R.W.Fassbinder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
R.W.Fassbinder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2018 Pazartesi

Kısa Film Üzerine Aforizmalar

* Her defasında kısa filmin öyküye, uzun metrajlı filmin romana benzediğini varsayan düşüncenin tutarsız olduğuna; çok katmanlı 'zaman' kavramının, türleri oluşturan standart klişelerin üzerinde algılanması gerektiğine ve rasyonel zaman algısının biçimsel düsturu referans alınarak türler arasında yapılacak bir benzeşme ya da ayrışmanın olanaklı olmadığına inanıyorum.

* Lautréamont'un olağanüstü eseri Maldoror'un Şarkıları'ndan (Les chants de Maldoror, 1874) kısa bir film çıkıp çıkamayacağı olasılıklarını hesaplarken bir başka yönetmenin (Shûji Terayama) aynı isimli filmiyle (1977) karşılaştığımda Lautréamont'un şu sözü geldi aklıma: "Acıklı bir efsanedir yanılgı."

* Öykünün kendisini filmin biçimine dönüştürmeyi başarabilmiş bir kısa filmde imgenin ikinci boyutunu yakalayabilme şansınız da yükselir. 

* Juraj Jakubisko'nun 'The Drummer For The Red Cross' isimli kısa filmi, rüzgarın azizliğine uğramış bir dal sigara gibi hızla yanıp tükenen ve geriye düşünceden sonsız izler bırakan bir film. 

* Kısa film izlemek, zamanı harcayarak geri kazanmaktır. 

* Kant'ı Sade'la okumak mı yoksa Rodin'in Düşünen Adam'ını (The Thinker, 1902) Jensen'in Gradiva'sıyla (1902) buluşturmak mı diye sorsalar, ilkinin duruma göre katlanılabilir olduğunu ancak ikincisinin organize-sahte bir buluşmadan öteye gidemeyeceğini söylerdim. Tam da bu yüzden Leos Carax'ın son kısa filmi Gradiva'yı (2004) izlediğimde içimi kaplayan hoşnutsuzluğun nereden kaynaklandığını çok iyi biliyordum. 

* 'Parça'nın 'bütün'e kıyasla kendine has stratejik bir ayrıcalığı olduğunu savundum hep. Hatta diğer parçalardan daha küçük bir 'parça'nın, diğer bütünlerden çok daha 'bütün' bir kavrama, düşünceye ya da yaşantıya hizmet edeceğine, giderek onun temsili olabileceğine inandım. Bu yüzden çektiğim her kısa filmi daha da ayırdım parçalarına. 

* İzlediğim uzun metrajlı filmlerin bazısını yıllar içerisinde kısa metrajlı olarak hatırlıyor olmamın bir anlamı olmalı! Bu tuhaf bellek sürçmesinin kanıtlarından biri de Juraj Herz'in 'Cremator' filmi. Giderek metrajı daha da kısalan bu filmde eksilen Şey'in ne olduğunu hala anlayabilmiş değilim. 

* Kısa film ve kısmi dürtü arasındaki benzerlik, doyumsuzluktan olacak, dönüp dolaşıp yeniden izlediğim kısa filmlerin niçin 'katharsis'den uzak bir anlatı katmanına sahip olduklarının da kanıtı. 

* 1993 yılında ve ilk kez 'British Council' desteğiyle izlediğim Bunuel'in 'Un Chien Andalou' filmi, sözcüklerin ve spekülasyonların ardında yitip gitmesiyle bende hala yarım kalmış bir ilişki ve kısmi bir tatmin duygusu uyandırır. 

* Kendini kısa filmden korumak için kısa film çeken yönetmenler var. Türkiye'de son yıllarda hızla çoğalan 'kes-yapıştır' özellikli sözde minimalist kısa filmler, bu virütik salgının en doğrudan kaynağı. 

* Jean Cocteau, 'Le sang d'un poète (1932)' yapıtıyla sürrealist kısa film geleneğine dişil özelliklerini kazandıran ilk yönetmen. Cocteau'nun filmi, 'kadın'ı aşarak kadınlığa ulaştığı bu şiirsel söylemiyle zaman içerisinde yalnızca zamansızlığa sığdırabildi kendini. 

* 1970-1990 yılları arasında çekilmiş pek çok Fransız filmini dört parçaya ayırarak birer kısa film-sekansa dönüştürmek mümkün; masa başı sohbetleri, yatak üstü sohbetleri, mezarlık önü sohbetleri ve jenerik.

* 'Issız Ada' konulu anketlere bir yanıt da ben ekleyeyim; ıssız bir adaya düşseydim eğer, yanımda götüreceğim tek kısa film, Hans Petter Moland'ın 'United We Stand (2002)' çalışması olurdu. Sıradan bir yaşamı, ansızın kendini görünür kılan bir detayla parçalayarak anlamlandıran bu film, 'doğrudan siyasi' bir söylemle sırılsıklam ideolojilerini pazarlayan politik filmler için de iyi bir alternatif şüphesiz. 

* Kısa filmlerin en kısa kenarı, her bir notanın ardışık planlara dönüşerek görsel bir müzik ve plastik bir senfoni ürettiği soyut filmler (1920-1945) olmalı. Sinema sanatının gelebileceği son noktayı onlarca yıl öncesinde görüyor olmak, Einstein'ın teorilerini anımsatan eklektik bir zaman duygusu yaratıyor. 

* Man Ray'in erken dönem kısa filmleri (1923-1929), beni her an ultrason ekranında izlediğim duyumsamasına iten ve doğumu sürekli ertelenen birer yanıt gibi. 

* Kısa filmde katharsis, bir fıkranın son cümlesine benzer; kahkahanın dozu, kurgunun duyarlılığıyla doğrudan ilgilidir. 

* Antonin Artaud'nun senaryosundan uyarlanan Germaine Dulac imzalı 'La coquille et le Clergyman, 1928' filmine dönemin sürrealistleri tarafından yapılan saldırıyı anlaşılır kılmak neredeyse imkansız. Öyle ki adı geçen film, bilinçdışının işleyiş mekanizmalarını ve onun özne temsillerini olabildiğince dramatik bir oedipal üçgene sığdırabilmeyi başarmış ilk filmdir. 

* Odak noktasına Brecht'in epizodik kurgusunu yerleştiren filmlerin ayrıcalığı, onların çok sayıda kısa filmden oluştukları yanılsamasıyla yakından ilgilidir ve bu açıdan bakıldığında R. W. Fassbinder'in 'Die Niklashauser Fart (1970)' ve Godard'ın 'Week End (1967)' filmleri her şeyden önce süresi giderek uzayan birer kısa filmdir. 

* Freudian psikanalizin en ortodoks söylemiyle dahi devrimci bir izleğe dönüştüğü Svankmajer filmleri, kısa film ve rüya arasındaki çok katmanlı ilişkiyi nesnenin haz ilkesi üzerinden formüle eder. Anlamlandırma önceliğini izleyici safında ikincil kılan bu formülasyon, bir filmi sevmek için onu anlamanın koşul olmadığı gerçeğini de meşrulaştırır. 

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Bir Fassbinder Yalanı


Bayanlar baylar, size bir sır vereyim: Her şey bir Fassbinder yalanıymış.

29 Nisan 2014 Salı

Gorod Zero



Öyle görünüyor ki 1991 yılında ilk kez TRT sansürüyle izleme fırsatını yakaladığım Shakhnazarov'un 'Gorod Zero' filmi, aynı zamanda tanık olduğum ilk sürrealist film olma özelliğini taşıyor (*). Bununla birlikte Vecdi Sayar'ın, 1970'lerin baston yutmuş Fassbinder oyuncularını anımsatan 'otomat sunucu' tekniğiyle TRT'de paylaştığı film, hemen her sinema öğrencisinin sorgulamaksızın sevmek zorunda bırakıldığı pek çok 'Sovyet' başyapıtını rahatlıkla silip atıyor. Öyle ki Stalin döneminde Sibirya'ya sürülen bir Troçkist olsaydım eğer, yanımda Ivan'ın çocukluğunu değil de muhtemelen 'Gorod Zero' filmindeki aşçıyı götürürdüm!

Yaygın akademik düsturun ısrarla bütünleştirmeye çalıştığı ancak bu süreçte kaçınılmaz olarak kendi söylemini geçersiz kıldığı 'absurdite' ve 'sürrealizm' arasındaki devasa farkı açık ara sürrealizmin lehine kateden film, 'tarihsel materyalizm'i kişisel tarihin bilinçdışı sloganları ile zenginleştirerek hem ikisinin dışında ve hem de aynı anda ikisi olabilen bir 'zaman' ve daha da önemlisi 'mekan' algısı yaratıyor.

Filme dair pek çok göstergeyi halen hatırlıyor olsam da -özellikle TRT'nin kesmeye kıyamadığı komünist sekreter kızın göğüsleri- şu restoran sahnesinin, filmdeki diğer tüm sahnelerin mevcudiyetine dair etkin bir referans-metafor olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte doğuştan hevesli birkaç film analistinin 'alter ego', 'ideal ben', 'ben ideali' ya da 'oral materyal' üzerinden sahneyi özenle mahvetmesine olanak tanımaksızın gayet basit ama aynı derecede karmaşık bir soru soruyorum kendime:

Tatlı sevmeyen birine kendini 'tatlı' niyetine sunduğunuzda ne hissederdi ya da üzerinde kimsenin açlık çekmediği bir şehir bütünüyle restorana dönüşseydi en çok kim, kimler doyardı?

(*) Un Chien Andalou filminin saçma sapan renklendirilmiş bir bölümünü 1992 yılında MTV'de rastlantısal olarak görme şansına erişsem de L'age D'or filmini izlemek için yazık ki iki yıl daha beklemek zorunda kaldım.

19 Nisan 2014 Cumartesi

The Burning Burns Everything



Halihazırda sizlerle paylaştığım sahne, 'Hayatımın Özeti' isimli kısa filmimde, 'Korku filmlerinde öldürülen kadınları kıskanıyorum' repliği ile başlayan ve benim kıskançlığa dair psikopatolojimin temelini oluşturan önemli bir 'aktif delirten' sahne! Ve halihazırda sizlerle paylaştığım sahne, 'Alfabetik Düşler' isimli kısa filmimin 'V' harfini stilistik açıdan olmasa dahi metin anlamında bütünüyle biçimlendirmiş bir sahne! 

Ölüm ve cinsellik dosyasının içine gömülü bu sahne, 1982 yılının bir Pazar sabahı gayet bilinçli olarak başından sonuna dek izleyebildiğim ve bilinçli olduğu içindir ki başından sonuna dek izleyebildiğimi hatırladığım ilk korku filmine (The Burning) ait. Filmi Darmstadt Caddesi'nde gündüz şarküteri, gece ise yasa dışı video kaset satan bir dükkandan kiralamıştı babam. O yıllarda Bursa'nın Almanya'da o kadar çok kardeş şehri vardı ki hangi köşeyi dönsem bir Fassbinder ya da Schlöndorff'la karşılaşmam işten bile değildi! 

'The Burning' filminin en büyük başarısı, kiralandığı günün ertesi sabahı çekirdek aile dahilinde yapılmakta olan tatsız bir Pazar kahvaltına getirdiği kan kırmızısı renkti. Hayli brutal bir cinayet sahnesinin ertesinde babama, bu filmi yaratan şahsın kim olduğunu sorduğumu hatırlıyorum. Kendisinin annemin gözlerinin içine bakarak verdiği 'yönetmen' yanıtı, filmi izledikten tam 10 yıl sonra sinema okumama yetmiş de artmıştı bile. Artmıştı çünkü üniversiteyi 'Korku Sinemasının Psikanalizi' teziyle bitirmem gerektiğine dair tarifsiz bir yasa koyucu olmuştu. Artmıştı çünkü çektiğim ilk uzun metrajlı filmde, 82 yılındaki Pazar kahvaltısına konuk olmadığınız için keşfetmenizin mümkün olmadığı bir sürü sinematografik referansın nedeni olmuştu. Artmıştı çünkü ne idüğü belirsiz binlerce korku filmine dünya kadar para harcayarak onları arşivime ve Pazar kahvaltılarına katmam gerektiğine dair otoriter bir gereklilik olmuştu. 

Sahnede öldürülen kadın, kaçınılmaz olarak ilk aşklarımdan biri. Çocukluk ve ön ergenlik rüyalarımda sayısız kez seviştiğim bu kadın, tam da uçları kamp ateşinin isiyle kirlenmiş spor çoraplarını çıkardığında zihnimde aynı anda çalan yüzlerce şarkının uyarıcı ritmiyle yakın gelecekteki kendi ölümünü kutsuyor ve bu ritüel, onu ciddi anlamda kıskanmama neden oluyor! Bu kıskançlığın nedeni, sırf babam gözlerinin içine baktığı için oedipal dönemin çetrefilli yollarında terk etmek zorunda kaldığım annemin yitik arzusundan kaynaklanmıyor elbette. O kadını kıskanıyorum çünkü film icabı ya da değil, tatmanın mümkün olmadığı bir doyumu yaşıyor; öfkeyle kanayarak ve kendini kanatarak. O kadını kıskanıyorum çünkü duyduğu suçluluğa rağmen bir bastırma nedeni olmak yerine bastırılan olarak geri dönmeyi tercih ediyor. 

Brechtian PS: Çocukluğumuzda benzer kahvaltılar yaptığımıza emin olduğum psikanalist Sandor Ferenczi, Freud'tan kadınsı kopuşunu mühürleyen 'Thalassa' kitabını yazmadan önce bu filmi izlemiş olsaydı eğer, eminim ortaya çıkaracağı yapıtın kalınlığı hepimizi ziyadesiyle hayrete düşürecekti.

4 Eylül 2012 Salı

Liebe ist Kälter als der Tod


Afişteki Saklı Objeler:

* Rektuma saplanmış altın kravat iğnesi
* Hardallı lades kemiği
* Karl Valentin'in yerçekimsiz vasiyeti
* Şişme mezar taşı
* İnce kıyılmış eşcinsel geni
* Kadife mobilya kumaşında parlatılmış kol düğmesi
* Çamurla vaftiz edilmiş Berlin haritası
* Clara Zetkin'in takma dişleri
* Üzerinde mastürbasyon istatistiği tutulmuş A4 duvar kağıdı
* Bakışın biçimiyle beslenmiş asimetrik arzu grafiği
* Kalın belli 'Hypnotic Poison' parfüm şişesi
* Fassbinder'in anal büstü
* Göz yakmayan aseton
* Üzerine X-ray bulaşmış Magritte figürü

29 Mayıs 2012 Salı

Dipnotlar XIII

* Andy Warhol, bize gerçeğin taklit edileceğini gösterdi. Duchamp ise taklitin gerçekleştirilebileceğini.

* Kendimi tanımak için kadınları deneysel bir form olarak kullanmakla kendimi dekor haline getirdiğimin farkında değilim. Bu dekor bana, üzerinde savaşın olmadığı ama binlerce ölünün olduğu bir genelev sokağını hatırlatıyor.

* Özgürce yazdığım zamanlar, 'özgürce yazma' gerekliliğinin esareti altında olduğumu hissetmediğim zamanlardır.

* Prag'ta zaman daha yavaş akıyor ama bu yine de erken boşalmamı engellemiyor.

* 'Everyting makes sense in the reverse'... Bu söz bana hep Alice Harikalar Diyarında isimli masalın arkadan versiyonunu hatırlatıyor: 'Anüs Harikalar Diyarında'

* Karşılıklı orgazm taklidi yapmadan önce lütfen cep telefonlarınızı kapatınız.

* Evrenselliğin birinci şartı: Bir batı toplumunun bir doğu toplumuyla aynı asansörde kalması.

* Ülkede enerji tüketimini yarıya indirecek formül: Narsisizm. Herkes sadece kendini sevsin, kendisiyle sevişsin.

* Ruh arzu duyar, organ talep eder.

* Bir düğün sonrası havada patlatılan onlarca havai fişek. Gerdek gecesini gökyüzünde yaşatan sosyal hizmetli bion kabarcıkları.

* Kübik domates konservesini açtığımda Avignon'lu kızların vajinasıyla karşılaşmış gibi oldum.

* Tarih formatlanırken elektrikler kesildi. Böylece postmodernizm doğdu.

* Hangi marka içkiyle sarhoş olduğunuz önemli. Çünkü bu aynı zamanda sarhoşluğunuzun markasıdır.

* Görünümler dünyasının görüntüler dünyasına olan üstünlüğüne benzer biçimde, inandırıcı olmak da inanca karşı yadsınmaz bir üstünlük taşır.

* Sesler zamanın imgesidir. Görüntüler ise tarihin.

* Söylence söylemden güçlüdür.

* Her ayrılık mekanı bir cinayet mahallidir ve bu ayrılıkta katil kimse, izlerini silmek için ayrılığı gerçekleştirdiği mekana mutlaka geri dönecektir.

* Şiiri en çok tanıyanın şairler olduğu doğru değildir. Şair için şiir, olsa olsa bir savunma mekanizmasıdır. Evliliğin, kişiyi aşık olmaktan koruması gibi, kişi de şiirden kendini korumak için şair olur.

* En iyi oral seksi dilbilim okuyanlar yapar.

* Klostrofobinin daha karmaşık bir örgütlenmesi, yani klostrohomofobi. Bir cinsin hemcinsiyle aynı asansörde kalma korkusu.

* Fassbinder'in sevdiğim diğer yönetmenlerden farklı olması, Douglas Sirk'ün Fassbinder'in sevdiği diğer yönetmenlerden farklı olmasıyla açıklanabilir ancak.

* Elektromanyetik bantta ses ve görüntü kuşağının ikiye ayrılması gibi, tarih ve zaman da öyle ayrılmıştır birbirinden.

* Islaklığın fethi, kuraklaşma düşüncesinin trajedisidir.

22 Aralık 2011 Perşembe

Dipnotlar VIII


* Kadının bedeni şiddettir çünkü içinde bir başka beden taşır.

* Soğuk şiddet, çoğu zaman bedenin dışına taşan, bu haliyle bedeni imgeleştiren ve her ortaya konduğunda kendini güncelleyen bir efsanedir.

* Ölüm, durduk yerde devrimdir.

* Dönüşen ve dönüştüren, mutlak bir 'dönüşmüş' olmanın hazzında yalnızca birbirlerine bölünür ve yine yalnızca 'Bir'inde çoğalırlar.

* Fassbinder'in organize histerik kadınları! Vücudunuzda ne kadar delik varsa, içimdeki öğle sıkıntısını yamamak için kullanacağım onları.

* Beni öptüğünde yüz yüze birer gölgeye dönüştük.

* Beklenti, bekleyişin cinayet süsüdür.

* Bir anoreksik, aç kalarak kendi arzusunu besler. Böylelikle herkesten daha doymuş bir iştahla kalkar sofradan.

* Yeni ilişkiye başlayan kadınlara daha verimli terk edebilsinler diye thanatos aşısı vurulmalı.

* Kadının sesi şiddettir çünkü onu başkası seslendirmiştir.

* Dudakların, pantolon ceplerinde eriyen kan çikolatası.

* Bir kadının yüzünde başladığınız yolculuğu, başka bir kadının ayaklarında sonlandırın. Aradaki mesafeyi uyuyarak geçirebilirsiniz.

* Hazzın olduğu yerde zevk yoktur.

* Susuzluğunu gidermek adına doyumsuz ağzını dayadığın pirinçten yapılma musluk başını halen yastığımın altında saklıyorum.

* Kadınlar! Şehir suyu toplamış ayak bileklerinize yapıştırdığınız ucuz yara bantlarını bana getirin. Onları aile albümünün arasına koyacağım.

* 'Dokunmak' ve 'dokunmak', karar ile eylem arasında sıkışmış bir yineleme hastalığıdır.

* Seksüel sapkınlıkların hiyerarşisi yoktur!

* Kadının bakışı şiddettir çünkü o baktığı yerde değildir.

22 Mart 2010 Pazartesi

21 Mart 2010 - Rüya



Uluslararası bir film festivalinin davetiyle Hollanda'ya gidiyorum. Festival alanında dolaşırken garip bir biçimde kendimi saklama ihtiyacı duyuyor ve bar bölümüne geçiyorum. Etrafa göz gezdirirken, üç kişinin, masalardan birine oturmuş gülüşmekte olduklarını görüyorum. Yanlarına gidip kendimi tanıtıyorum. İçlerinden biri (erkek) Türk olduğunu söylüyor. Diğer ikisi (kız ve erkek) Alman vatandaşı. Kız, esmer, orta boylarda ve kırmızı ojelerinin uçları yenmiş. Filtreli bir sigara içiyor ve adını okuyamadığım künyesi, neredeyse bileğinden düşecek kadar bol bir zincirle bağlanmış. Oldukça alaylı bir biçimde yanındaki adamla Almanca konuşuyor. Söze İngilizce olarak giriyor ve Türk olanı kastederek onun neredeyse Jörg Buttgereit'e benzediğini söylüyorum. Kız, Alman olan arkadaşıyla konuşmasını keserek söylediğime dikkat gösteriyor. Oldukça baştan çıkaran bir tavırla Buttgereit ismini çok sevdiğini söylüyor. Ben de tamı tamına şu cümleyi kuruyorum: 'I love his films mother than his name.' Kadın çığlık atarcasına gülüyor ve "Fehlerfrei, Mr.Oedip" diyor. O sırada korkunç bir utanç yaşayarak R.W.Fassbinder'in hayranı olduğumu ve onun en sevdiğim filminin 'Beware of a Holy Whore' olduğunu vurguluyorum. Kadının ilgisi benden kayarak yine yanındaki Alman'a odaklanıyor.

RÜYANIN ANALİZİ:

Hollanda: Otto Rank'ın 'Doğum Travması' kitabını yeniden gözden geçirdiğimde, büyükbaş hayvanların, hamile kadın görüntüsünü çağrıştırmaları ile ilgili olarak çocuklardaki hayvan fobisini tetikleyebileceği vurgusuyla karşılaşmıştım. Kitap, aynı zamanda iri hayvanlar üzerinden 'doğum travması' kuramını sağlama almaya çalışıyordu. Tamamen 'anne' figürü üzerine dayanan rüyada, mekan olarak Hollanda'nın seçilmiş olması, ülkenin büyükbaş hayvan üreticiliğindeki önemi ile bir anlam kazanıyor.

I love his films mother than his name: Rüyanın ve onun taşıdığı yoğunlaştırılmış anlamın kilit cümlesi. Buttgereit, Romero ile birlikte dünya nekrofilik sinemasının önde gelen isimlerinden. Ancak onu Romero'dan ayıran en büyük özellik, 'yaşayan ölü' anlatımından ziyade, anal-libidinal dürtülerin nesnesi olan cesetleri filmlerine konu etmesi. Cümledeki 'mother than' vurgusu, 'more than' klasik kullanımının yerine geçerek, kelimenin taşıdığı özgün anlamı, bilinçdışı bir gösterene dönüştürmüş. Mother/more (anne/fazla) kelime dizini, Lacanian yorum alanında hem 'nesne a' formülü gereği (anne/zevk fazlası) ilişkisine ve hem de hipotetik zevk formülü gereği (anne/ötekinin zevki) ilişkisine karşılık gelmekte. Nesne ilişkileri anlamında ise rüya, oedipal arzu nesnesi olan anneyi, nekrofilik bir temsilde 'ölü nesne' olarak tanımlıyor. Üstben örgütlenmesiyle birlikte, hadım edilme kaygısına paralel olarak terk edilmiş libidinal nesne (anne), nekrofilik filmlerin ustalarından sayılan Buttgereit'i muhatap alan cümlede ölü bir 'bağlaç/ceset' formunda ortaya çıkıyor. 'nesne a' figüründe, 'zevk fazlası' bağlantısıyla dışkı-cesedin yerini tutan anne, 'ötekinin zevki' figüründe ise olanaksız/bütünsel haz olan ensest tabusunu, 'love/mother/films(nekrofilik)' kelime dizgeleriyle aşmaya çalışıyor. Kısacası, terk edilen bir nesne ilişkisi, kurulan cümle yardımıyla nekrofilik-nostaljik bir libidinal sahada yeniden güncellenmiştir.

Fehlerfrei, Mr.Oedip: Alman dilinde 'eksiksiz' anlamına gelen Fehlerfrei -kelimenin rüyada algılanan ve çevrilen Türkçe anlamı önemli, yoksa Almanca duyumu değil- kusursuz bir ikili anlam içeriyor. Çelişik olan bu anlam dizgesi, rüya egosu ile rüyayı gören özne arasındaki bölünmüşlüğü alaycı bir biçimde söze dökmekte. Cümle, 'I love his films mother than his name' sözcük dizininden sonra kurulmuş. Önceki paragrafta, 'anne' ile cümle yapısı yardımıyla iletilen nekrofilik ilişki, bir sonraki cümlede ve Freud'un 'anadilini' kullanan kadın tarafından 'eksiksiz' olarak tanımlanıyor. Anadil (babanın adına karşılık annenin arzusu) kavramının, ülke-cinsiyet bütününde bir Alman kadının ağzıyla işlerlik kazanması, rüyada niçin erkeklerin (rüyayı gören olarak kendimi saymıyorum) konuşmuyor olduklarının da önemli bir göstergesi. Hipotetik bütünsel hazzın olanaksızlığına rağmen ölü nesne ilişkisini Buttgereit aracılığı ile gerçekleştirmiş olmak, yani cümle içinde dahi olsa bütünsel hazzın formülünü sunmak, Alman kadın tarafından 'eksiksiz' bir arzu olarak nitelendiriliyor. Bir bakıma dil dünyasında 'eksik' olan öznenin, formülün gizli sözlerini okuyarak bütünsel hazza ulaşma özlemi, alaycı bir tavırla kadının anadili tarafından onaylanıyor. Ancak sonrasında gelen 'Mr.Oedip' sözcüğü, öznenin üzerinden kalkan -bölünmüş olmayı onaran- çizgiyi, bu kez daha koyu bir biçimde yeniden çizerek ona dilin sınırlarında olduğunu (Oedip-dil-sembolik gerçeklik bağlantısı), yani konuşuyor olduğunu, yani konuştukça arzunun bir adım arkasına ya da bir adım önüne geçmenin kaçınılmaz olduğunu yeniden hatırlatıyor. Rüya egosu ile rüyayı gören özne arasındaki bölünmüşlük (dil ve cinsiyet -Mr- kanalıyla) her ne kadar bütünsel hazzı gerçekleştirme formülü üretilmiş de olsa ya da her ne kadar rüya dili, gündelik konuşma dilinin dışında yapılanmış da olsa, özne, kadının alaycı tavrıyla sert bir biçimde egonun imgesel dünyasından koparılıyor. Özetle, sözcükler, ister nesnel gerçekte ve isterse düşsel gerçekte kurulsun, kurulduğu anda, bütünsel zevkin hazza dönüşme süreci, 'zihinsel' bir etkinlik olan konuşma ile sınırlandırılmış oluyor.

Beware of a Holy Whore: Gerçekten de Fassbinder'in en iyi çalışmalarından olan film, rüyanın tamamını eline geçirmiş dil takıntısı yüzünden metin anlamında (filmin konusu) değil, biçim anlamında, yani kelime dizininin tam manasında bir değer kazanıyor: Kutsal fahişeye dikkat! Rüyayı görenin kendini uyardığı, dikkat etmesi gereken fahişe kimdir? Şüphesiz, hem anadilini kullanarak rüya göreni haz ilkesinin esas çocuğu ve mutlak zevkin eksiksiz 'öznesi' ile damgalamaya çalışan Alman kadın ve oedipal arzu nesnesinin nekrofilik bir sahada libidinal çıkış yolu bulan esas figürü, yani anne! 'Fehlerfrei, Mr.Oedip' kelime dizininin, mutlak çatışma yaratan, ancak temelde bir anlam bütünlüğü yakalamayı başarmış yapısına benzer biçimde, 'kutsal-fahişe' sözcükleri de aynı bütünlüğü zıt göstergeler taşıyan sözcüklerle kurmayı başarıyor. 'Kutsal-Anne' kelime çifti, anaların anası 'Kutsal Meryem' figürüyle eşdeğer bir anlam oluştururken, 'Fahişe-Anne' kelime çifti ise nekrofilik libidinal dürtülerin baştan çıkarıcı post-oedipal figürüne karşı bir sıfat ve bir uyarı niteliği taşıyor. Son çözümlemede filmin adı, şöyle bir cümle kuruyor: 'Kendinden kaynaklı bütünsel hazzı dil boyutunda yakalamaya çağıran, anneliği ile 'mitolojik' kutsal, ancak baştan çıkarıcılığı ile yapısal, hadım kaygısının doğrudan nedeni olan fahişe anneye dikkat!'

Fassbinder VS Buttgereit: Rüyada Buttgereit, yönetmen olarak seçiliyor ve onun adından çok (Lacan'ın 'Babanın Adı' kuramına kadar gidilebilir) çektiği filmlerin önemsendiği vurgulanıyor. Çünkü 'anne', bir ceset nesne (nostaljik nesne) olarak ancak onun filmleriyle libidinal (nekrofilik) bir anlam kazanıyor.

Biseksüel olan R.W.Fassbinder rüyada yönetmen olarak seçiliyor ve onun filmlerine 'hayranlık' vurgusuyla yaklaşılıyor. Çünkü cinsiyet rolünün henüz kodlanmamış olduğu pre-oedipal ve kısmen oedipal konumu, ancak biseksüel bir yönetmen yeniden canlandırabilir ve o dönemde yaşanan tehlikeyi (arzu nesnesi kaynaklı hadım edilme kaygısı) çektiği filmin isim dizgesiyle duyurabilirdi. Mitolojik kutsal anne (idealleştirilmiş anne) ile baştan çıkaran anne (iyi/kötü nesne) figürleri arasındaki çeşitlik, gizillik dönemine kadar yaşanan anne-çocuk ilişkisini net olarak özetlemektedir.

Not: Rüya, sadece esas noktaları temel alınarak, kısmi biçimde yorumlanmıştır. 'Kendimi saklama ihtiyacı duydum', 'künyesinden ismi okunmuyordu', 'başka bir Türk vardı', 'kırmızı ojelerinin uçları yenmişti', 'kadının ilgisi benden kayıyor' gibi ayrıntılar, çözümlenmeksizin olduğu gibi bırakılmıştır.