16 Aralık 2010 Perşembe

Crevel'in Hayaleti


Godard'ın, oyuncuyu merkezden iten kadraj içi geometrik dağılımının siyasi formüllerini sıraladığım Morgan, gün boyunca yaptığı makyajdan yorulmuş olacak, daha sözümü bitiremeden uyuyakalmıştı. Tırnaklarımı yerken, uzunca bir süre onu izledim. Çarşafın dışına taşan R.E.M. uykusundaki titrek bacakları, bana nedense Freud'un 'ölüm içgüdüsü' kuramını hatırlatmıştı. O anki durumumu Freud olsa şöyle yorumlardı:

'Morgan'ın bacakları, ensestten daha büyük bir tabu olan yamyamlık tabusuna gönderme yapıyor ve sen, bu bacakları yiyemediğin için kendi tırnaklarını yiyorsun. Bir nevrotik, iyileştiğini düşünsem de nasıl bir nevrotik olarak ölmekten kurtulamayacaksa, sen de bir gün hızını alamayıp Tübitak binasından içeri girip öyle paramparça olacaksın.'

Kafamı iki yana sallayıp tam bu zırvaları yok edecekken acaba Reich olsa bu durumumu nasıl yorumlardı sorusu takıldı aklıma. Şöyle yorumlardı elbette:

'Morgan'ın içine girerken kendini dışarıda bıraktığın için orgon enerjisi, vücudunun merkezine çekiliyor. Elin, ayağın buz kesiyor. Göz merkezinde sıkışan libidinal enerji, gırtlak bölgesine dahi akamadan şu ölgün röntgenci bakışlarını küflendiriyor. Senin gibi soluğunu gözünde tutan usu yarık insanlar oldukça, çocuklar daha büyüyemeden boğazlanmaya devam edecek. Yazık ediyorsun Morgan'a! Bırak altını çizdiğin kitapları okumayıversin, senin düşüncelerine, düşlerine yetişmesin. Ölüm içgüdüsü, nasıl haz ilkesinin diyaklektiği olamazsa, sen de bu kızın ruh eşi olamazsın.'

Breton'u hayatı boyunca iki önemli şey üzmüştür. Birincisi, Freud'un 'sürrealizm, bilinçdışını estetize etmeyi hedef alıyorsa, kendisi de bu patolojinin bir parçası olmaya mahkumdur' görüşü ve diğeri de kırk yılın başında görüp görüşme fırsatı bulduğu Troçki'nin, 'bağımsız/devrimci sanat' üzerine konuşmak yerine, kıvırcık süs köpeğinin nasıl dışkısını mistik manevralarla yok edebildiği üzerine atmış olduğu nutuktur. Breton, Meksika'da Troçki'yle görüşürken, Bay Diego Rivera arka odada Jacqueline ile oynaşıyordu. Bunu görmedim, duymadım ancak eminim! Nasıl bu kadar emin olduğumu sormayın. Anna Freud olsa, kendimi Diego yerine koyup Kahlo'nun kadınsı sanatından intikam aldığımı söylerdi. Ama kurduğu bu denklemde Jacqueline olmadığı için beni inandıramazdı.

Morgan aniden uyandı ve 'gerçeküstücülük ne bir manevi meta, ne de zihinsel bir maddedir. Ne bir ruhtur ve ne de bir tanrı. Sadece yönelinmesi gereken bir noktadır. Hiçbir zaman ulaşamayacağım o noktaya doğru ilerliyorum' diye bağırdı. Ona sakin olmasını ve doktor çağıracağımı söyledim. Sağ ayağıyla böğrüme sağlam bir tekme attıktan sonra elime bir jilet alıp uterusunu tıraşlamamı istedi. Ona yeniden sakin olmasını ve böyle konuşmaya devam ederse o güzelim sırt parabolünün gittikçe kamburlaşıp, Kristeva'nın mental klitorisiyle aynı rengi alacağını söyledim. Bu kez sol ayağıyla tekmeyi yineleyip, imgelemin gücünü erkeklerden çaldığını, kendi güzelliğinden esinlenmekle o güzelliğin kendisi olmak arasındaki zihniyet farkını aştığını, iki büyük gücü, yani hem eril gözün hedefi olan kendi varlığını ve hem de bakılan dişil konumunu elinde tutmakla büyük bir devrime imza attığını vurguladı. Bu korkunç iddia karşısında ona, Breton'un 'devrimlerin devrimcilere ihtiyacı yok, çünkü devrimler, zamanı geldiğinde kendiliğinden gerçekleşirler' sözünü hatırlattım. Bunun üzerine Morgan, sürrealizmin ortodoks kanadını oluşturmakla ve bu da yetmiyormuş gibi sürrealizmi bir üçüncü dünya ülkesine yaymaya çalışarak, Reich'ın Marx'cı döneminde, burjuvaziyle nefes darlığı arasında kurmaya çalıştığı bağlantıya benzer hatalar yapmakla suçladı beni. O an kendimi tutamayarak çekmeceden alıp takıverdiğim muştayla Morgan'a sertçe bir yumruk indirip, çocuksu bir ses tonuyla ona Max Factor ile Marx factor arasındaki farkı dahi anlamadan nasıl oluyor da Reich kuramlarına esaslı bir giriş yapma cesaretini kendisinde bulduğunu sordum. O an, Morgan'ın yüzündeki asidi alınmış dişi akademisyen çiş rengi, yerini, depresif konumda her halta saldırarak eşcinselliğini saklamaya çalışan köşe yazarı yüz rengine bıraktı.

'Bak' dedim, 'kendini iyi hissedeceksen git başka erkeklerle yat ama ne olur sana zorla okuttuğum kitaplardan öğrendiklerini birbirine karıştırma.' Bu uyarıdan sonra Morgan aniden kusmaya başladı. Gözleri tamamen bembeyaz oldu ve boğaz bölgesinde, özenle büyütülmüş bir adet dişi entel poposu büyüklüğünde şimdiye dek hiç görmediğim bir şişkinlik belirdi. Bunun üzerine, muştanın hemen yanında sakladığım bir şişe sıvı orgonu, Morgan'ın Arap çöllerini ya da Tanguy’un yitik manzaralarını andıran sırtına ve üzerinde 'lütfen yardım edin' sözcüklerinin belirdiği şişkin gırtlağına döktüm. O anda odanın beyaz duvarında, René Crevel’in 20 yaşlarındaki hali belirdi. Morgan, şeytanca gülümsüyor ve 'işte adamım' diyordu kaşlarını gevşeterek. Elimde kalan bir şişe boş sıvı orgon şişesiyle Crevel’in fantazmagoryasına bakakaldım.

Dile geliyor Crevel, 'intiharımın sebebi sensin André' diyor. 'Sürekli konuşarak seninle sevişme arzularımı yakıp yok ettin. Şimdi itiraf ediyorum, De Sade’ın 'Justine' dosyasını ben çaldım! Sonra da dosyayı ateşe atıp üzerinde kahve suyu pişirdim. Morgan'ı bana vermeni istiyorum André. Ona bir eşcinselin şevkatiyle yaklaşacak ve Yunan tanrılarının ciddiyetiyle yaracağım iki göğüs arasını karma seksüel fallusum yardımıyla.'

'Dinle Crevel' dedim, 'güncel sürrealizmde seni sevmeye devam eden tek kişi, Prag'ta tanıştığım Bruno Solarik'tir. Ben 'Benjamin' dedikçe o 'René' dedi. Ben 'Peret' dedikçe o 'Crevel' dedi. Sonunda anlaşamadık ve ağır ağır akarken Prag’ta zaman, pelerinsiz Bruno, beni bilek güreşine davet etti. Güreşten, önceden de tahmin ettiğim üzere Bruno’nun kız arkadaşı Katcka galip çıktı. Çünkü o akılalmaz kadının önünde güreşti bileklerimiz ve o akılalmaz kadının Sparta külleriyle kaplı ruh dağarcığında parçalandı erkekliğimiz. Katcka seni seviyor. Bruno seni seviyor. Morgan seni seviyor. Ama ben seni sevmiyorum!

Morgan, Broadway’de sahneye konan bir oyunun dekor odasından aşırdığı beyaz kanatlarını taktı ve yitik yüzü aniden makyajlandı. Sonra muştayı sakladığım çekmecenin iki göz altından, sevişmek için gittiğim zengin bir kadının evinden çaldığım buz mavisi kadife topuklu ayakkabılarını alıp bana doğru yürümeye başladı. 'Gitmeyeceksin değil mi Morgan' diye sordum. Bızır uzmanı işaret parmağıyla dudaklarıma dokunup 'sus' dedi ve Félix Labisse'in karakterleriyle özdeşleşip tam olarak şöyle yanıt verdi:

'Asla arabanın sağ koltuğunda, bilmediğimiz bir mekana doğru gidiyorken ayaklarımı ön cama uzatıp uyuyakalmayacağım! Gravürcüler tarafından deniz kabuklarıyla taşlanırken Ferdinand Cheval'in bize hediye ettiği ideal saray, asla durdurmayacağım akan göz yaşlarını ve asla çığlık atmayacağım Anatole France sempatizanları tarafından acımasızca dövülürken sen 'Kretzcov' caddesinin ortasında! Beni sen yarattın. Taylorizme inanmayan anti-kapitalist modern bir aydın bile olsan, yine de kendi dilinin bantında sürükledin beni bilmediğim bir kimliğe doğru. Lacan'ın aynası, senin özne işçiliğinde aşağılık bir dikiz aynasına evrildiğinde, arzunun nesnesi değil, adi bakışlarının öznesi oldum! 'Sahipsiz bir meme, yutup tükürülmelidir' derdin hep. Şimdi tükürme zamanı. Bana harcadığın emeğe yabancılaşmanı görmek ne güzel! Artık ne ucuz bir Brechtian söylemle, ne de avant-garde bir Godard kadrajıyla kurtarabilirsin hard diskini. Ucuz bir anti-psikiyatrik manevrayla bütünlenemez yatay kırılan piksellerim bundan böyle! René'ye gidiyorum. Crevel'e gidiyorum. Hoşça kal Andre, hoşça kal Breton.'

Parmağını dudağımdan çeken Morgan, ani bir Broadway uçuşuyla ve kaşla göz arasında Crevel'in yansımasına katılıp Paris'te büyük güçlüklerle tuttuğum Fassbinder malikanesini terk edip gitti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder