hala anlayabilmiş değilim. 

* Kısa film ve kısmi dürtü arasındaki benzerlik, doyumsuzluktan olacak, dönüp dolaşıp yeniden izlediğim kısa filmlerin niçin 'katharsis'den uzak bir anlatı katmanına sahip olduklarının da kanıtı. 

* 1993 yılında ve ilk kez 'British Council' desteğiyle izlediğim Bunuel'in 'Un Chien Andalou' filmi, sözcüklerin ve spekülasyonların ardında yitip gitmesiyle bende hala yarım kalmış bir ilişki ve kısmi bir tatmin duygusu uyandırır. 

* Kendini kısa filmden korumak için kısa film çeken yönetmenler var. Türkiye'de son yıllarda hızla çoğalan 'kes-yapıştır' özellikli sözde minimalist kısa filmler, bu virütik salgının en doğrudan kaynağı. 

* Jean Cocteau, 'Le sang d'un poète (1932)' yapıtıyla sürrealist kısa film geleneğine dişil özelliklerini kazandıran ilk yönetmen. Cocteau'nun filmi, 'kadın'ı aşarak kadınlığa ulaştığı bu şiirsel söylemiyle zaman içerisinde yalnızca zamansızlığa sığdırabildi kendini. 

* 1970-1990 yılları arasında çekilmiş pek çok Fransız filmini dört parçaya ayırarak birer kısa film-sekansa dönüştürmek mümkün; masa başı sohbetleri, yatak üstü sohbetleri, mezarlık önü sohbetleri ve jenerik.

* 'Issız Ada' konulu anketlere bir yanıt da ben ekleyeyim; ıssız bir adaya düşseydim eğer, yanımda götüreceğim tek kısa film, Hans Petter Moland'ın 'United We Stand (2002)' çalışması olurdu. Sıradan bir yaşamı, ansızın kendini görünür kılan bir detayla parçalayarak anlamlandıran bu film, 'doğrudan siyasi' bir söylemle sırılsıklam ideolojilerini pazarlayan politik filmler için de iyi bir alternatif şüphesiz. 

* Kısa filmlerin en kısa kenarı, her bir notanın ardışık planlara dönüşerek görsel bir müzik ve plastik bir senfoni ürettiği soyut filmler (1920-1945) olmalı. Sinema sanatının gelebileceği son noktayı onlarca yıl öncesinde görüyor olmak, Einstein'ın teorilerini anımsatan eklektik bir zaman duygusu yaratıyor. 

* Man Ray'in erken dönem kısa filmleri (1923-1929), beni her an ultrason ekranında izlediğim duyumsamasına iten ve doğumu sürekli ertelenen birer yanıt gibi. 

* Kısa filmde katharsis, bir fıkranın son cümlesine benzer; kahkahanın dozu, kurgunun duyarlılığıyla doğrudan ilgilidir. 

* Antonin Artaud'nun senaryosundan uyarlanan Germaine Dulac imzalı 'La coquille et le Clergyman, 1928' filmine dönemin sürrealistleri tarafından yapılan saldırıyı anlaşılır kılmak neredeyse imkansız. Öyle ki adı geçen film, bilinçdışının işleyiş mekanizmalarını ve onun özne temsillerini olabildiğince dramatik bir oedipal üçgene sığdırabilmeyi başarmış ilk filmdir. 

* Odak noktasına Brecht'in epizodik kurgusunu yerleştiren filmlerin ayrıcalığı, onların çok sayıda kısa filmden oluştukları yanılsamasıyla yakından ilgilidir ve bu açıdan bakıldığında R. W. Fassbinder'in 'Die Niklashauser Fart (1970)' ve Godard'ın 'Week End (1967)' filmleri her şeyden önce süresi giderek uzayan birer kısa filmdir. 

* Freudian psikanalizin en ortodoks söylemiyle dahi devrimci bir izleğe dönüştüğü Svankmajer filmleri, kısa film ve rüya arasındaki çok katmanlı ilişkiyi nesnenin haz ilkesi üzerinden formüle eder. Anlamlandırma önceliğini izleyici safında ikincil kılan bu formülasyon, bir filmi sevmek için onu anlamanın koşul olmadığı gerçeğini de meşrulaştırır. 

17 Mart 2015 Salı

Kısmi Dürtüsel Enerjinin Godard'ın Reframe Anlayışı Üzerinden Seksüel Politik Okunması


Sinema alanında ve akademik düzeyde kendini aşmak isteyenler, Godard'ın 'Une Femme Mariée' filmindeki Raoul Coutard kadrajlarını 'kısmi dürtüler' üzerinden inceleyip her beden parçasına karşılık gelen kısmi dürtünün Coutard'ın kompozisyonlarını estetik düzeyde nasıl doyurduğu gerçeğine psikanaliz-sinema ilişkisi üzerinden eğilsinler lütfen.

Tezin açılış cümlesi şöyle olabilir:

"Her dürtü, öyle ya da böyle kısmidir; hipotetik-asal bir doyuma göbekten bağlı olan 'arzu'nun tersine, yalnızca ve en kısa yoldan kendini katedebilecek yerel bir doyuma hizmet eder."

Hatta hızınızı alamayıp tezinize şöyle bir başlık atabilirsiniz:

"Kısmi Dürtüsel Enerjinin Godard Estetiği ve Coutard Kadrajları Üzerinden Seksüel Politik Okuması."

Beğenmediniz mi? Peki şu nasıl:

"Une Femme Mariée Filminde Reframe Anlayışı ve Kısmi Dürtüsel Enerjinin Korunumu Yasası."

Daha sofistike bir başlık mı istiyorsunuz?

"En Az Dürtülerim Kadar Kısmi Olan Burnumu Bu İşe Neden Soktum ya da Coutard Kadrajının Kastrasyon Yazgısı"

Ama dinleyin; eğer atacağınız başlık tezinizden daha çok şey söylüyorsa bu işe baştan hiç girişmeyin daha iyi.

Ve yazıyı buraya kadar okuma sabrını gösterip de işbu tezin altını üstüne getirebileceğine inananlar; size son bir öneri daha! Tezinize, örgensel hiyerarşinin ontolojik uzantısı ile kısmi dürtülerin soyut tasarımdan uzak mekanik-maddeci yapıları arasındaki farka bir gönderme olması anlamında Polanski'nin 'Le Locataire' filminden şu alıntıyla başlayınız:

Alıntıdır:

Diyelim kolumu kestin. Şöyle derim, "Ben ve kolum." Öteki kolumu da kestin. Şöyle derim, "Ben ve iki kolum." Diyelim, midemi ve böbreklerimi alıp çıkardın. O zaman da şöyle derim, "Ben ve iç organlarım." Ve şimdi de kafamı kestin diyelim. "Ben ve kafam" mı derim yoksa, "Ben ve vücudum" mu? Kafamın kendine ben demeye ne hakkı var?

Le Locataire, Polanski - 1976

28 Kasım 2014 Cuma

Dipnotlar XXII


* 21.Yüzyılın en başarılı intihar inhibitörü: Yemek Sepeti. 

* Seksek oynadığı için ayak tırnakları uzamayan kızları seviyorum.

* Carax'ın son uzun filmi 'Holy Motors', mitolojide öyle ya da böyle karşılığı olmayan kadınlarla yaptığım sekse benziyor.

* Gerçeklik gerçeğin inkarıdır.

* Hıçkırık, sahip olduğunuz varlıktan artakalandır. Onu yinelemek özünüzü zenginleştirmese de nefesinizi tutmak sizi ideal kilonuza ulaştırır.

* En ağrısız saplantı nevrozu, doğum günleri.

* Üçgenlerin en kutsalı olan Oedipal üçgenin hipotenüsünü hangi formülle hesaplarsınız?"

* Ne zaman kadınların bıraktığı bir sabun enkazıyla yıkansam, bedenim biraz daha yol alıyor kendi çocukluğuna.

* "L'océan, François, il y a l'océan!..." Skandallardan sorumlu ergenliğim, bağışla beni ama ne yapsam da duygusallaşıyorum yaşlandıkça.

* Déjà vu, anın geçmiş zaman kipi.

* Yalnız olabilmek için başkalarına ihtiyacım var.

* Bu saatlerde kendimi Noel ağacına dadanmış bir ağaçkakan gibi hissediyorum; süslü püslü geceyi delik deşik eden ikinci el bir karanlık gibi.

* Tek bacaklı kadınlar kekeme adımlar bırakır arkalarında.

* Rahminde Kinder yumurtası taşıyan kadın, çocukluğuma gebe kalacak Aralık ayının son gününde. Az zaman kaldı...

* Sizin 'kültür' dediğiniz, 'arzu'dan geriye kalandır.

* Bir kadınla bütünleşmekten daha erdemli onlarca kadına bölünmek.

* İnanmış olmanın ne olduğunu çok iyi biliyorum, bazen neye inandığımı unutturacak kadar güçlü de olsa.

* 'Klecks' ve 'Felix Und Scorpion' filmlerimde görünen buz pateni, karım olması için Helmut Kohl'den izin istediğim Katarina Witt'e aittir.

* 'Kadın' sözcüğü 24 kareden oluşur.

* Les Amants du Pont-Neuf filminin sonunda köprüden atlayan, Denis-Juliette çifti değil Carax'ın kendisi olmalıydı, ancak sular çekilmişken!

* Suçluluk duygusu, sen hiç sarhoş olmaz mısın yahu!

* Dilin sürtünme kuvveti yoktur, hızla ve kesintisiz yol aldığı anlam evreninde yaptığı her sürçme onun kendi meşruiyetinin sağlamasıdır.

* Carax'ın son kısa filmindeki (2014) 'Heykel Rodin', Godard'ın Alphaville filmindeki 'Alpha 60' gibi konuşuyor. Carax'ın kana ihtiyacı var!

* Ve her kedi gibi Cihangir'de sonlandı hayatım; giderek daha da korkak, kuyruğunu bırakarak.

* Luis Bunuel olmaya çalışırken Bertrand Blier olmak, 12 kısa film çektikten sonra kendin olmaya çalışmaktan iyidir.

* Amerika'ya tarihin hiçbir döneminde sürrealizm gelmedi. David Lynch de sürrealist falan değil. Lütfen rahat uyuyun artık.

* Bayanlar baylar, Breton'un Nadja'sını ölü seviniz!

24 Temmuz 2014 Perşembe

Schick - After Shave, Pour Etre Mieux Dans Sa Peau



Rica ederim, birbirinden renksiz ve 'kendiliğinden salak' reklam filmlerinde çalışıp da 'sürrealizm öğret' diye bana gelmeyin. Yok ille de sıkıcı hayatınıza kapıcı sakızı gibi yapışarak içinde 'artı' geçen bir değer edinme hevesindeyseniz, Godard'ın Filistin sosuna batırılmış 'Schick' reklamını izleyerek işe başlayın; sabah sabah karı-koca arasında geçen 'hayli politik' bir tartışmanın, koku duyusunu uyaran şu inanılmaz 'iksir' sayesinde nasıl sıfırlandığına tanık olun. Hatta utanmayıp bir de slogan üretin: "Schick, kadının erkeksi protestosunu kökünden kazır!" 

Reklamın sonunda kameranın parfüm şişesine yaptığı o akıl almaz zoom-out / in hareketi (passage à l'acte) sırasında Godard'ın diyalektik, akabinde materyalist yüzünü ve hüznünü görmek için inanın her şeyi yapardım. 

18 Nisan 2014 Cuma

İstanbul, Aşk ve Ölüm



Bana Alain Robbe-Grillet mi yoksa Jean Luc Godard mı diye sormayın! Grillet, kendi sinemasını çokça Godard ve az da olsa Resnais’nin stilistik yaklaşımlarından aşırmış da olsa onun kalemi hem Godard’ın doğaçlamalarından ve hem de Resnais’nin kamerasından çok daha okunaklı geliyor bana! Ve kendi slogan tarihime baktığımda, Grillet için attığım sloganların Godard için attığım sloganların beş katına eşit olduğunu görüyorum. Belki de okunaklı olanın trajedisini okunamıyor olanın komedisine yeğ tuttuğum içindir. 

Paylaştığım, 1963 yapımı L’immortelle adını taşıyan film aynı zamanda Grillet’nin ilk filmi. Şiirden uzak bir şiirsellik aksanıyla ölümü, aşkı, takıntıyı ve İstanbul’u anlatan filmin başarısı, ister aşkla İstanbul’u, ister ölümle takıntıyı, ister aşkla takıntıyı, isterse şu okunaklı olmanın trajedisiyle geri kalan her şeyi harmanlasın, sonunda sizi kendi epizodik yalnızlığına özenle hapsedebiliyor olması.

Grillet, ciddi anlamda Lacan sever bir yönetmen. Onu diğer Lacan sever yönetmenlerden -Benoit Jacquot, Bertrand Blier, Jean-Claude Brisseau, Godard, vs...- ayıran belki de en önemli özellik, sözü öteleyen ilksel öteki’nin 'bakış'ına ve onun yalın, arzuyu imleyen 'ses'ine verdiği önceliktir. Godard’da 'ses', Blier’de ise 'söz' şarkıya dönüşür. Oysa ses, yalnızca Grillet’de mutlak 'ses' unvanını kazanır! 

Derste miyiz? Hayır. Sizi tanıyor muyum? Hayır. O halde filmi daha fazla semboliğe içkin kılmanın bir anlamı yok! Rastlantısal olarak seçtiğim ve kafam iyi de olsa Türkçeye çevirebildiğimi sandığım bir sahneler bütününü paylaşıyorum. 

Bu akademik ıvır zıvırdan sıkılanlar için, son çözümlemede şöyle bir 'aptal eleştirmen' formülü yaratabilmek mümkün: Brecht meets Lacan meets Oy Farfara meets insan eti yemek sıhhiymiş meets a lonely French woman.

17 Mart 2014 Pazartesi

Fransızcaya Giriş Dersleri



Önce Artaud'yu tanıdım, sonra Godard'ı ve en sonunda Ölüm'ü. Tersten okuduğunuzda önce ölümsüzlüğü keşfedip sonra da intihar etmek gibi geliyor kulağa. Ama nereden bakarsanız bakın, intihar ve ölümün ortasında hep Godard var. Yeri de kendi gibi sağlam. Bir yerlerde söylemiştim, Godard'ın filmleri sinemayı değil Fransızcayı öğretir diye. O halde Artaud'nun delikanlı hayaleti, Falconetti'nin direnişçi ruhu, Karina'nın temkinli / organize katharsisi ve Godard'ın hayli gecikmiş ölümü adına gelin şu fiillere iki ayrı zamanda dahi olsa kaybettikleri özneleri geri kazandıralım.

Je meurs - Ölümsüzüm 
Tu partis! - Ölümsüzdün! 
Il chante - Ölümsüz 
Nous pleurons - Ölümsüzüz 
Vous attendîtes! - Ölümsüzdünüz! 
Elles rêvent - Çoktan Öldüler

29 Ocak 2014 Çarşamba

Dipnotlar XX


* Sevişirken bedeni aniden makas değiştiren kadınlarla aynı istasyonda inemezsiniz. Bunun için makinisti suçlamayın.

* Ay tutulması, sol göğsün ve sen arasına giren yüzüm.

* Kafa kafaya çarpışan iki spermin geç kalmışlığını yaşıyorum.

* 'Sus' yapan hemşire fotoğrafını hastanelere değil işkence müzelerine, kerhanelere ve milli kütüphanelere asınız.

* Bir kadına aşık olmak, kendi ölüm haberinizi başkasının gazetesinden okumak gibi.

* 68 kuşağının yatak çarşaflarını değiştirecek bir oda hizmetçisi arıyorum.

* Kendi kokularını aldıklarında sahip oldukları bastırma duvarını tedricen görünmez kılan küçük burjuva kadınları evlat edinmek istiyorum.

* En derin açık yara, ağzınız... Daha fazla mikrop kapmayın, suskunluğunuzu koruyun.

* Israrlı bir arzu, ısrarcı bir arzuya yeğdir; ilki kadınlar, ikincisi çocuklar için.

* İlkokul öğretmenimin sorduğu İngilizce soruyu İbranice yanıtlayamadığım için okula çağrılan velinin Egemen Bağış olması siesta rüyamı mahvetti!

* Ne zaman günah işlesem, o ay su faturası daha fazla geliyor.

* Geriye hıçkırık kalmayınca, ağlayışını simyevi bir çabuklukla kahkahaya dönüştüren grotesk bebekler gibisin.

* Takıntı, dürtü ve düşüncenin kaynama noktasıdır.

* Fırından yeni çıkmış ekmek karnesi kokuyor hava. Büyük açlık kapıda! Tarakta kalan saçlarınızı kıtlık için biriktirin.

* Suçluluk duygusu ayağınıza yapışan sakız gibi.

* Provitamin ve proletarya arasındaki kimyasal-siyasal açığı kapatacak bir kadın tanıyorum, adı Milja Vujanovic. Tanımazsınız.

* Nemli tebeşirle yazın ölüm ilanımı, Seixal sahiline!

* Aynı kadını yeniden sevmeye çalışmak, yuvarlak olduğu söylenen bir dünyada köşe kapmaca oynamak gibi.

* Her saklanan eşya ereksiyon olur.

* Şu ya da bu kadınların karikatürize edilmiş rahatlıkları ardındaki bastırma duvarını paramparça edebileceğim bir C4 düzeneği hazırlıyorum.

* Jean Luc Godard filmleri sinemayı değil Fransızcayı öğretir.

* Lars Von Trier de giderek ucuzlayan yönetmenlerden biri. Müzelik olmadan 'harcanarak' yok edilmesi gerekenlerden.

4 Eylül 2012 Salı

2 ou 3 choses que Je Sais d'elle


Afişteki Saklı Objeler: 

* Vladimir Vysotsky'nin öpüşürken kaybolan dudağı
* Regresyon tuşu bozulmuş çift başlı Oedipus
* Doktor Oetker'in salatalık sütü
* Oynar başlıklı Boeing 747
* Tadı yırtılmış lolipop şekeri
* Erken sütten kesilmiş Monica Vitti kılıklı Fransız abajuru
* Merkezkaç düşmanı aksak hostes duruşu
* Ajax'ın Giacometti eğimli forveti Marco van Basten
* Bebek morgu olarak da kullanılan ıssız posta kutuları
* Robert Bresson'un ödüllü 'Four Legged Freak' film afişi
* Tuvalet eğitimli Vietnam kadını
* Monsieur Godard'ın albinolu güneş gözlükleri

13 Eylül 2011 Salı

Yabancılaşmanın Nostaljik Panzehiri: Yabancılaştırma


Gündelik gerçekliğin, kendi cevherini bilincin işlevleri yoluyla meşru kıldığı, gözün işleviyle mühürlediği ve bakışın algısıyla idolleştirdiği bir paradigmanın kuşatması altında, 'hakikat' olgusuna temas edebilecek alternatif bir gerçeklik modeli üretmek, inatçı ve esaslı bir çabayı da beraberinde getiriyor. Tarihsel olarak baktığımızda, özellikle sanatsal üretim bağlamında, kabaca 'temsili' ve 'eleştirel' olarak sınıflandırabileceğimiz gerçeklik anlayışı, birincisinden ikincisine geçişte ciddi sarsılma dönemleri yaşamıştır. Modernizme eş zamanlı olarak nesnel gerçekliğin taklidine dayalı konvansiyonel perspektifin yerle bir olduğu üretim biçimleri, ister istemez otoritesi sarsılan 'gerçeklik' duyumu üzerine yeni düşüncelerin oluşmasına neden oldu. Oysa diğer sanat disiplinlerinin yanında sinema, belki de kelimenin tam anlamıyla 'avant-garde' bir söylem yapısından, giderek tekdüze ve muhafazakar bir zihinsel çıkmaza evrilen tek sanat dalıdır. Bu yüzden diyebiliriz ki özellikle konstrüktivizm, fütürizm, sürrealizm, ekspresyonizm, kübizm ve soyut sanatın sinema üzerindeki plastik-anlatımsal etkisi, ilk otuz yılını olağanüstü bir gerçeklik modeli üzerinden dışavuran bu sanatsal oluşuma altın çağını yaşatan en önemli vurgudur. Temsili gerçekliğin, yerini tümüyle eleştirel gerçekliğe bıraktığı ve ruhsal dinamiklerin, biçimci bir eş duyumla dışsallaştırıldığı bu dönem, tarihsel konumuna rağmen sinemanın geldiği 'son' noktanın ironik bir göstergesidir.

Modernizmin, konvansiyonel düşünce tarzını erittiği ve yeni bir gerçeklik modeli üzerinden üretim biçimlerini belirlediği avant-garde anlayış, eleştirel gerçekliğin lehine ikinci büyük atağını hiç şüphe yok ki Brecht üzerinden yapmıştır. Arkaik mimesis söyleminin benzeme-benzetme yoluyla sanatsal ve nesnel olan arasındaki farkları ortadan kaldırma hevesini ketleyen Brecht, 19.yüzyıl diyalektik-materyalist düşünce anlayışını sanatsal bir çizgide yeniden yorumlamıştır. Bu anlamda mimesinin, formel düşüncenin 'özdeşlik' ilkesini kucaklayan tavrı ve sanatsal platformda sunulan estetik argümanları gözün temel işlevlerinden yola çıkarak dizgeleme takıntısı, diyalektik düşüncenin, 'çelişmezlik' dogmasına attığı çelme ile yeni bir boyut kazanmıştır. Mimesis sınırlarının yarattığı 'gerçeklik' anlayışı, özellikle diyalektik bakışı sanatsal boyutta yeniden üreten Brecht'in kuramlarıyla nesnel algıdan uzaklaşarak 'görünenin ardındaki gerçek' olgusuna kitlenmiştir. Onun 'bilimsel naivete' adını verdiği teknik, egemen sistemin kendi çıkarları doğrusunca yarattığı sözde gerçekliği, toplumsal ilişkileri temel alan analitik bir bakış açısıyla çürütmekten ibaretti. Benzer biçimde, motivasyon ile devamlılık esasına dayanan ve sanatta geleneksel üretim biçiminin temel dinamiklerinden biri olan katartik beklentiyi, epizotik bir parçalama sistemiyle farkındalığa dönüştüren Brecht, dille jest arasında kurduğu organize uyumsuzluk üzerinden farklı bir gerçeklik modeli ortaya koymuştur. Böylelikle söz, kendisiyle senkronize olmayan bir jest tarafından kuruluyor ve toplumsal ilişkileri belirleyen statik gerçek, dinamik bir yoruma dönüşmüş oluyordu. Benzer biçimde üretim biçimi ve ilişkilerini ideolojik anlamda düzenleyen egemen sistemin toplumsal yabancılaşmaya olan olumsuz katkısını da 'yabancılaştırma' adını verdiği teknikle ters yüz eden Brecht, gerçeklik algısını farklılaştıran bu modeli giderek daha işler hale getirdi. Yabancılaşmanın panzehiri olan yabancılaştırma, her şeyden önce, nesnel gerçeklikle özdeş standart zihnin alışılageldik düşünme reflekslerini kırarak onu, eyleme koymaya yönelik aktif bir sürecin parçasına dönüştürdü. İzleyici, popüler sanatın özdeşleşmeci anlayışını ters yoldan katederek, kendini hem oyunun içinde bulma ve hem de oyunun dışından izleme fırsatını yakaladı. Böylelikle izleyici, yabancılaştırma efekti yoluyla konvansiyonel olmayan daha güçlü bir özdeşleşme yaşayarak 'karar' ve 'sorgu' mekanizmalarını hem oyun içinde ve hem de dışında süreğen kılmış oldu.

Brecht'in 'yabancılaştırma' kuramı, bu anlamıyla tiyatral bir 'elektroşok' yöntemi olarak düşünülebilir. Egemen ideolojinin gündelik gerçekliği oluşturan dinamiklerinin bir parçası olan ve bu muhafazakar işleyişte toplumsal yabancılaşma pratiğini yaşayan 'vaka', daha güçlü bir yabancılaşmaya, yani yabancılaştırmaya maruz kalarak adeta fabrika ayarlarına geri dönmüş olur. Üzeri çizilmiş, stereotipleşmiş, yitikleşmiş toplumsal kimlik, bu sayede varolan gerçekliğin dışına çıkarak paralel bir gerçeklikte çoğalır. Çoğalan ve yabancılaştırılmış kişilik, sistem tarafından esaret altına alınmış yabancılaşan kişiliği belli bir mesafeden gözetlemeye koyulur. Gözetliyor olan kişiliğin sorgulama eylemi, ancak yabancılaştırmanın yarattığı bu hologramik oyunda kendini mümkün kılar. Öyleyse izleyicinin sahip olduğu konumun üç aşamadan geçtiğini iddia etmek yanlış olmayacaktır. Bunlardan ilki, standart gerçeklik içinde tutsak olan izleyici, ikincisi, yabancılaştırma yoluyla toplumsal kimliği 'esir' ve 'özgür' olmak üzere ikiye bölünen izleyici ve sonuncusu, özgürlüğe gönderme yapan toplumsal kimliği ile özdeşleyen izleyici. 'Sentetik' bölünmenin süreğenliğini önlemek ve nihayetinde esaret altında yaşayan bireyi, sorgulayan kendisi ile bütünleşmesini sağlamak, Brecht kuramlarının bütünüyle özdeşleşmeye kapalı olmamasının en önemli nedenidir. Yabancılaştırmanın özdeşleşmeyle kurduğu işbirliği, katarsisi dışarıda bırakacak şekilde izleyicinin tekelinde ve izleyici ile metin arasında kurulan paylaşımda gerçekleşir. Metni yorumlayan tiyatral süreç, yabancılaşmış izleyiciyi yabancılaştırılmış izleyiciye dönüştürerek onun, öyküsel dinamiğin etkin bir parçası olmasını sağlar. Yabancılaştırmayı bütünüyle içine alan Brechtian 'elektroşok' yönteminde, 'vaka' olan soyutlanmış birey değil, toplumla ilişki halinde olan bireydir. Böylelikle patoloji, endopsişik süreçler dahilinde ve içten dışa doğru değil, toplumsal süreçler dahilinde ve dıştan içe doğru bir seyir izler. Bireysel patolojinin, yerini, kaynağı 'egemen ideoloji' olan toplumsal patolojiye bıraktığı böylesi bir semptom ağında yabancılaştırmanın işlevi, farkındalık düzeyinde yeni bir 'kendilik' modeli yaratmaktır.

Gerçeğin ardındaki gerçeği görme takıntısına hizmet edecek biçimde Brecht'in tiyatro alanında geliştirdiği kuramlar, mimesis düşüncesinin 'kaba gerçeklik' anlayışına vurulmuş en büyük darbelerden biridir. Onun çizgisinde düşünen ve diyalektik tiyatronun üretim olanaklarını sinemaya taşıyan Godard (Tout Va Bien, 1972) ve Fassbinder (Katzelmacher, 1969) filmlerinde de benzer bir gerçeklik kurgusunu yakalayabilmek mümkündür. Godard'ın farkındalık yaratma esasına göre düzenlediği gestuslar, yabancılaştırmalar ve güncel bir zaman kurgusunda geçen dramatik anlatımı tarihsel bir tavır içersinde değerlendirme yöntemi, sahnelerin izleğini, izleyicinin yorumuna açan bir paylaşım ağına dönüştürür. Benzer biçimde Fassbinder sineması da egemen sistemin kurallar bütününü, göstermeci bir oyunculuk üzerinden ve özdeşleşmeyi denetim altına alan bir stratejiyle sorgular. Oyuncunun hem kendi karakteriyle ve hem de izleyicinin filmdeki karakterle arasını açan bu sorgulama paylaşımı, hipnotik bir izleyici ahlakı yerine sürekli soru soran ve yaşadığı toplumsal konumun dinamiklerini eleştiren bir algı potansiyeli oluşturur. Böylelikle gerçeklik, tüm statik kimliğini yitirerek kendi içinde potansiyel olarak varolan ve aslolan bir başka gerçeklik duyumunu ortaya çıkarır. Öyle ki gerçeğin temsili olma hevesi üzerine kurulu ve filmsel gerçeklikle nesnel gerçeklik arasındaki farkları ortadan kaldırmaya yönelik tüm savlar, Brecht'in gerçekliğinde muhafazakar bir bilgi ağına dönüşür.

Bu devrimci modelin karşısında, nesnel gerçekliği idolleştiren ve neo-mimetik olarak adlandırabileceğimiz bir başka gerçeklik anlayışının varlığından söz edebilmek mümkündür. Metin ve biçim ilişkisi ekseninde, gerçekliği 'gerçeklik' içinde dönüştürmeye çalışan filmsel anlayış, yerini giderek postmodern bir perspektifte üretilen ve kimi zaman nostaljik-muhafazakar, kimi zamansa 'mış' gibi yapan sahte bir gerçekliğe bırakmıştır. Devrimci sinemanın, 'eleştirel gerçeklik' sloganıyla karşı durduğu nesnel gerçeklik, günümüzde tuhaf bir tepkimeyle ve sahip olduğu ideolojik arkaplanı da yanına alarak sanatsal üretim araçlarının büyük bir bölümüne egemen olmuştur. Sinemayı muhafazakar bir üretim cephesine dönüştüren bu durum, hiç şüphe yok ki postmodern ideolojimsinin sağ kolu olan globalleşme ile büyük bir ivme kazanmıştır. Postmodern tarihsel konjonktürde üretilen her modern ilkenin, kaçınılmaz olarak postmodern parçalara bölünmesine benzer biçimde, gerçekliğe 'gerçeklik' üzerinden ve onun yasalarıyla saldıran her söylem de giderek onun bir parçası olmaktan kurtulamamıştır.

Brecht'in yabancılaştırma tekniği de postmodern durum dahilinde içi boşaltılarak biçimci bir gösterinin parçası haline gelmiştir. Söylem olmaktan uzaklaştırılarak görsel bir şov ya da afilli bir avant-gardism simülasyonuna dönüşen yabancılaştırma tekniği, sorgulatmaya ve farkındalık yaratmaya yönelik modernist anlamlarından soyutlanarak bilgi akışı olmayan bir duygu akışı üretmeye koyulmuştur. Postmodern yabancılaştırma, modernist-Brechtian yabancılaştırmanın tersine, izleyici ve metin arasındaki paylaşımı sistem karşıtı bir slogana dönüştürmek yerine sistemin devamını sağlayan, hatta giderek sistemin kendisi olan bir 'sözde alternatif' başkaldırı havasında varlığını sürdürmüştür. Örnek olarak Matthew Barney'in 'Cremaster' film serilerinin, eklektik postmodern sinemaya dair aşırı dozda biçim üreten ve yabancılaştırmayı da bu biçimsel dizgenin bir parçası sayan 'patolojik' tavrından söz edebilmek mümkündür. Öyle ki filmdeki hemen her yabancılaştırma efektinin gösterişli-narsisistik bir görsel yapıya sahip olduğu ve hayali metnin hiçliğini gizlemek adına kullanılan bir 'altın tas' görevi taşıdığı iddia edilebilir.

Böyle bir kuşatma altında ve yeni bir gerçeklik modeli üretebilmek adına, 'gerçek' olanı yapısal olarak konumlandıran düşünsel modellere geri dönüş kaçınılmazdır. Kendini sürekli tekrarlayarak meşru kılan ve bu 'statik' eylem çizgisinde 'biçimci' stratejiyi aşırı doz olarak kullanan postmodern durum, gerçekliğin ardındaki gerçeği, mutlak anlamda 'gerçeklik' üzerinden yorumlamayı adeta olanaksız kılmıştır. Kendine has irrasyonel saldırı araçlarını kullanarak içinde yapılandığı nesnel gerçekliğe ısrarla direnen 'absurdite' yetersizdir. Gerçekliğin sahip olduğu karakter kurgusunu bozarak ve onun öyküsel dinamiklerini tersyüz ederek metaforlaştıran 'paralel gerçeklik' yetersizdir. İmgeleşmeksizin sembol olarak işlev kazanmış ve ne içerde, ne de dışarda, tam olarak ara gerçeklikte hapsolmuş olan sembolik gerçeklik yetersizdir. Egemen ideolojinin tükenmişliğini gizlemek adına metni boşaltılarak pahalı bir Alman biblosu olarak sergilenen 'yabancılaştırma' tekniği de yetersizdir. Bu durumda daha derinde var olan ve tıpkı bir zar gibi 'gerçek' olanı en 'gerçeklik' haliyle sarmalayan arkaik-iki boyutlu imge, postmodern neo-mimetik gerçekliğe karşı en etkili panzehirdir.

Kendi ideolojisini, biçimci bir aksiyon çizgisinde tutucu kılan ve fraktal bir parçalanmayla sonsuza doğru çoğalan-yayılan postmodern gerçeklik, gördüğü düşlere rağmen stereotipik zihniyete angaje olmuş hipnotik bir toplum yarattı. Böylesi bir gerçekliğin çözülmesi, ancak iki boyutlu imgeyi sıkıştığı yerden alevlendirmekle ve onu, ezeli karşıtı olan gündelik gerçekliğe sızdırabilmekle mümkündür.

Yabancılaştıran Filmler:

Oyunculuk ve yabancılaştırma (Satansbraten, Rainer Werner Fassbinder, 1976): Filmdeki karakterlerin ne düşündüklerini anlayabilmek için onların bedeniyle konuşmanız gerekir.

Görüntü ve yabancılaştırma (Amer, Hélène Cattet, 2009): Bedeni yakın planlara bölerek parçalayan ve her parçayı büyük bir iştahla 'görsel uyum müzesi'ne kaldıran kameranın konumu, izleyiciye sıradışı bir bellek kazandırır.

Müzik ve yabancılaştırma (Water Drops On Burning Rocks, François Ozon, 2000): Koreografik alt metin, öyküyü dikine keserek ana metnin kendisi haline gelir. Böylelikle dil, sözcüklerden soyutlanarak işitsel bir ritüel aracılığıyla bedeni imgeleştirir.

Renk ve yabancılaştırma (Blue, Derek Jarman, 1993): Prizmadan geçerek raslantısallıktan uzak bir maviye dönüşen görsel atık, aynı zamanda duygusal bir fazlalıktır. Jarman'ın mavisi, üzerine tıpkı bir dua gibi düşen dilin mimari yapısını yutarak onu kendisiyle aynı renge boyar.

Kurgu ve yabancılaştırma (À Bout de Souffle, Jean Luc Godard, 1960): Birbiri ardına sıralanan ve hızla akan fotoğraflar, şiire teğet geçen sözcüklerle yer değiştirdiğinde filmsel görüntü kekelemeye başlar.

Dekor ve yabancılaştırma (Spellbound, Alfred Hitchcock, 1945): İzleyicinin bakışını karakterin bakışıyla bütünleştiren ve nesnel gerçeklikten uzaklaşarak içselliğe doğru bükülmüş 'göz'ü kolektif bir yansımaya indirgeyen dekor, 'söylem'i de söylenceye dönüştürür.

TAN TOLGA DEMİRCİ - PSİKEART DERGİSİ / EYLÜL-EKİM SAYISI

30 Ağustos 2010 Pazartesi

"Godard’ın kadınları, Yönlendirilmiş Birer Cep Telefonudur"


Tan Tolga Demirci ile Altıkırkbeş Oluşum Editörü Şenol Erdoğan Söyleşti:

Tan Tolga, politik ile pornografinin 'porno-politik' olarak çiftleştiği noktada nerede durmaktadır?

Diyalektik olan, bir zamanlar mistik anlamda nasıl düalizme dönüşmüşse, benzer biçimde günümüzde de postmodern anlamda trans-terminolojik söylemin bir parçası haline gelmiştir. Porno-politik de tıpkı ‘trans-estetik’ ya da ‘trans-teoloji’ gibi trans-terminolojik bir göstergedir ve bu noktada uzak durduğum bir yaşam alanıdır elbette. ‘Porno-politik’ kavramını modern döneme regrese olmuş haliyle (Reichian cinsel siyaset ya da sürrealist içsel-dışsal siyaset kuramı) kullanmayı tercih ederdim açıkçası.

Homofobik olduğunuzu sizden duyduğumu hatırlıyorum; homofobiye kendi psikanalitik dünyanızda getirdiğiniz izah nedir, şayet böyle bir fobi varsa ortada.

Homofobi, animanın bilinç işlevlerine sızarak onu ele geçirme yönündeki itkisini bastırma stratejisidir. Bilerek Jungian bir anlayış sundum çünkü eşcinsel libidonun serbest kalmasını önlemenin bir yolu da onu mistikleştirmektir. Eğer sorunuza yanıt geliştirirken dahi böyle bir manevrayı merkez kılıyorsam, gerçekten homofobiğim demektir. Benim için eşcinsel libidoyla konsensüs, ancak onun narsisistik libidoya katıldığı noktada mümkündür. Tam da bu yüzden, kendimi sevmekten korktuğum zamanlar da oluyor tabii ancak henüz fobi düzeyinde değil...

Godard'ın kadınları diye bir kitap projem var, size hiç söz etmedim ama ilerde edeceğim: Godard'ın kadınları cümlesi sizde ne uyandıryor?

Birlikte olmak istediğim kadınlardan, birlikte olduğum kadınları çıkardığınızda, geriye kalan kadınları çağrıştırıyor olsa gerek. Buradaki vurgu, arada kalmışlık... Godard’ın kadınları, ulaşılmazlık ve sahip olmak tanımları dışında kalan, D.W.Winnicott’un, ‘geçiş alanı’ olarak vurguladığı gerçeklik ile fantezi arasındaki soyut evren modelinin bir parçasıdırlar. Godard’ın kadınları metinsizdir, mutlak stilistik ve uzaktan kumandalıdırlar. Onlar, şartsız birer refleks, sözle dövülmüş et yığınlarıdır. Kısaca Godard’ın kadınları, yönlendirilmiş birer cep telefonudur, bu yüzden onları aradığınızda Godard’la konuşmak zorunda kalırsınız.

Salt fetiş nesneye yönelik cinsel eylemleriniz var mı, kadınsız yani, siz nesne ve porno.

Fetiş nesnesini kadından zihinsel ya da bedensel anlamda soyutladığınızda, elinizde kalan yalnızca animistik duygular oluverir. Böylesi duygulardan ilham almadığımı, bu yüzdendir ki arzu hedefi olmayan (kadından soyutlanmış) nesnelerden çaba sarfetmeksizin uzak durduğumu söylemeliyim. Kendilerine has çekim enerjileri olan nesnelere angaje olmuş fetişistik tavır, Svankmajer’in kadın merkezli olmayan canlandırılmış nesne modellerinde çok daha net gözlenebilir. Ancak dediğim gibi, gündelik kullanım nesneleri (çakmak, su bardağı, kibrit çöpleri vs..) ve nihayet kendi bedenim bile, referansı ‘kadın’ olan bir işleve sahip olmadıkça, onun nesne kimliğinden şüphe duymak zorunda kalırım.

Türkiye’de olduğu gibi -ve hatta daha fazla- dünyada da sürrealist yönetmen olarak biliniyor ve sunuluyorsunuz. Yönetmen olmakla sürrealist yönetmen olmak arasında bir bölge var mı kaldığınız, yaşadığınız?

Gördüğü düşleri ve görmek istediği düşleri filme alan yönetmen arasındaki fark, sürrealist yönetmen ve yönetmen arasındaki farka benzer. Ben henüz, filmsel dramanın organik koşullarını -öykü anlatma disiplini- gözden çıkararak bir film yapamadım. Ancak bunu gerçekleştirebilmek, çok uç düzeyde bir sürreal ahlak yapısı gerektiriyor. Jodorowski, Arrabal, hatta Svankmajer bile Bunuel’in ilk dönem filmlerinde yaptığı gibi, rasyonel zinciri hiçbir ussal kaygının sansürü olmaksızın kırabilmiş değiller. Ürettikleri metinler, sürrealist bir enerji yaysa bile, metinler arasındaki bağ, ortodoks sürrealizmin ‘akıldışı’ pratiği ön gören ilkesinin uzağındadır. Kısacası hepsinde, bir öykü anlatma kaygısı vardır. Sizin ara bölge dediğiniz ve kendime yakıştırdığım yer, tam da bu bölgedir. Onun dışına çıkabilmek, sinemaya dair ciddi bir obsesif kaygıyı yok saymakla olanaklı olacaktır ki böylesi bir eylemci kırılma, ancak ‘arzu’ya dokunabilmenin sonucu olarak var olabilir. Sürrealist yönetmen olmak, yaklaştıkça uzağına düştüğünüz, gösterdikçe ardında kaldığınız, duyumsadıkça kokusunu çaldığınız zeminsiz bir mertebedir.

Ulaşılmaz gibi duran kiminle yatmak isterdiniz?

Ensest sınırına girecek ama André Breton’un mirasını tarumar eden torunu Oona Elléouët Breton’la sanırım.

Artık ikinci uzun metraj zamanı gelmedi mi, nedir TTD'nin planları projeleri ileriye dönük, sanırım adınızın üzerinde bir sessizlik söz konusu Gomeda'dan sonra.

Türk film yapımcılarının çoğu dilencidir. Mesleki kimlikleri, vermek değil almak üzerine kuruludur. Başarıları, verdikleriyle değil aldıklarıyla ölçülür. Bununla birlikte cahildirler, anal takıntılarının üzerine inşa edilmiş sözde görkemli, sahte bir yaşamları vardır. O hayatı biraz kazıyacak olsanız, altındaki dışkısal metni görebilmeniz işten bile değildir. Gomeda’dan sonra durma nedenim, bu sahtekar sınıfa karşı takındığım mesafe ile ilgilidir.

Teşekkür ederiz Tan Bey.

Zevkti, Şenol Bey.

11 Haziran 2010 Cuma

Masculin, Féminin / et La Réflexion


Aynanın cinsiyeti var mıdır?

29 Mart 2009 Pazar

Capital of Sorrow



Anna Karina: Sesin, gözlerin, ellerin, dudakların, sessizliklerimiz, sözlerimiz, yiten ışık, geri dönen ışık, aramızdaki biricik gülümseyiş.

André: Bellek çağrışımın negatifidir, aslolan çağrışımdır. Bu yüzden kadınlarıma adlarını ben veririm.

Eddie Constantine: Şehvet sonuçtur ve aşksız var olamaz.

Anna Karina: Öyleyse aşk ne?

André: Vahşeti kendi içine sızdıran, patlamak üzere olan balonların havasızlığından primitif hevesler doğuran, yaklaşmaktan korktukça içine çekildiğiniz o acımasız oyun.

Anna Karina: Yine de mutlu olmaya söz verdi dudakların sessizce...

André: Evliliğin, kişiyi aşık olmaktan koruması gibi, kişi de şiirden kendini korumak için şair olur.

Anna Karina: Bilgiyi arayışta, gecenin gündüzü yaratmasını izledim. Hiç değişmemiş görünürken biz...

André: Farklı coğrafyalarda büyümekte olan yoksulluk, lanetlenmez aynı nefretle!

Anna Karina: 'Uzağa, uzağa' dedi nefret.

André: Aşk, tüylü karanlık... Aşağı doğru büyüyerek ilahi bir yükselişe geçmenizi sağlayan çocukluk denizi.

Anna Karina:
'Yakına, yakına' dedi aşk.

J.L.Godard: Bir filmi duyumsamanız gerektiğine inanmıyorum. Bir kadını duyumsamanız gerekir, filmi değil... Film öpülemez!

15 Eylül 2008 Pazartesi

Godard ve Tactile Deney



Deney No - 23
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Jean Luc Godard

Renk: Siyah beyaz.
Koku: Bisiklet selesi.
Dokunsal: Su yatağının üzerinde zıplamak.
İşitsel: Tutukluk yapan saç spreyi.
Tat: Patates salatası.

8 Ocak 2008 Salı

Müziğimiz, Ölümün Ters Açısı



Godard'ın 'bir şeyi düşünürken aslında başka bir şeyi düşünüyorum' önermesinden aldığım güçle, ben de onun son filmi olan 'Müziğimiz'i düşünürken aslında başka bir filmini düşünmek istiyorum. Çünkü bu iki filmin (Müziğimiz ve Aşka Övgü) birbirlerine göbekten bağlı olduğunu ve sanki birbirlerinin devamıymış izlenimi uyandırdıklarını hissediyorum. Bunun bir histen daha öteye gidemeyişi, Godard'ın montajdan çok kolaja inanan ve bu yüzden, plastik açıdan olamasa da içerik bağlamında kübizme yakın anlatı tekniğidir. 'Müziğimiz', tam da bu teknik doğrusunca, birbirlerine bağlanmış savaş görüntüleriyle açılır. Sanki ardı ardına değil, üstü üstüne bağlanmış olan bu görüntüler, montajın kolaja evrildiği bir savaş arşivini tarihsel olarak gözler önüne sermekte. 'Müziğimiz' filmini özetleyecek iki sahneden biri olan 'arşiv akışı' sahnesi, içine belgesel bulaşmış bir kurmacanın ideal kurmaca, içine kurmaca bulaşmış bir belgeselin ise ideal belgesel olduğunu iddia eden Godard tekniğinin bir prototipi olarak düşünülmelidir. Belge niteliğindeki savaş görüntülerinin filmlerdeki savaş planlarıyla birleştirilmesi, gerçekle gerçek olmayan, kesinlik taşıyanla şüphe uyandıran arasındaki bağı güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda resmi tarihin resmiyetini çizip, gösterilen görüntülerin, tarihin gördüğü bir düş olarak yansımalarına da olanak sağlıyor. 'Müziğimiz' filmiyle 'Aşka Övgü' filminin birleştiği nokta, işte tam da 'Müziğimiz' filminin başında akan ve 'savaş arşivini' oluşturan fotoğrafların birleşme noktası. Tarihin, akıyor görünerek yerinde sayması metaforu, film görüntülerine karışan savaş sahneleriyle mümkün oluyor. 'Aşka Övgü'de aynı planda bir araya gelen Robert Bresson'un bir filmi ile Matrix'in afişi, 'Müziğimiz' filminde ise yerini, aynı sahneye sıkıştırılan belge görüntülerle film görüntülerine bırakıyor. Sinema tarihi ile dünya tarihinin kolajlandığı ve kadrajın, tarihin ta kendisi olarak kodlanması gerektiği film, yeryer siyah beyaz ve yeryer renkli görüntüleriyle aynı zamanda filmin duygusal tonunu belirliyor. Film boyunca Godard'ın yanıt veremediği tek soru, kendine yönelttiği, 'dijital kameralar, sinemayı kurtarabilecek mi?' sorusu... Aslında bu soruyu şöyle değiştirebilmek de mümkün: 'Eklektik ahlakın sözcülüğünü yapan postmodern görüntü, 'görünümün' kendisini kurtarabilecek mi?' ya da 'dijital görüntünün tarihi değiştirebilecek gücü var mı?...' Yanıtsız kalan bu soru, kendi ölümünün -sinematografik/organik- zaman ve mekanını veremeyen Godard'ı, filmin içinde de yalnız bırakıyor. Sorunun yanıtsız kalışı, hiç şüphe yok ki modernizmin kendini yok etmesiyle doğru orantılı. Sözmerkezciliğin ve onun soru sorma disiplininin, yerini görsel cevaplara ve ikonografik mantığa bıraktığı bu tarihsel süreç, Godard'ın tüm filmlerini güncellemekle kalmıyor, bilinen yanıtları bilinmeyen sorularla eş kılarak, ucu açık bir son yanılsaması yaratıyor. Tarihin dijitalleşmesi, toplumsal olanla bireysel olan, kültürel olanla 'mış gibi yapan', üçüncü dünya hakikati ile avrupa demokrasisinin sahtekarlığı arasındaki bağlantıyı, öykü ve belge arasında yeniden sunuyor. Başka bir şekilde ifade edersek, Godard, filminde, kültür/birey, dil/toplum, şiir/savaş ve hakikat / gerçek arasındaki içeriği, hem kendi aralarında ve hem de birbirleriyle eşleyerek, kendi ölümünden duyduğu korkuyu estetize etmeye çalışıyor. Kişisel öykülerin kolektif öykülere dönüşmesi, 35mm. çekilen dünya tarihinin dijital çekilen kişisel tarihe dönüşmesi ve nihayetinde Godard filmlerinin Godard'ın kendisine dönüşmesi, 'Müziğimiz' filmini atonal bir müzik, müziğin üzerine dublajlandığı tarihi ise atonal bir tarih olmaktan kurtaramıyor. Kendi cennetini gerçeklikte, yani filmin son sahnesinde -cennet sekansı- yaratan Godard, yine filminden güç alarak sahnelediği kendi tarihi içersinde hapis kalıyor. Filmi özetleyecek ikinci sahne ise Godard'ın öğrencilere ders verdiği bölümde geçen ve sinemanın aslında ne olduğunu özetleyen sahnedir. Godard'a göre, sinemanın en önemli prensibi, 'açı / ters açıdır'. Bunu H.Hawks'ın bir filminden aldığı iki plan görüntüyle ıspatlayan Godard, kurduğu metafordan yola çıkarak tarihin, belleğin, imgenin ve şiirin, açı / ters açılarının sunumunu yapıyor. Bu olağanüstü metafor, izleyicilere farklı çağrışım ve imgeleme olanakları sunarken, hangi ülkenin kendi kalesine gol attığı ya da hangi sesin kendi yüzüne sahip olduğu konusundaki soruların da altını çizmiş oluyor. Filistin'in İsrail'in ters açısı olması, avrupa demokrasisinin, üçüncü dünya hakikatinin ters açısı olması, kadın bakışının erkek bakışının ters açısı olması ve nihayet 'Müziğimiz' filminin 'Aşka Övgü' filminin ters açısı olması, bu kuramın merkezini, sinemasal olmaktan uzaklaştırıp, 'dünyevi' olmaya yaklaştırıyor. 2002 yılının Aralık ayında, Godard üzerine yazmış olduğum bir yazıyı şöyle bitirmiştim: "Ölüme bir adım daha yaklaşmasına rağmen sinema dilinde deneyler yapmayı ve projelerini 'naklen' filmleştirmeyi sürdüren Godard, adeta bu filmiyle -Aşka Övgü- kendi ölüm gerçeğine karşı hayali bir meydan okuyor. Kimin daha güçlü olduğuna ise hiç şüphe yok ki Godard'ın bundan sonraki filmi karar verecek..." Evet, tam da bu son yanılsaması üzerine çekilen 'Müziğimiz' filmi göstermiştir ki ölümden daha güçlü bir sinemacı, ancak ölümün ters açısı olabilir.

TAN TOLGA DEMİRCİ