1 Mayıs 2014 Perşembe

L'Arbre De Guernica



Farkında olmadan grotesk-şiirsel bir anlatımı açık seçik bir sembolizmle bütünleştirme çabasına giren Fernando Arrabal sineması, yalın olmamakta direnerek kaçınılmaz bir yavanlık tuzağına düşen ve tam da bu haliyle beni baştan çıkarabilen bir sinema.

Peki ama nasıl olur da aynı formülü Uzak Doğu avant-garde sineması 1960'lardan beri öyle ya da böyle kullanıyor olsa da (en berbat güncel versiyonları için bkz: Takashi Miike) Arrabal'ın 'kazara estetik' sürrealist ajit propagandası eliyle baştan çıkabiliyorum? Gözü göğsüne düşmüş orospuların, ucuz Casablanca parfümü kokan eşcinsellerin, anatomik kaderleri gereği 'sek sek' yaşayan cücelerin ve kısaca 'bastırılma' şerefine nail olmuş 'öteki'nin, kendilerine duyulan nefretin hizmetinde ikinci sınıf bir iktidar sahibi olmaları beni neden bu kadar heyecanlandırıyor?

Yaklaşık 15 sene önce bir yerlerde, Vladimir Vysotsky'nin çılgın atları gibi yarışan bir kısa filmim, 'içten' olmadığı gerekçesiyle ödüle layık görülmemişti. Şimdi bakıyorum da ne kadar safsata bir sözcük içtenlik; içi olmayan ve onun bunun nesnel yargıları tarafından tıka basa doldurulmaya çalışılan, çalışıldıkça boğulan... Bayanlar baylar, Arrabal'ı seviyorum çünkü içtenliği defeden bir içsellik üzerinden ne idüğü belirsiz topal bir dilin kurgusal iktidarını ve söylemini söylenceye dönüştürebiliyor. Birkaç yıl önce, hiç mi hiç hassas olmayan bu dengeyi nasıl kurabildiğini sordum kendisine ve hayli garipsediğim bir yanıt verdi bana. Bu yanıtı paylaşmayacağım sizinle.

29 Nisan 2014 Salı

Gorod Zero



Öyle görünüyor ki 1991 yılında ilk kez TRT sansürüyle izleme fırsatını yakaladığım Shakhnazarov'un 'Gorod Zero' filmi, aynı zamanda tanık olduğum ilk sürrealist film olma özelliğini taşıyor (*). Bununla birlikte Vecdi Sayar'ın, 1970'lerin baston yutmuş Fassbinder oyuncularını anımsatan 'otomat sunucu' tekniğiyle TRT'de paylaştığı film, hemen her sinema öğrencisinin sorgulamaksızın sevmek zorunda bırakıldığı pek çok 'Sovyet' başyapıtını rahatlıkla silip atıyor. Öyle ki Stalin döneminde Sibirya'ya sürülen bir Troçkist olsaydım eğer, yanımda Ivan'ın çocukluğunu değil de muhtemelen 'Gorod Zero' filmindeki aşçıyı götürürdüm!

Yaygın akademik düsturun ısrarla bütünleştirmeye çalıştığı ancak bu süreçte kaçınılmaz olarak kendi söylemini geçersiz kıldığı 'absurdite' ve 'sürrealizm' arasındaki devasa farkı açık ara sürrealizmin lehine kateden film, 'tarihsel materyalizm'i kişisel tarihin bilinçdışı sloganları ile zenginleştirerek hem ikisinin dışında ve hem de aynı anda ikisi olabilen bir 'zaman' ve daha da önemlisi 'mekan' algısı yaratıyor.

Filme dair pek çok göstergeyi halen hatırlıyor olsam da -özellikle TRT'nin kesmeye kıyamadığı komünist sekreter kızın göğüsleri- şu restoran sahnesinin, filmdeki diğer tüm sahnelerin mevcudiyetine dair etkin bir referans-metafor olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte doğuştan hevesli birkaç film analistinin 'alter ego', 'ideal ben', 'ben ideali' ya da 'oral materyal' üzerinden sahneyi özenle mahvetmesine olanak tanımaksızın gayet basit ama aynı derecede karmaşık bir soru soruyorum kendime:

Tatlı sevmeyen birine kendini 'tatlı' niyetine sunduğunuzda ne hissederdi ya da üzerinde kimsenin açlık çekmediği bir şehir bütünüyle restorana dönüşseydi en çok kim, kimler doyardı?

(*) Un Chien Andalou filminin saçma sapan renklendirilmiş bir bölümünü 1992 yılında MTV'de rastlantısal olarak görme şansına erişsem de L'age D'or filmini izlemek için yazık ki iki yıl daha beklemek zorunda kaldım.

25 Nisan 2014 Cuma

25 Nisan - Rüya


Babam ve kardeşimle İzmir-Hatay civarında ve kime ait olduğunu bilmediğim bir arabanın içindeyiz. Arabayı babam kullanıyor. Ben kardeşimle arka koltuktayım. Birkaç sokak gittikten sonra anlayamadığım bir biçimde babam arabayı el freni yardımıyla durdurup bir emlakçının (O-gün Emlak) önüne park ediyor. Kararlı bir şekilde arabadan inip emlak ofisine giriyor. Ben de arkasından gidiyorum. Emlakçı, babamı görür görmez arkasında asılı duran paslı anahtarlardan en büyüğünü uzatıyor ve ev sahipleri mekanda olmadığı için evi rahatlıkla dolaşabileceğimizi söylüyor. Babam adama tek söz etmeksizin anahtarı bana veriyor ve ofisten ayrılıyoruz. Kardeşimi arabada bırakıp birkaç sokak yürüdükten sonra devasa bir gökdelenin giriş kapısına ulaşıyoruz. Asansörle binanın 7. katına çıkıyoruz. O katta sadece bir daire var. Dairenin kırık dökük, koyu yeşil kapısını anahtarı zorlayarak açıyorum. Kapının aralanmasıyla birlikte burnuma çürük yiyecek ve uyku sırasında bastırmış ter kokuları geliyor. Midemin bulandığını, huzuru gayet yerinde görünen babama çaktırmamaya çalışıyorum. Girişin sağındaki büyük oda, evin salonu. Oldukça zevksiz döşenmiş bu saçma sapan odanın duvarında bir metre çapında yuvarlak bir delik var. Evin muhtemelen eski yıllarda sobalı olduğunu düşündüren bu deliğin yanında iki küçük delik daha var. Babamı salonda bırakıp koridorun sonundaki iki odadan ilkine giriyorum. Burası bir çalışma odası ve tavan yüksekliği beş metreye yakın. Odadaki tüm eşyalar, yerden en az 2 metre yükseklikteki raflara dizilmiş. Örneğin kocaman bir beton kaidenin üzerine yerleştirilmiş çalışma masasına erişebilmeniz için ev merdivenini kullanmanız gerekiyor. Kütüphaneden kitap almak ise neredeyse olanaksız çünkü ilk raf yerden üç metre yukarıda başlıyor. Kitapların yalnızca bir kısmını görebiliyorum; çoğu boyama ve masal kitapları... Bulunduğum odanın yanındaki diğer oda, bir bebek odası; leş gibi bıngıldak ve çocuk bezi kokuyor. Kara sinekler, aralarındaki mesafeyi koruyarak 'elektrik tasarruflu' gayri estetik beyaz ışık kaynağının çevresinde uçuşuyor. Odadaki ahşap beşiğin içinde düzensizce kesilmiş tomar tomar saç parçaları var. Beşikteki yastığın üzerine lacivert bir işlemeyle 'O-gün' yazılmış. Yastığın yanına bırakılmış biberonun dibinde bir miktar süt var ve sütün içinde yüzmekte olan püre parçaları... Tuhaf ve zorlanımlı bir manevrayla yastığı elime alıp, özellikle 'O-gün' işlemesinin olduğu bölgeyi burnuma götürüyorum. O an sanki dünya başıma yıkılıyor, asla tarif edemeyeceğim bir koku sanki ırzıma geçiyor! Mide bulantısı duymaksızın koku tarafından iğfal edildiğimi hissediyorum. Kaygıyla yastığı yerine bırakıp odayı terk ediyorum. Yeniden salona doğru ilerlerken babamın birileriyle konuştuğunu duyuyorum ve içeri girdiğimde ev sahiplerinin çoktan gelmiş olduklarını görüyorum. Karşı konulmaz bir utanç duygusu içinde evden bir an önce çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Aile bireylerine hırsız olmadığımı kanıtlamak için kendimi tanıtmaya çalışıyorum ancak beni görmezden geliyorlar. Odanın içerisinde üçü erkek altı kişi var. Biri, babamla konuşan altmışlı yaşlarda işçi emeklisi olduğu her halinden belli zayıfça bir adam. Diğeri benim yaşlarımda, serseri tipli, upuzun boylu bir herif ve üçüncüsü ise gözlük camlarının kalınlığından dolayı gözleri zorlukla seçilen, ağzının sürekli açık olmasından gerizekalı olduğu izlenimini yaratan on beş yaşlarında bir ergen... Kadın grubunun en yaşlısı, bir ayağını poposunun altına almış örgü örmekte olan şişmanca biri. Saçları düzensizce kesilmiş, hatta koparılmış! Diğeri benim yaşlarımda, hayli çirkin ve 'bu kadının hayattaki amacı ne' sorusunu sorup yanıt alamayacağınız türden bir aylak ve üçüncüsü ise sevimsiz beyaz külotlu çorabıyla sandalyeyle masa arasına gerdiği ipte 'ip atlama' oyunu oynayan bir kız çocuğu... Benim yaşlarımda olan kadın korkak adımlarla yanıma yaklaşarak evi satın alıp almayacağımızı soruyor. Ben de kibarca yalan söyleyerek çok güzel bir evleri olmasına rağmen bunun imkansız olduğunu ifade ediyorum. Bunun üzerine ağlamaya başlıyor kadın ve bekaretini kaybetmesinin ancak bu evden ayrılmasıyla mümkün olabileceğini, bu yüzden mutlaka evi satın almamız gerektiğini söylüyor. Onu avutmak için sırtını sıvazlamak istiyorum ancak pek yaş farkı olmasa da abisi olduğunu sandığım adamın durumu yanlış anlayabileceğinden kaygılanıp kendimi tutuyorum. Omzuma dokunan babam, evi satın aldığını ve İzmir'de yaşlanıp ölecek olmaktan gayet mutlu olduğunu söylüyor. Bu kadar pespaye, kelimenin tam anlamıyla zevk yoksunu bir evin nesini beğenip de satın aldığını soruyorum. Sonra da üslubumdaki hadsizliğin farkına varıp babamdan özür diliyorum. O kadar neşeli ki babam, ne söylediğimin farkına bile varmaksızın salonun içinde dolaşıp etrafı incelemeye başlıyor. O sırada duvardaki koca delikten iç mimarlık mezunu, dekorasyon işinde oldukça usta bir arkadaşım çıkıyor. İstanbul'da oturan S.O. isimli bu kızın İzmir'de ne işi olduğunu, üstüne üstlük duvarın deliğinden çıkıp da beni nasıl bulduğunu merak ediyorum. Pek samimi olmamamıza rağmen hızlı adımlarla yanıma yaklaşan ve boynuma sarılan S.O, kendini alamayıp bir de dudaklarımdan öpüyor beni. Evin dekorasyonundan sorumlu olduğunu, burayı pırıl pırıl bir mekana dönüştüreceğini söylüyor. Sonra da çantasından kağıt kalem çıkarıp odada düzenlenmesi gerekenleri not etmeye başlıyor. Duvarların 200 liraya ve koyu kızıla boyanacağını, deliklerin 1500 liraya kapatılacağını, yerdeki halıların 50 liraya yıkanacağını söylüyor. O sırada kızın ağzını sertçe kapatıp sesini kesmesini çünkü bu saçma sapan evde kesinlikle oturmayı düşünmediğimi söylüyorum. Bunun üzerine neşesi zerre kadar kaçmayan S.O, babamın aslında evi kendisi için değil bizim için aldığını, Ağustos ayında evleneceğimizi ve burada yaşayacağımı söylüyor. O an babamın yanına gidip gerçekten de bu korkunç planın bir parçası olup olmadığını sormakla evden kaçmak arasında bir mücadele yaşıyorum. S.O. güzel bir kız olmasına rağmen bana yakın yaşı gereği onunla evlenmemin mümkün olmayacağını çünkü ileride benden daha yaşlı görünüp 'güzele bakma' takıntımı zedeleyebileceğini düşünüyorum. Tüm bu acı gerçekleri onunla paylaşmaya hazırlanırken salona aniden bir televizyon ekibi giriyor. Işıkçılar, ışık ekipmanlarını hızlıca kurmaya başlıyor. Sunucu olduğu her halinden belli güzelce bir kadın, elindeki küçük kağıtlara bakarak canlı yayında söyleyeceklerini ezberliyor. Kameraman da ağzında sakız, kamerasının ayarlarını kurcalıyor. Babam ve işçi emeklisi olduğunu düşündüğüm adam, hayli sıcak bir sohbet eşliğinde kendi dönemlerinin öğrenci olaylarını anlatıyorlar birbirlerine. Salonun içinde bir televizyon ekibinin olduğundan haberleri bile yok. O sırada sunucu kadın, kocaman bir ayı kostümüyle yanıma gelip bir boks maçı çekeceklerini, dövüşeceklerden birinin ben olduğumu ve vakit kaybetmeden ayı kostümünü giyinmem gerektiğini söylüyor. Daha 'hayır' diyemeden de devasa kostümü önüme bırakıp elindeki kağıtlarda yazılanları ezberlemeye devam ediyor. Kafa ve gövde olmak üzere ikiye ayrılmış kostümün önce gövde tarafını giyiyorum. Sonra da ayının kafasını kafama takıyorum. Göz hizama denk gelen çok ufak iki delik sayesinde etrafımı görebiliyorum. Kostümü giyer giyinmez yaptıkları işleri aniden bırakan ev halkı beni görüp çılgınlar gibi gülmeye başlıyor. Babam bile o sıcak sohbetten kopmuş, neredeyse gülmekten altına işeyecek; dizlerini döverek ve parmağıyla beni göstererek öylesine kahkahalar atıyor ki sesi duvarda birkaç kez yankılanıyor. Onca gürültü arasında kameramanın 3, 2, 1 komutunu duyuyorum. Sunucu yayına başlayan konuşmasını yapıyor. Az sonra gerçekleşecek boks müsabakasından ve müsabakayı kazanacak olanın ödülünden söz ediyor. Ancak o sırada kadının sesi parazitlendiği için ödülün ne olduğunu duyamıyorum. Açılış konuşmasından sonra yanıma yaklaşan sunucu, ailenin hangi ferdiyle maç yapmak istediğimi soruyor. Tereddüt etmeden koca pençelerimle gözlüklü çocuğu gösteriyorum. Çocuk isteksizce yerinden kalkıyor ve aptal bakışlarla yanıma geliyor. Sunucu maçı başlatıyor. Çocuk, sürekli ellerine bakıp onların birer yumruğa dönüşüp dönüşmediklerini kontrol ediyor. Bunu yaparken de açık olan ağzı bir türlü kapanmıyor. Ellerine bakmasını fırsat bilerek suratına ilk yumruğu indiriyorum. Gözlüğü gözünden düşüyor. Acı çekmediği her halinden belli. Kendini tanımaya çalışan bir bebek gibi ellerine bakmaya devam ediyor. Bir tane daha patlatıyorum. Dudağı açılıyor. Yüzü kan içinde kalıyor. Aile bireyleri çocuğa destek vermek yerine kendi işleriyle uğraşmayı tercih ediyor. İp atlayan kız, gözünü oynadığı oyundan, yani ipin seviyesini aşan ayaklarından ayırmaksızın sürekli '...önüme gelene bir tekme, annen güzel sen çirkin' cümlesini tekrar ediyor. Kilosu düşük de olsa her zıplayışında salonun parke zeminini titretiyor. Örgü ören kadın ise ne olup bittiğine bile tanık olmaksızın 'haydi bastır, kapana da kıstır' şeklinde abuk subuk tezahüratlarda bulunuyor. Bir yastık kılıfına dönüştüğü her halinden belli örgü materyalinin üzerindeki lacivert işlemeli 'O-gün' figürü dikkatimi çekiyor. Yaşıtım görünen upuzun boylu adam, bir eliyle 'Bilim Teknik' dergisinin sayfalarını hararetle açmaya çalışırken pantolonunun içine soktuğu diğer eliyle penisini uyarıyor. Her açtığı sayfada dudaklarını daha çok ısırıp zevk içinde tuhaf sesler çıkarıyor. Baba ise ağzında sönmeye yüz tutmuş sigarasıyla çayları tazeliyor. Mırıldanmaya çalıştığı 'Karadır Kaşların' türküsü, 'Bitlis'te Beş Minare' türküsüne karışıyor. S.O, salonu dolaşıp dekorasyonla ilgili not tutmaya devam ediyor. Arada çok müthiş bir keşif yapmışçasına histerik kahkahalar atıyor. Babam, hipnotize olmuş bir ifadeyle kucağında uyuyakalmış evin büyük ve çirkin kızının saçlarını okşuyor, kızın saçları elinde kalıyor... Bu çıldırtan manzaraya daha fazla dayanamayarak ve karşımdaki rakibi öldüreceğimden emin bir inanmışlıkla son yumruğu onun suratına indiriyorum. Alt dudağı koparak yere düşüyor. Acı yoksunu çocuk, ellerine bakmayı sürdürürken dengesini kaybediyor ve ağır çekim estetiği ile sunucunun ayaklarının dibine düşüyor. Kameraman, çok önemli bir şey yakalamış gibi yerdeki çocuğun yanına diz çöküp detay görüntüler alıyor. Sunucu nedense 10'dan geriye saymaya başlıyor. Bir yandan da yerdeki çocuğa odaklanmış kamerayı kıskanarak kadraja bacaklarını sokmaya çalışıyor. Nihayet sayma işini bitiren kadın yanıma kadar gelip pençemi yukarı kaldırıyor ve şampiyonluğumu ilan ediyor. O sırada evin duvarında açılmış üç delikten konfetiler yağmaya başlıyor. Ortada hiç şampanya şişesi olmasa da şişelerinden ayrılan mantar sesleri duyuluyor. Yere yığılmış çocuk dahil odada bulunan herkes alkışlıyor beni. Babam hariç, çünkü o kucağındaki kızla uyuyakalıyor. Sunucu kadın, sıra ödülü açıklamaya geldiğini söyleyerek pençemden tutuyor ve büyük bir coşkuyla kameraya bakarak içinde bulunduğumuz daireyi kazandığımı söylüyor! Beni tebrik ediyor. Başından beri dışında olmak istediğim bu lanetli evi kazandığımı duymaktansa kaçmayı, hem de arkamda ne varsa bırakıp kaçmayı tercih ediyorum. Kalabalığın arasından hızla uzaklaşıp asansörü bile beklemeden ve hatta kostümü bile çıkarmadan merdivenlerden aşağı iniyorum. Zar zor da olsa koşarak güvenlik görevlisinin şaşkın bakışları altında gökdelenden ayrılıp arabayı park ettiğimiz caddeyi bulmaya çalışıyorum. 

22 Nisan 2014 Salı

Karamba!



Le Charme Discret de la Bourgeoisie filmini ilk kez 1993 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi'nde ve hocası olmayan bir 'öğleden sonra dersi'nde izlemiştim. Akabinde daha iyi anlayabilmek için filmi okulun kütüphanesinden süresiz yürütme kararı almış, sonrasında kararıma sahip çıkarak yürütmüş ve bu eşsiz filmi mezun olduğum 1996 yılına kadar en az yirmi kez daha izleme şansına sahip olmuştum. Neredeyse her yıl, filmin bende çokça etki bırakan bir sahnesini 'en iyi sahne' olarak bellemiş ve o sahneyi el yordamıyla bile olsa analiz edebildiğimi kanıtlamak için arkadaşlarımı eve çağırmayı görev edinmiştim. Mezuniyet dönemine kadar neredeyse hiç arkadaşımın kalmamış olmasını yazık ki filme dair yaptığım kötü okumalara bağlıyorum. 

Aynı taktiğin siz sevgili arkadaşlarım için de geçerli olduğunu kanıtlamak adına 1996 yılından itibaren filmin benim için en cezbedici sahnelerinden birini çözümlemek peşindeyim; Maoist devrimci kadın karakterin Miranda Büyükelçisi'ne suikast düzenlemek için evine girdiği sahneyi! Ancak analizi yaparken serbest olmayan çağrışımlardan yola çıkarak sadece görsel kodları çözmüş gibi yapıp aslında hiçbir şey söylememiş olmayı amaçlıyorum elbette, tıpkı yıllar önce yaptığım gibi. O halde sahnenin 'seçilmiş eylem' kronolojisine sadık kalarak başlayalım: 

Büyükelçinin silahını porselen bir salata kasesinde saklıyor olması: Burjuvazinin kırılgan rahminde saklanan içi boş bir silah, açlık numarasıyla annesinin göğsüne yapışmış cansız bir bebeğin bedenidir.

Büyükelçinin, kadının çantasını koluna takması: Bu aksiyon ertesinde devrimci kadının arzusu büyükelçiye üç şekilde bulaşır; onun sert kalçalarının koca bir Fransız devrim tarihini belgeleyen 'tekrarcı' erotizmiyle, davasına inandıkça giderek sönmüş olan göğüslerinin haz fazlasıyla ve nihayet tıpkı bir jest gibi bedenden bedene sıçrayan eşyasının, yani çantasının muğlak cinsiyetiyle. 

Kadının sağ ayağıyla sol bacağını kaşıması: En son Clichy'deki örgüt evlerinin birinde alelacele çorapsız giyilmiş ve üzerinde sado-mazoşistik bir sözleşmenin kurumuş üretral izlerini taşıyan bir ayakkabının yalnızca benzerini okşadığı, benzerini dikizlediği ve benzerini tanıyabildiği bir kapalı devre mastürbasyon! 

Aynasını tutturamayan abajurun kırılması: Burjuva aydınlanmacılığını bozguna uğratan devrimci praksisin kısa devresi. 

Kilerin anahtarı: Bunuel'in muhafazakar-devrimci kadın cinselliğini açabilecek tek anahtarı, yani kilerin anahtarını bir rüya nesnesi olarak teşhiri! Sam Raimi'nin Evil Dead II filmindeki meyve kilerinde yaşayan Henrietta karakteri, Fransız dişil Maoist muhafazakarlığın Amerikan korku filmlerindeki temsilidir. Henrietta'nın mitolojik bedenine bizi götüren anahtar, düşük yapan kahverengi kemerine rağmen 'bütünüyle inanmış' bu kadının rahim sayfalarını açan paslı anahtarın aynısıdır. Daha sıçramalı bir çağrışımla şunu ekleyebiliriz ki yönetmen Svankmajer, 'Dimensions of Dialogue' isimli kısa filminde göbek salatanın vajinal sembolizmi üzerinde anahtarı ilk deneyen yönetmen olmuştur. İki film arasında 11 sene olmasına rağmen ne hikmetse anahtar paslanmış ancak salata bir biçimde tarihsel tazeliğini korumayı başarmıştır. 

Şampanya kadehinin kırılması: Kırılma süreci iki aşamalıdır; önce şampanyanın gerisin geriye dökülüp sonrasında kadehin ileri fırlatılması... Bu şık aksiyon, devrimci ileri atılmanın hedefi olan maddenin, yani kadehin, onun içinde taşınan zihinsel zevk suyundan, yani tözden çok daha fazla ses çıkardığını gösterir. Böylesi bir felsefi savaştan canlı çıkabilen tek nesne, tuhaftır ama yine psikanalizin 'ayna'sı olmuştur.

19 Nisan 2014 Cumartesi

The Burning Burns Everything



Halihazırda sizlerle paylaştığım sahne, 'Hayatımın Özeti' isimli kısa filmimde, 'Korku filmlerinde öldürülen kadınları kıskanıyorum' repliği ile başlayan ve benim kıskançlığa dair psikopatolojimin temelini oluşturan önemli bir 'aktif delirten' sahne! Ve halihazırda sizlerle paylaştığım sahne, 'Alfabetik Düşler' isimli kısa filmimin 'V' harfini stilistik açıdan olmasa dahi metin anlamında bütünüyle biçimlendirmiş bir sahne! 

Ölüm ve cinsellik dosyasının içine gömülü bu sahne, 1982 yılının bir Pazar sabahı gayet bilinçli olarak başından sonuna dek izleyebildiğim ve bilinçli olduğu içindir ki başından sonuna dek izleyebildiğimi hatırladığım ilk korku filmine (The Burning) ait. Filmi Darmstadt Caddesi'nde gündüz şarküteri, gece ise yasa dışı video kaset satan bir dükkandan kiralamıştı babam. O yıllarda Bursa'nın Almanya'da o kadar çok kardeş şehri vardı ki hangi köşeyi dönsem bir Fassbinder ya da Schlöndorff'la karşılaşmam işten bile değildi! 

'The Burning' filminin en büyük başarısı, kiralandığı günün ertesi sabahı çekirdek aile dahilinde yapılmakta olan tatsız bir Pazar kahvaltına getirdiği kan kırmızısı renkti. Hayli brutal bir cinayet sahnesinin ertesinde babama, bu filmi yaratan şahsın kim olduğunu sorduğumu hatırlıyorum. Kendisinin annemin gözlerinin içine bakarak verdiği 'yönetmen' yanıtı, filmi izledikten tam 10 yıl sonra sinema okumama yetmiş de artmıştı bile. Artmıştı çünkü üniversiteyi 'Korku Sinemasının Psikanalizi' teziyle bitirmem gerektiğine dair tarifsiz bir yasa koyucu olmuştu. Artmıştı çünkü çektiğim ilk uzun metrajlı filmde, 82 yılındaki Pazar kahvaltısına konuk olmadığınız için keşfetmenizin mümkün olmadığı bir sürü sinematografik referansın nedeni olmuştu. Artmıştı çünkü ne idüğü belirsiz binlerce korku filmine dünya kadar para harcayarak onları arşivime ve Pazar kahvaltılarına katmam gerektiğine dair otoriter bir gereklilik olmuştu. 

Sahnede öldürülen kadın, kaçınılmaz olarak ilk aşklarımdan biri. Çocukluk ve ön ergenlik rüyalarımda sayısız kez seviştiğim bu kadın, tam da uçları kamp ateşinin isiyle kirlenmiş spor çoraplarını çıkardığında zihnimde aynı anda çalan yüzlerce şarkının uyarıcı ritmiyle yakın gelecekteki kendi ölümünü kutsuyor ve bu ritüel, onu ciddi anlamda kıskanmama neden oluyor! Bu kıskançlığın nedeni, sırf babam gözlerinin içine baktığı için oedipal dönemin çetrefilli yollarında terk etmek zorunda kaldığım annemin yitik arzusundan kaynaklanmıyor elbette. O kadını kıskanıyorum çünkü film icabı ya da değil, tatmanın mümkün olmadığı bir doyumu yaşıyor; öfkeyle kanayarak ve kendini kanatarak. O kadını kıskanıyorum çünkü duyduğu suçluluğa rağmen bir bastırma nedeni olmak yerine bastırılan olarak geri dönmeyi tercih ediyor. 

Brechtian PS: Çocukluğumuzda benzer kahvaltılar yaptığımıza emin olduğum psikanalist Sandor Ferenczi, Freud'tan kadınsı kopuşunu mühürleyen 'Thalassa' kitabını yazmadan önce bu filmi izlemiş olsaydı eğer, eminim ortaya çıkaracağı yapıtın kalınlığı hepimizi ziyadesiyle hayrete düşürecekti.

18 Nisan 2014 Cuma

İstanbul, Aşk ve Ölüm



Bana Alain Robbe-Grillet mi yoksa Jean Luc Godard mı diye sormayın! Grillet, kendi sinemasını çokça Godard ve az da olsa Resnais’nin stilistik yaklaşımlarından aşırmış da olsa onun kalemi hem Godard’ın doğaçlamalarından ve hem de Resnais’nin kamerasından çok daha okunaklı geliyor bana! Ve kendi slogan tarihime baktığımda, Grillet için attığım sloganların Godard için attığım sloganların beş katına eşit olduğunu görüyorum. Belki de okunaklı olanın trajedisini okunamıyor olanın komedisine yeğ tuttuğum içindir. 

Paylaştığım, 1963 yapımı L’immortelle adını taşıyan film aynı zamanda Grillet’nin ilk filmi. Şiirden uzak bir şiirsellik aksanıyla ölümü, aşkı, takıntıyı ve İstanbul’u anlatan filmin başarısı, ister aşkla İstanbul’u, ister ölümle takıntıyı, ister aşkla takıntıyı, isterse şu okunaklı olmanın trajedisiyle geri kalan her şeyi harmanlasın, sonunda sizi kendi epizodik yalnızlığına özenle hapsedebiliyor olması.

Grillet, ciddi anlamda Lacan sever bir yönetmen. Onu diğer Lacan sever yönetmenlerden -Benoit Jacquot, Bertrand Blier, Jean-Claude Brisseau, Godard, vs...- ayıran belki de en önemli özellik, sözü öteleyen ilksel öteki’nin 'bakış'ına ve onun yalın, arzuyu imleyen 'ses'ine verdiği önceliktir. Godard’da 'ses', Blier’de ise 'söz' şarkıya dönüşür. Oysa ses, yalnızca Grillet’de mutlak 'ses' unvanını kazanır! 

Derste miyiz? Hayır. Sizi tanıyor muyum? Hayır. O halde filmi daha fazla semboliğe içkin kılmanın bir anlamı yok! Rastlantısal olarak seçtiğim ve kafam iyi de olsa Türkçeye çevirebildiğimi sandığım bir sahneler bütününü paylaşıyorum. 

Bu akademik ıvır zıvırdan sıkılanlar için, son çözümlemede şöyle bir 'aptal eleştirmen' formülü yaratabilmek mümkün: Brecht meets Lacan meets Oy Farfara meets insan eti yemek sıhhiymiş meets a lonely French woman.

14 Nisan 2014 Pazartesi

81 Sene Önce ve Sonra Aynı Yerde


Bakın tam arkamdaki taşın üzerine 81 sene önce kimler oturmuş; soldan sağa: Dada başı Tristan Tzara, fena halde Osman dayıma benzeyen ancak bu gerçeği dayımla henüz paylaşmadığım Paul Eluard, sürrealizmin papası André Breton, heykellerine can verdikçe kendini taşlaştıran Hans Arp, Lacan'ın doktora ödevini kendi 'paranoyak eleştirel' senfonisiyle tamamlamış Avida Dollars, tipi 2000'li yılların sonuna dek mucizevi bir biçimde güncel kalacak olan Yves Tanguy, içindeki Hüma Kuşu'nun kafes anahtarını elleri arasında gizleyen Max Ernst, sürrealizmin eşcinsel / intihar libidosu René Crevel ve eğer 'az biraz' sürrealist sinema varsa onu kesinlikle Bunuel'den önce keşfetmiş olan Man Ray... 

Görünen o ki sürrealistler takımının arkasında açılmış pencere (1933) şimdilerde yok, sadece sağ üst köşesine küçük bir havalandırma ızgarası yapılmış. İçinde kimler nefes alıyor bilemiyorum, soruşturmama izin vermediler. Dahası konu komşu, beni işgüzar bir detektif olmakla suçlayarak doğru cevap anahtarına yanlış sorular kapatmakla itham ettiler. Haklılar elbette, herkesin fantezi alanı kendine! Herkes, 'zamanın altınını' kendi çöplüğünde aramalı! 

Fransızların bu ilk huzurunu kaçırışım değil elbette ancak ne zaman bir Fransızın huzurunu kaçırsam kendimi Wilhelm Reich'ın Cinsel Politikasından çok daha farklı bir tarihsel/seksüel pratiğin içindeymiş gibi hissediyorum. Son çözümlemede, putain de merde!