Dusan Makavejev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dusan Makavejev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2017 Perşembe

Sinemada Mazoşizm


Freudian dürtü kuramı dahilinde mazoşizm olgusunu üç alt tür üzerinden ve antolojik bir yaklaşımla ele alacağım; saldırgan dürtülerin kişinin kendisine döndüğü bedensel mazoşizm, saldırgan dürtülerin cinsel dürtülerle bütünleşerek kişinin kendisine döndüğü cinsel mazoşizm ve saldırgan / cinsel dürtülerin yüceltilerek ahlaki bir hedefe entegre oldukları ahlaki mazoşizm. 

Bedensel Mazoşizm: 

1) Dans Ma Peau (2002): Yönetmenliğini Marina de Van'ın üstlendiği film, tüm olasılıkları kullanarak bedenini kazıyan ve ancak böylelikle arzunun nesnesine / çekirdeğine ulaşacağına inanan kadın karakterin dünyasını anlatır. Filmi izlediğimde, oyuncunun ağız yapısından ve özellikle de dişlerinden yayılan bir saldırganlığın yutulma korkularımı harekete geçirdiğini söylemeliyim. 

2) Crash (1996): Cronenberg'in filmi, sonsuza bölünerek ölümsüzlüğü vadeden travmatik gerçeğin etrafında dönmekte olan karakterlerin öyküsünü anlatır. Nereden kaynaklandığı bilinmeyen ancak bedeni mekan alan bir boşluğu sürekli şarj etmeye çalışan bu karakterler, acının kendini yineleyen döngüsünde ölü olduklarını gizlemeye çalışırlar. 

3) In the Realm of the Senses (1976): Cinselliğin aşırılaştırılarak aşındığı ve nihayetinde kendi ölü ikizini doğurduğu film, arzunun kendi yörüngesinden çıkıp travmatik olana parçalandığı bir öyküyü esas alır. Dürtünün kendi cephesinde yer değiştiren ya da farklı bir cephede karşıtına dönüşen yapısal özelliği, karakterlerin uzun soluklu arzularında kendi dramatik kurgusunu yaratır. 

4) Sweet movie (1974): Yugoslav sinemasının 'Siyah Dalga' hareketinden rengini alan film, yönetmen Makavejev'in sosyalist devrim ve fantazmatik ölüm arasındaki sözde zıtlığa bütünlük kazandırabilmeyi başardığı bir örnek. İçi türlü şekerle dolu devasa gemi 'Potemkin', devrim aşkıyla yanarak kendi tadında boğulan ölü bedenlerin mazoşizmini ve ideolojisini taşımaktadır.

5) Possession (1981): Ötekinin arzusunun yerine kendini koyamadığı ya da koyacak bir kendilik bulamadığı için önce bedeninden ve sonrasında yaşamından intikam alan zavallı Mark'ın öyküsü! Yazık ki filmin yönetmeni gibi onun yaşamı da çok sürmüyor.

Cinsel Mazoşizm: 

1) Conspirators of Pleasure (1996): Filmin epizotlarından biri, 'fantezi & beden' iş birliği tarafından üretilen organik / ahşap bir orgazm nesnesinin öyküsünü anlatır. Gerçekten de öykü, karakterin kendisinden çok ancak onun arzusunda var olabilmiş biricik nesneye aittir. Üzeri çivilerle kaplı bu Düşlenmiş Nesne (Dream Object), animistik bir hamleyle kendi yaratıcısını orgazma ulaştırır. 

2) Maitresse (1976): Psikiyatrist Richard von Krafft-Ebing'in mazoşizm üzerine erken dönem araştırmalarıyla görsel bir paralellik içeren filmin özellikle 'Dungeon' (zindan) sahneleri, adeta 'Psychopathia Sexualis' kitabının fragmanı gibidir. 

3) Sick: The Life & Death of Bob Flanagan, Supermasochist (1997): 'Cinsel' ve 'Bedensel' mazoşizm üzerine yapılmış belki de en vurucu belgesel çalışma, Flanagan'ın 'organize travmatik' yaşamını gözler önüne seren Kirby Dick'nin filmidir. Bir akciğer rahatsızlığı nedeniyle giderek ölüme yaklaşan Flanagan, bu süreci 'zevkle' hızlandırarak acıyı acısından soyutlayan bir mazoşist stratejiyi eyleme koyar. Benzer ve dozu azaltılmış bir diğer belgesel örnek için bkz: Fetishes (1996). 

4) Secretary (2002): Freud'un 1919 yılında kaleme aldığı 'A Child is Being Beaten (Bir Çocuk Dövülüyor)' makalesinin farklı bir vaka öyküsü üzerinden ve yeniden yazıldığı versiyonu... Lee karakterinin poposuna indirilen tokatların dürtüsel ekonominin exchange ofisinde nasıl hazza dönüştüğünün sağlamasını yapan bu ilginç film, kendi mazoşizmini keşfedememiş olanlar için iyi bir başlangıç olabilir. 

5) Singapore Sling (1999): Filmin özellikle giriş sahnesi, 'Anne ve Kızı' konulu sevgi-nefret çatışmasına dayanan çok kapsamlı oedipal bir ilişkiyi dramatik bir oyuna indirger. Matriarkal iktidarı aşamayarak onun ayakları dibine düşen mazoşist 'kız çocuğu', kendi cinsel sınıf bilincini koruyarak ondan aldığı hazla yetinir ve nihayetinde cinselliğini meşrulaştırır. 

Ahlaki Mazoşizm:

1) The Last Temptation of Christ (1988): Wilhelm Reich tarafından kaleme alınan "The Murder of Christ (Dirimin Öldürülüşü - 1953)" çalışmasının birdenbire görselleştiği hissini uyandıran film, insanlığın geleceği uğruna kendi bedenini kurban ederek zihnini sonsuzlaştıran İsa'nın öyküsünü anlatır. 

2) La passion de Jeanne d'Arc (1928): Kendi tasavvur evreninden soyutlanarak yerleşik-dini semboller düzenini kabul etmesi istenen Jeanne d'Arc, mistik fanteziler tarafından esir alınan ahlaki ilkelerinden ödün vermeyi reddeder. Önce Artaud'nun bakışlarında ve sonrasında kovuksuz bir darağacının gövdesinde diri diri yakılan kadın, ne bedene ve ne de zihne ait olan acının merkezinde inadını ruhanileştirir. Benzer bir örnek için bkz: Bergman'ın Persona (1996) filminin başında kendini yakan Budist rahibin (Thich Quang Duc) belge görüntüsü.

3) Hellraiser (1987): Filmin giriş sahnesinde satın aldığı oryantal kutunun cazibesine kapılarak merak dürtüsünü ritüelleştiren karakter, bedenini cehennemi bir mekana dönüştürerek paramparça olmanın zevkini yaşar. Bedenin fiziki yok oluşu, 'tamamına erme' yanılsamasının ve arzusunun ilk evresidir.

TAN TOLGA DEMİRCİ - PSİKESİNEMA DERGİSİ / KASIM - ARALIK SAYISI

24 Eylül 2012 Pazartesi

Hayal Kırıklığı Yaratan Öncelikli Filmler

Bir duygu durumundan başka bir duygu durumuna geçişte arzunun 'özgül' ağırlığını yitirerek ruhsal boyutta bir kara deliğe dönüşmesi ile ışığın, saydam bir ortamdan başka bir saydam ortama geçişte kırılarak doğrultu değiştirmesi arasında bir benzerlik var. Hayal kırıklığı ve ışığın kırılması arasındaki bu analojik benzerliği fantazmatik bir ışık oyunu olarak kabul edebileceğimiz sinema üzerinden yorumladığımızda ise bir başka sonuç ile karşı karşıya kalıyoruz. Öyle ki sinema perdesini 'saydam' bir ortam olarak kabul edersek, projeksiyon cihazından yansıyan ışığın zihnin hangi düzeyinde kırılarak izleyicide onarılmaz bir hayal kırıklığı yarattığı meselesi daha ilginç bir hale geliyor. Işık hızına erişerek zamanı durduran ve pozlandığı fotoğraf karelerine parçalanarak stabil hale gelen bir film, hangi noktada doğrultu değiştirerek hayal kırıklığına dönüşür?  Hiç de esnek olmayan kendi zihnimi model aldığımda bu sorunun yanıtı olabilecek öncelikli birkaç film geliyor aklıma! 

The Rainbow Thief, 1990 - Alejandro Jodorowsky 
Sinemasına inandığınız bir yönetmen tarafından hiç de ilginizi çekmeyen bir filmle aldatılmış olmak, o yönetmenle aranıza yerleştirdiğiniz aynanın ayarını da değiştiriyor şüphesiz. Öyle ki kolektif bilinçdışı argümanları simya, ezoteri ve mistisizm ile bütünleştirerek sinemada irrasyonel bir 'metafizik imgelem' ağı yaratan Jodorowsky'nin ışığı, bu ısmarlama filmle birlikte kırılarak büyük ölçüde yön değiştirmiştir. Aynı zamanda izleyici cephesinde yaşanan hayal kırıklığının da nedeni olan bu değişim, hiç şüphe yok ki filmin kalemi olan Berta Domínguez'in beceriksizliği ile yakından ilgilidir. Zorlama bir 'yeraltı' masalı olan 'The Rainbow Thief', aynı zamanda Jodorowsky'nin son filmidir. 
Vivement Dimanche, 1983 - François Truffaut 
Yeni dalga sinemasının üç önemli ucundan biri olarak kabul edebileceğimiz Truffaut'nun son dönem çalışmalarından olan film, sıfat olarak hiç değer vermediğim ancak nedense bu filme yakıştığını düşündüğüm 'samimiyetsiz' tanımını bir biçimde hakediyor. Sinema eleştirmenlerinin genellikle neyi eleştirdiklerinden emin olmadıkları zamanlarda kullanmaya çekinmedikleri bu muğlak sıfatı cümle içinde konumlandırdığımızda, Vivement Dimanche filminin, gerek plastiği, gerekse öyküleme tarzı ile 'samimiyetsiz bir Hitchcock taklidi' ya da biraz yumuşatırsak başarısız bir Hitchcock ithafı olduğunu iddia edebiliriz. Entelektüel aşk üçgenlerini ve sıradan ilişkileri gündelik rastlantılarla süsleyerek kapalı bir mizah duygusu yaratan yönetmenin bu yerleşik tavrından uzaklaşarak formalist dozu yüksek bir gerilim filmine kalkışması, hayal kırıklığını formüle eden en önemli neden.  
Sileni, 2005 - Jan Svankmajer  
Diğer filmlerinde Freudian psikanalizi rüya sembolizmiyle bütünleştiren ve özenle çarpıttığı nesnel tarih algısını infantil-kişisel bir masala dönüştüren yönetmenin ışığı, Edgar Allan Poe ve Marquis de Sade'ın birer öyküsünden yola çıkılarak gerçekleştirilmiş olan bu filmle birlikte büyük ölçüde kırılmıştır. Politik göstergelerin, imgesel olanı, nesnel gerçekliğin sınırında organize olmuş birer sembol yığınına dönüştürdüğü kaçınılmaz yavanlık, oyuncuların sıkıcı profesyonelliği ve animasyonların etkisiyle kurulan zoraki epizodik anlatım, filmde konu edilen delilik kavramının paleolojik evrenini derinleştirmemiş, tersine evcilleştirmiştir. 
La Fidélité, 2000 - Andrzej Zulawski 
İkili ilişkiler üzerinden yol alan Possession (1981) ve La Fidélité filmlerini arka arka izledikten sonra Zulawski'nin vahşet tiyatrosuna özgü grotesk söyleminin evcilleştirilmiş bir psikolojik dramaya nasıl dönüşebildiğine tanıklık edeceksiniz. Yaklaşık üç saat sürecek bu hayal kırıklığından kurtulabilmek için sonrasında L'amour Braque (1985) filminin hezeyanlı ve gösterişli temposunu salık veriyorum.  
Robinson Crusoe, 1954 - Luis Bunuel 
Bilinçdışı zihnin rastlantısal değil sistematik olarak estetize edilmesi ile başlayan Bunuel sinema anlayışının, özellikle onun Meksika döneminde çektiği ucuz melodramlarla birlikte derin bir sarsıntı yaşadığı kuşku götürmez bir gerçek. Bu kaçınılmaz sarsıntıyı meşrulaştıran filmlerden biri de Daniel Defoe uyarlaması olan ve Robinson Crusoe'nun yaşamının anlatıldığı aynı isimli çalışma. Tanıdık öyküye fazladan eklenen birkaç rüya sahnesinin, ne filmin sıradan tavrını değiştirmeye ve ne de Bunuel'i aklamaya kesinlikle yetmediği iddia edilebilir. Bilinçdışı merkezli politik sürrealizmden ve irrasyonel imge dizgesinden uzak, ikinci sınıf bir 'gündüz düşü' olarak kabul edebileceğimiz film, ışığın yanlış yerden kırılmasına neden olmakla kalmamış aynı zamanda Bunuel'i yaklaşık 10 sene sürecek bir filmsel karanlığa da hapsetmiştir. 
Les Parents Terribles, 1948 - Jean Cocteau 
Rüya sembolizmi üzerinden şairane gerçekçiliğe imge dozu yüksek bir soluk kazandıran Jean Cocteau, Orphée serisinden önce çektiği ve büyük ölçüde konvaniyonel-narratif bir söyleme teslim olan Les Parents Terribles filmiyle onarılmaz bir hayal kırıklığı yaşatmakla kalmamış aynı zamanda sahip olduğu sinemasal mirası da büyük ölçüde törpülemiştir
The Coca Cola Kid, 1985 - Dusan Makavejev 
Planlanmış bir öyküyü dokü-dramatik bir manevrayla sahteliğinden kurtarmak ve ona eleştirel bir boyut kazandırmak, Makavejev filmlerinin temel formülünü oluştururken, yönetmenin ışığı, kendi sinema serüveninde ilk kez kırılarak -Montenegro (1981) bu kırılmanın sinyallerini önceden veriyordu- etkisini ciddi anlamda kaybetmiştir. Öyle ki Makavejev'in önceki filmlerinde, kurulu toplumsal dinamiklerin ardındaki hakikati ve yabancılaşmış bireyin ardındaki gerçek kendiliği ortaya çıkarmak adına kullanılan absürdite ve ironi teknikleri, The Coca Cola Kid filminde, yüzeysel olarak yapılanmış politik sloganların hizmetine verilmiştir. Cinsel siyasetin ve deneysel psikanalizin önemli isimlerinden olan Wilhelm Reich'ın sinema şubesi olarak kabul edebileceğimiz Makavejev'in kara mizahtan uzaklaşarak neredeyse durum komedisine dönüşen filminin başarısızlığı, tamamı Avustralyalı olan yazar kadrosunun yetersizliği ile de doğrudan ilgilidir. 
Pola X, 1999 - Leos Carax 
1995 yılında Dokuz Eylül Üniversitesini ziyaret eden bir Franasız sinemacı, Carax'ı Carax yapanın, o zamana dek her projede birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Jean Yves Escoffier olduğunu söylediğinde kısa süreli bir hazımsızlık yaşamıştım. Carax'ın sinemasına duyduğum ilgi nedeniyle pek de ciddiye almadığım bu anekdot, 1999 yılında kendini doğruladığında, Carax'ın ışığı, hem gözümde ve hem de filmi yansıtan perde üzerinde giderek etkisini kaybetmişti. Gerçekten de şiirsel sinemayı destansı bir anlatımla katederek epik denebilecek bir kavrayış üzerinden örgütleyen Carax'ın sineması, metni kadar sıradışı olamamış ve tutarsız bir biçimciliğe hapsolmuş bu filmle birlikte kusursuz bir yara almıştır. 
T.M.A. (Darkness), 2009 - Juraj Herz 
Her ne kadar kendisi kabul etmese de Çek yeni dalga döneminin önemli yönetmenlerinden olan ve kendine has grotesk üslubuyla yerel efsaneleri büyük bir iştahla deforme eden Juraj Herz, T.M.A. (Darkness) adını taşıyan filmiyle yazık ki altını çizmiş olduğumuz diğer yönetmenlerden çok daha rahatsız edici, çok daha derin bir kırılma yaratarak sinema hayatının sonuna gelmiştir. Eğer hayal kırıklığının dozunu artırmak istiyorsanız Spalovac Mrtvol (1969) ve T.M.A. (Darkness) filmlerini arka arkaya izlemenizi öneriyorum. 
TAN TOLGA DEMİRCİ - PSİKEART DERGİSİ / EYLÜL-EKİM SAYISI

6 Haziran 2012 Çarşamba

Baktığınız Yerden Göremediğiniz Sürrealist Filmler

Death Bed: The Bed That Eats (George Barry, 1977): Kişisel bilinçdışı kaynaklı psikanalitik malzemeye bütünüyle açık irrasyonel ve fantastik bir masal atmosferi yaratan film, ölüm takıntısını ironik anlamda fetişleştirerek imgeye dayalı bir söylem tarzı oluşturduğu için sürrealisttir.
Begotten (E. Elias Merhige, 1990): Kişisel ve kolektif bilinçdışını tarihsel bir metin üzerinden estetize eden film, güncel-mitolojik bir atmosfer yaratarak zihinsel anlamda soyut, görsel anlamda ise hayli metaforik bir kurgusal tarih söylemi yarattığı için sürrealisttir.
Leolo (Jean Claude Lauzon, 1992): Çocukluğun örtük anılarından yola çıkarak imgesel bir gösterge zinciri oluşturan film, sürrealizmin şiirsel söylemiyle uyumlu masalsı bir atmosfer yarattığı için sürrealisttir.
Trans-Europ Express (Alain Robbe Grillet, 1967): Absürditeyi nesnel gerçeklik içerisine sızdıran, formalist kurgu yapısını ise görsel bir metin yaratmak adına işler hale getiren film, içsel siyaseten politik bir masal söylemini tetiklediği için sürrealisttir.
The Hour-Glass Senatorium (Wojciech Has, 1973): Ne tamamıyla içsel ve ne de dışsal gerçekliğe ait bir fantezi alanında, bilinçdışı ile bilinç arasında bir köprü olarak hayata geçirdiği anılar üzerinden masalsı bir atmosfer oluşturan film, rüya draması ve narratif söylemi bütünleştirebildiği için sürrealisttir.  
La Bete (Walerian Borowczyk, 1975): Tarihsel öyküsünü 'hayvani' bir erotizm düzeyinde ve iç içe geçmiş eklektik bir zaman kurgusunda işleyen film, bilinçdışına bastırılmış dürtüleri mitolojik bir malzeme oluşturacak biçimde görselleştirerek provokatif bir rüya sembolizmi yarattığı için sürrealisttir.
Possession (Andrzej Zulawski, 1981): Kendi gerçekliklerini yabancılaşmış bedenleri dışında ve deliliğin sınırında kurmaya çalışan karakterleriyle özellikle Lacanian yorum ağında fantastik bir atmosfer yaratan film, bilinçdışının gündelik gerçekliğe olan sızıntısını travmatik bir gösterge dizgesi üzerinden kurguladığı için sürrealisttir.
La Belle Captive (Alain Robbe Grillet, 1983): Epizotik öyküsel yapısıyla Freudian rüya dramasını türler arası metinsel bir formüle oturtan film, 'noir sürrealizm' olarak tanımlanabilecek edebi değeri yüksek, sarsıcı bir anlatım tarzı yarattığı için sürrealisttir.
Nuit Noire (Olivier Smolders, 2005): Grillet'nin söz aracılığıyla kurduğu şiirselliği formalist bir üretim disiplini dahilinde işleyen film, nesnenin teşhiri değil, nesnenin kendini teşhiri üzerinden yarattığı fantastik doku anlamında sürrealisttir.  
Amer (Helene Cattet, 2009): İnfantil kabuslar üzerinden bilinçdışının travmatik yüzünü ortaya çıkarmak adına, özellikle görsel-plastik yapısında deneysele varan aşırı formalist bir anlatım üreterek sürrealizmi fantastik boyutuyla yorumladığı için sürrealisttir.  
The Nine Lives of Tomas Katz (Ben Hopkins, 2000): Salvador Dali'nin Paranoyak Eleştirel Yöntemini kullanarak gündelik gerçekliğin rasyonel mantık zincirini bozguna uğratan film, zihnin paranoid işlevini estetize ederek patolojik bir zaman ve mekan duyumu yarattığı için sürrealisttir.
L'eden et Apres (Alain Robbe Grillet, 1970): İmgesel gerçeklik dizgesini fragmanlar halinde parçalayan film, fantastik anlatımı sözün şiiri ile buluşturarak kolajı andıran zihinsel bir kurgu efekti yarattığı için sürrealisttir.  
Tuvalu (Veit Helmer, 1999): Nesnel mekan ve zaman algısını yok ederek düşsel bir şehir atmosferi kuran film, masalın standart yapısını grotesk-sürrealist bir söyleme dönüştürerek konuşma diliyle nesnenin dili arasında gösel bir simya yarattığı için sürrealisttir.
Man, Woman and the Beast (Alberto Cavallone, 1977): Freudian rüya sembolizmini kullanarak yerel-toplumsal olanın bilinçdışını fantastik bir anlatım çeşnisi ile bütünleştiren film, cinsel politikanın hizmetinde, 'pornografik sürrealizm' olarak tanımlayabileceğimiz grotesk bir metin oluşturduğu için sürrealisttir.
Sweet Movie (Dusan Makavejev, 1974): Kara mizah tarafından tetiklenen politik sürrealizmi, Brecht'in tarihselleştirme efektini kullanarak vulgar bir gerçeklik modeliyle kaynaştıran film, Reichian psikanalitik okumaya açık toplumsal ve bireysel malzemeyi travmatik bir fantezi alanı yaratmak adına seferber ettiği için sürrealisttir.
Songs From The Second Floor (Roy Andersson, 2000): Kara mizahı ve absürditeyi olanca yetkinliği ile kullanan film, imgesel anlamda olmasa da nesnel gerçekliği bütünüyle dönüştürebilecek epizotik bir mizansen ağı oluşturduğu için sürrealisttir.
Throw Away Your Books, Rally in the Streets (Shuji Terayama, 1971): Farklı tarihsel dönemlerin ürünü olmasına rağmen arkaik dadaizmin kusursuz bir temsili olan film, bilinçdışının saldırgan öğelerini hem ehlileştirilmiş bir şiirsel söylem ve hem de oldukça efektif bir analojik anlatımı desteklemek adına kullandığı için sürrealisttir.
Gorod Zero (Karen Shakhnazarov, 1989): Helmer'in Tuvalu filmini çağrıştıran bir irrasyonel mekan üzerinde kendi kara mizahi dinamiklerini oluşturan film, Tuvalu'dan farklı olarak hayli yoğun bir politik metafor zincirini anlatım kurgusuna dahil ettiği için sürrealisttir.
The Wayward Cloud (Ming-Liang Tsai, 2005): Birden çok film türünün yapısal özelliklerini ironik ve yer yer sembolik bir söyleme sıkıştırarak psikanalitik okumaya açık görsel malzemeyi 'pornografik sürrealizm' dahilinde dinamik hale getirdiği için sürrealisttir.
Taxidermia (György Palfi, 2006): İrrasyonel düşünce tarzını epizotik anlatım tarzıyla özgürleştiren ve güncel gerçeklik içerisinde kavradığı patolojik ayrıntılar üzerinden kişisel bir tarih kurgusu üreten film, absürd sürrealist söylemi kendine has dinamiklerle zenginleştirdiği için sürrealisttir.
The Cremator (Juraj Herz, 1969): Çekoslavak sürrealizminin ortodoks sürrealizme yaklaştığı noktada oldukça zengin sayılabilecek sürrealist malzemeyi sinematografik anlamda üreten film, toplumsal kara mizahı kişisel ahlakın patolojisiyle birleştirerek irrasyonel bir fantezi alanı yarattığı için sürrealisttir.
Valerie and Her Week of Wonders Jaromil Jires (Jaromil Jires, 1977): Yerel mitolojik dokuyu bilinçdışının hizmetinde yeniden üreterek ortak ve örtük bir masalsı atmosfer oluşturan film, fantastik öğeler ile 'mistik' libidinal malzemeyi bir araya getirdiği için sürrealisttir.
Perinbaba (Juraj Jakubisko, 1985): Doğaüstü ve gerçeküstü kavramlarını nesnel gerçeklikten bütünüyle soyut bir fantastik evren modeli yaratmak adına kullanan film, masal metinlerinin içerdiği kolektif bilinçdışı malzemeyi sinematografik bir yetkinlikle estetize ettiği için sürrealisttir.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Dipnotlar XII

* Çektiğim hiçbir filmin 'Türk filmi' olarak tarihe geçmesini istemiyorum. Bunun nedenini bana değil seviştiğim Çek kadınlara sorun.

* Tom Waits'in erken dönem plakları, sismograf iğnesi ile modifiye edilmiş pikaplarda dinlenmeli.

* Max Ernst, kadının hayal gücünden kan çırpan kanatlar yaptı kendine; dişi olan ne varsa yer çekimsiz mabedine hapsetti, olması gerektiği gibi.

* 'Sen' olmaktan duyduğum suçluluğu nasıl açıklarsın?

* Vakitsiz ölen genç kızlar, tabut yerine çeyiz sandıklarına konup toprağa verilmeli.

* Rüyamda 1942 yılındaydım ve Auswitch'de onlarca SS tarafından sıkışık bir hücreye kapatılıp son dönem Türk filmlerini izlemeye zorlanıyordum.

* Les réves des amoureux hors du commun se terminent comme ils ont commencé. Chaque chose se termine comme elle a commencé.

* Zoë Lund! Steril bir iğne ucunun koluna yaydığı ‘stop motion’ çürüme, hayata karşı gösterdiğin uyumsuzluğun eş zamanlı grafiğidir.

* 'Blue Jean' dergisinin 80'ler edisyonuyla cansız bedenlerini örtbas eden kadınlar, bana duyduğunuz nefreti derin dondurucuda saklayınız.

* Ortasından sıkılmış diş macunu üreten bir fabrika kuracak ve evime gelerek kazara yatılı kalmış tüm misafirlerin işini kolaylaştıracağım.

* Eğer seviştiğiniz adam teninizin rengini almıyorsa onu törenle oyuncak müzesine kaldırın.

Klorlu suyun derinlerinde ve zamansız görülen bir düşün manyetik etkisi altında eğilip bükülmekte olan havuz fayansları gözleriniz...

* Annesi öldükten ve yakıldıktan sonra külünü sigara tütününe karıştırıp içen Alman bir arkadaşım şöyle dedi: Raucher sterben früher.

* Hayatımdan ansızın, nereye çarpacağını bilemeyen defolu bir molekülün amatör belleğiyle yok olmak nasıl bir his Leos Carax?

* Heather Langenkamp, son e-mailinde şöyle yazmış bana: 'You have to discover the convulsive energy of Hollywoodian plus value to touch me'

* Sürrealist manifestoyu André Breton değil de Lewis Carroll yazmış olsaydı 'official' annemi üzdüğüm için daha çok mu suçluluk duyardım?

* Sürrealist-patriarkal Bunuel'i böylesine taklit etmeye çalışıp da sonunda Cocteau'nun feminen kucağına düşebilen tek kadınsın Maya Deren.

* Ey sürrealizm, mezarımı özelleştir! Cesedimin ekonomi politiğe katkısı, kapitalizmin son nefesidir.

* Sevgili kadınlar, sosyalist devrim ve Dušan Makavejev sineması arasında 6.0 tam puan fark var. İnanmazsanız Ivica Vidovic'le sevişin.

* Küçükken Ekaterina Alexandrovna Gordeeva ve Sergei Grinkov çiftini örnek alıyordum. Sonra tuhaftır, ikisini de Katarina Witt ile aldattım.

* Max Ernst, Dorothea Tanning'in ılık çırpan kanat kokusudur.

* Google translate, 'seninle her gün sevişirdim' cümlesinin İtalyanca karşılığını 'günlük zincir reaksiyonu' olarak verdi. Kesinlikle haklı!

* Sen, libidinal reaktörden çıkan artı ucunu insanlığın eksi ucuna bağlayarak var olan eksiyi giderek eksiğe dönüştürmüş vajinal refleksin.

* L'Humanité okuyorsan Anatole France okuyamazsın Tan! Ah Tan! Yeni bir akademik eğitim programı seni bekliyor: L'Humanité without Mr.France!

* Organlarımı, eski kız arkadaşlarımla birlikte New York Doğa Tarihi Müzesine bağışlamayı düşünüyorum. 'Istanbul Modern' avucunu yalar.

* Darbecileri yargılamak yerine Kandilli Rasathanesi'nde deprem süpervizörü olarak çalıştırın.

* Bu sabah aldığım köy ekmeğinden Lenin'in el kadar küçük bir heykeli çıktı.

* Rüyamda Jacques Lacan'ı Mudanya sahilinde 'Dilruba' isimli bir balık lokantasına götürüyor ve gecenin sonunda hesabı ödemeden kaçıyordum.

* 'Türk solu' deyince aklıma havalı kornayla çalınan enternasyonal marşı geliyor.

* Bir sonraki filmimde diş telinde kalmış peynir parçasını parmağının ucuyla çıkarıp sutyen kopçasına silen bir kızın öyküsünü anlatacağım.

* Sonunda bir kadının sırtına nemli tebeşirle 'Satılık Orgazm' yazabilmeyi başardım.

* Bir kızım olursa adını Grizu koyacağım. İçi kömür dolu bir küvette uzanmış düşünürken aklıma geldi. 

1 Ocak 2012 Pazar

Dusan Makavejev'in Kapatılmış Kadınları


Soldan Sağa: Sweet Movie (1974), WR: Mysteries of the Organism (1971), The Coca-Cola Kid (1985).

30 Aralık 2011 Cuma

Dusan Makavejev'in Vücut Takıntısı


Soldan Sağa: The Coca-Cola Kid (1985), Sweet Movie (1974), Innocence Unprotected (1968), Montenegro (1981).

Dusan Makavejev'in Hayvanlar Alemi


Soldan Sağa: The Coca-Cola Kid (1985), Love Affair or the Case of the Missing Switchboard Operator (1967), Montenegro (1981), Sweet Movie (1974).

25 Aralık 2011 Pazar

Dusan Makavejev'in Kahramanlar Ordusu


Soldan sağa: Sweet Movie (1974), WR: Mysteries of the Organism (1971), Sweet Movie (1974), The Coca-Cola Kid (1985).

22 Aralık 2011 Perşembe

Dusan Makavejev'in Yumurta Koleksiyonu


Soldan sağa: Montenegro (1981), WR: Mysteries of the Organism (1971), Sweet Movie (1974), Love Affair or the Case of the Missing Switchboard Operator (1967).

21 Aralık 2011 Çarşamba

Dusan Makavejev'in Ölü Aşıklar Müzesi


Soldan sağa: Love Affair or the Case of the Missing Switchboard Operator (1967), WR: Mysteries of the Organism (1971), Sweet Movie (1974), Montenegro (1981).

Milena Dravic & Dusan Makavejev


Simgesel Ölüm


Sonsuzluk yanılsamasını melankolik bir frenle yavaşlatarak zavallıların ülküsü olan ölümsüzlük fantezisini 'mutlak ölüm' gerçeğiyle kateden, şiir değil şiirselliktir.

Love Affair or the Case of the Missing Switchboard Operator

Kol işçisi Eva Ras'a saygılarımı sunuyor ve sosyalist kadın bilincinin anal dönem tecrübesini mutfak kültürüne dönüştürme yeteneği karşısında şapka çıkarıyorum. Yugoslav sinemasının tek gözlü devi Makavejev, 'Love Affair, or the Case of the Missing Switchboard Operator' filminde göstermiştir ki kadının erkeğe hizmeti, patriarkal merkezli bir patoloji değil, Mater Matuta'nın arketipik arzu genetiğidir. Kara kedinin uğursuzluk getirdiğini söyleyenler bu filmden ve damgalı yumurtalardan uzak dursun.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Mutlak Senfonik Felç




Sıcak havluya batırılmış kan dolaşımın,
Çapraz uykuya yataklık eden,
Mosmor düğmeleri boğazında kalmış kızlığın,

Aynı soluk üzerinde,
Birbiriyle kesişmeyen iki zamansız arzu,
Biri çocukluğum,
Diğeri onun çocuğu,

Baktığın yerde,
Hızla kekemelik!

Olduğun yerde,
Ölümsüz can çekişme!

Yağmur altında ıslanmış,
Solucan gövdesi dudakların,
İmgenin geriye akan et tadı...

2 Mart 2010 Salı

Bronyenosyets Potyomkin




Şeker bayramınız kutlu olsun...

24 Ocak 2010 Pazar

Anna Planeta


Nesnenin yakın planı, o nesnenin taşıdığı anlama göre giderek genel plana dönüşür. Çok yakından baktıkça uzağına düştüğünüz anlam, mikroskopik bir genel plan metaforundan fazlası değildir. Nesne renk değiştirdikçe, gösterildiği ölçeğin sınırları da değişir. Sonuç, içinde 'sıcaklık' saklanan bir kabın şeklini alarak bileşik bir sıcaklık belleği yaratmanın umutsuz çabasıdır.

5 Aralık 2009 Cumartesi

Makavejev ve Tactile Deney


Deney No - 129
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Dusan Makavejev

Renk: Mezar kumu.
Koku: Kunduz yuvası.
Dokunsal: Güçlü bir kadın tarafından kucağa alınmak.
İşitsel: Islak yastık savaşı.
Tat: Şnorkelden gelen balgam.