13 Ağustos 2009 Perşembe

Atay ve Tactile Deney























Deney No - 123
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Oğuz Atay

Renk: Makinist safrası.
Koku: Bursa'nın Kayhan semtindeki müstakil evlerin merdiven altı.
Dokunsal: Nemli trabzandan popo üstü kaymak.
İşitsel: Dil sürçmesi.
Tat: Hoppa sakızı.

7 Ağustos 2009 Cuma

"Sanatçılar Olarak Yok Edebileceğimiz Hiçbir Şey Kalmadı"























Çeviri: Tan Tolga Demirci

Jodorowsky: Kısa bir süre sonra piyasaya çıkacak albümünüzle başlayalım. Sonrasında daha kişisel konulara gireriz, ne dersiniz?

Manson: Elbette.

Jodorowsky: Albümünüzün adı ‘Eat Me, Drink Me.’ Doğrudan hareketle, bunların İsa’ya ait simgeler oldugunu düşünüyorum. Hergün kilisede olup biten nedir? Katolikler tanrılarını yiyor ve içiyorlar. Bu da onları vampir birer yamyama dönüştürüyor.

Manson: Bunu seveceğinizi biliyordum.

Jodorowsky: Siz, bay Manson, siz bir sembolsünüz. Her zaman makyaj yapıyorsunuz, kimse aslında kim olduğunuzu bilmiyor. İsa, giderek sembolleşen bir ikon oldu. Sizse bunun tersi, yani insan olma yolunda bir sembolsünüz. ‘Eat Me, Drink Me’ derken dünyaya aşkınızı gösteriyorsunuz. Kendinizi sunuyorsunuz. Siz, vampir yamyamlar için bir ziyafetsiniz. Bunu hissediyorum. Kişiliğiniz hakkında konuşurken, baştan aşağı bir mitoloji olduğunuzu düşünüyorum. Her yeni dönem, yeni mitolojilere gereksinim duyar.

Manson: Kesinlikle aynı fikirdeyim. Başkalarından çok daha iyi kavramışsınız durumu.

Jodorowsky: Kendimizi sanatçı olarak dışa vurmak adına dünyayı yok edemeyiz. Tersine, yok etmemiz gereken, tam da bizleriz.

Manson: Neden böyle düşünüyorsunuz?

Jodorowsky: Her dönemde koruyucu melekler, ki burada Artaud, Van Gogh, Nietzsche, Topor gibi insanlardan söz ediyorum, kendilerini, ‘kendiliklerini’ yok ederek sunmuşlardır. Ancak buradaki yok edişin İsa tarzı bir öz yıkımla ilgisi yok. İnsanlar, kiliselerde kendi sembollerini yiyorlar. Oysa sizin durumunuz farklı. Siz, etinizi ve ruhunuzu bağışlıyorsunuz. Peki acı çekiyor musunuz?

Manson: Şu aralar hayır.

Jodorowsky: Oysa albümünüz ‘acı’ taşıyor!

Manson: Kesinlikle! Çünkü aşkımı, yani evliliğimi kaybettim. Sonra başka bir kız sevdim, onun sayesinde kaybettiğim aşkı buldum yeniden.

Jodorowsky: Eşiniz yalnızca Manson sembolüne aşıktı, yoksa sizin gerçekliğinize değil.

Manson: Babam da aynı şeyi söylemişti, onun bana değil, ‘Manson’ düşüncesine aşık olduğunu... Bir yıl öncesine kadar gerçekten kim olduğumu bilmiyordum. Yaratamıyor, yazamıyordum. Adeta büyük bir boşluktaydım. Müzik yapmaya çalışıyordum ancak olmuyordu. Yalnızdım. O da yanımda değildi, çalışıyordu, kendi kariyeri ile meşguldü. 6 ay sonra kendimi gerçek anlamda araştırma yoluna gittim. Önceleri bir sonuca ulaşamadım. Gerçekten de kim olduğumu bilemiyordum.


Jodorowsky: Simyanın tanımı tam olarak nedir? Özdeğin ruhanileştirilmesi ve ruhun maddeleştirilmesi... Böylelikle altta olan ‘şey’, üstte olan ‘şey’e benzer; iblis, dünyaya düşen bir melekken, melek de cennete yükselen bir iblis oluverir.


Manson: Neden bu adamı sevdiğimi anlayın!

Jodorowsky: Birkaç yıl öncesine kadar ne zaman Amerika’da birileri kötü bir şey yapsa, bu Marilyn Manson’un hatası olarak kabul edilirdi. Bir şeyler değişti mi bari?

Manson: Kişisel hayatımda da öyledir. İnsan olarak hep suçlanan kişi oldum. Her şey benim hatam olarak gösterildi. Kötü şeyleri çeken bir mıknatıs gibiydim. Bir dizi felaket geldi başıma. Hiçbir şey yolunda gitmedi. O günler içersinde Amerikalılar beni az da olsa unutmuşlardı. Ancak öyle hissediyorum ki bu albümle yeniden bana dönecekler. Yaptığım şey bütünüyle insani ve artık daha da esrarengiz. O yüzden ciddiye alınmalı.

Jodorowsky: Kabbala inancında bir söz vardır: “Her düşüşten bir çıkış yarat” diye... Albümünüzü dinledim. Bir dramatik duyum alıyor ve tıpkı simya gibi, onun yıkıcı imgesinin altından yapıcı, felsefi bir sonuç çıkarıyorsunuz. Söyleyin bana, dünya ne durumda şimdi? Tam anlamıyla mahvolmuş. Asla ona saldıramıyoruz. Çünkü saldırmamız gereken şey, tam da bizleriz.

Manson: Aynı fikirdeyim.

Jodorowsky: Artık herkes kurban. Sanatçılar olarak yok edebileceğimiz hiçbir şey kalmadı.

Manson: Bu albüm aracılığıyla tek bir şey söylemek istedim ve şimdi size de aynı şeyi söylüyorum: ‘Ay yeniden doğmakta...’

Jodorowsky: Bu çok ilginç. Çünkü binlerce yıldır ana tanrıçayı unutmuş durumdayız. Hala eski erkek tanrılara tapıyoruz. Yaşadığımız felaket, erkek egemen düşüncenin bir sonucu. Oysa siz, bu albümle, ‘kadınlık’ hakkında konuşuyorsunuz, içinizdeki büyük tanrıça ile dışa vuruyorsunuz hissettiklerinizi. Sizi ilk kez televizyonda gördüğümde oldukça heyecanlandım ve kendi kendime şöyle dedim: ‘Ne olağanüstü bir yaratık gülüşü bu!’ Ve benimle yüz yüze geldiğinizde, bir yönetmen olarak yönetmen istediğim tek oyuncu olduğunuzu anladım.

Manson: Sizinle bir film projemiz var. Onun gerçekleşmesini çok isterim.

Jodorowsky: Hala zaman var, eğer adına tanrı dediğimiz sırrına erişilemez olan o ‘şey’ bana hayat verirse elbette...

Manson: Orada olacağım!

Jodorowsky: 60’lı yıllarda, benim de içinde bulunduğum Panik Hareketi, seyircileri şok etmek adına kan, çıplaklık ve çılgınlıklar organize ederdi. Siz de şovlarınızı aynı ruhla yapıyorsunuz öyle değil mi?

Manson: Kesinlikle. Bu her zaman yapmak istediğim şeydi. Şimdilerde daha da istiyorum. Tüm gösteri dünyası standartlaştı, sıradanlaştı. Şov için bilet almanız yeterli hale geldi... Benim anlayışımda şovun ne zaman başladığını hiçbir zaman bilemezsiniz ve o şov sonsuza dek devam eder. Böylesi çok daha korkunç. Bu arada merak ediyorum. İnsan vücudundan bir parça değiştirmeniz gerekseydi bu hangisi olurdu?

Jodorowsky: Beyin! Şu üçünden başlayarak dört parçadan oluşan bir beyin tasarlamak isterdim: Sürüngen soğuk kısım, emosyonel beyaz cevher ve entelektüel korteks... Onları kafatasına sığdırmak için akordeon misali katlardım. Ve elbette bunların dışında, mutlak telepatik enerjiden oluşan dördüncü parçayı da diğer parçalar arasına eklerdim.

Manson: Harika! Ben de iki ağıza sahip olmanın güzel olabileceğini düşünüyorum. Aynı anda yemek yiyip konuşmaya vaktim olmadığından, iki ağız müthiş olabilirdi.

Jodorowsky: Bunu sevdim! (ensesinin arkasına dokundurarak) İkincisini de buraya koyardınız değil mi?

Manson: Kesinlikle. Daha iyi öpüşmek için daha çok ağıza gerek var!

Jodorowsky: Yalnızken neler hissediyorsunuz? Çünkü aslında iki kişiden oluşuyorsunuz: Sembol olan ve insan olan Manson; şöhretli ve insanlara kapalı olan Manson. Peki öyleyse, insanlara kapalı Manson nasıl yaşıyor?

Manson: Bu albümü yaptığımda çok şey farkettim. Yakın arkadaşlarım bir yana, pek az insan benim aslında kim olduğumu bilir. Normal olan da budur. Asla gerçek kimliğimi yaptığım işe sızdırmadım. Oysa bu albüm tam da beni anlatıyor. İlk şarkıyı dinleyin, şu sözlerle başlıyor: “6.am. Yılbaşı günü...” Bunu yılbaşı sabahı yazmış ve tüm gün boyunca söylemiştim. Sonra da onu, ‘insanlara kapalı olan’ Manson’a adadım.

Jodorowsky: Bu yüzden de bu albüm diğerlerinden çok daha zengin bir içeriğe sahip! Onu ikizinizle birlikte yaptınız.

Manson: Teşekkürler!

Jodorowsky: Bu arada o kadar çok iblisten söz ettik ki... Hiç onunla karşılaştınız mı?

Manson: O benim içimde, belki de benim ikizim.

Jodorowsky: İblis egodur. Ego, zaruri, sonsuz ve müebbet varoluşu içerir. Onun kapsandığı kutu, açık ya da kapalı olabilir. Bir politikacıyı örnek olarak düşünün... Politikacının gerçek kendiliği kutunun içindedir. Sınırlıdır. Sizin içinse durum farklı. Siz kutuyu açıyorsunuz ve gerçek kendiliğin çıkmasına izin veriyorsunuz. Sonra ona bir ses veriyor ve sahip olduğunuz sınırları zorluyorsunuz. Günün birinde Manson kostümünü çıkarıp gömeceksiniz. Daha sonra da kendinizi bir gün ve bir geceliğine kostümsüz, makyajsız, sadece kendinizi bulmak adına hapsedeceksiniz. Mümkün mü sizce bu?

Manson: Yeni klibimde makyaj yapmıyorum. Ayrıca oldukça ilginç bir seks sahnesi çektik. Yataktaki kızla benim üzerime yağmur yerine kan yağıyor. Kendinizi tam anlamıyla kalbin merkezinde hissediyorsunuz

Jodorowsky: Bence sıçanların testislerinizi yalayıp yuttuğu bir Manson klibi çekilmeli.

Manson: Yok, teşekkürler. Hiçbir sıçan testislerimi kemiremez.

Jodorowsky: Sıçan vampirik bir hayvandır; insandan daha akıllı ve güçlüdür. Taşaklarınızı yiyen bir sıçan, aynı zamanda spermlerinizi de yemiş olur. Bu durum, sıçanları kutsal birer kaseye dönüştürür. Midesi Manson’un spermleriyle dolu fareyi oraya buraya savuran bir papa görüntüsü hayal ediyorum! İşte benim çekeceğim klip!


Manson: Sayenizde her şeyi içselleştirdim! Kendi dünyamı yarattım!


Jodorowsky: Yapmanız gereken de bu. Normal insanlar gibi davranmaya zaman yok. ‘Yıkarken inşa et’ diyen yaşlı bilgenin sözünü dinlemelisiniz. Hayvanların kendilerini korumak için türlü yolları vardır. Siz de ‘şeyleri’ değiştirmek, kendinizi kurtarmak ve saldırıya geçmek için seçim yapmalısınız... Dünyaya karşı yengin olmanın tek yolu, insanın kendi derinlerine ulaşmasından geçer, tam da bu albümde yaptığınız gibi. Pekala sevgili Manson, son olarak, en sevdiğiniz filmim hangisi?

Manson: ‘The Holy Mountain...’

Jodorowsky: Bunu duyduğuma sevindim. O filmi çekerken çok acı çektim. Ne yapmak istediğimi kimse anlamadı. Sonuca ulaştığımda ise büyük bir mutluluk yaşadım. Bu arada filmlerimin gösterimini biraz da size borçluyum. Benim hakkımda gazetelere verdiğiniz demeçlerden sonra nereye gidersem gideyim, filmlerim hakkında hangi ülkelerde konferans verirsem vereyim, gotik gençlerden oluşan bir grup, beni görmek için hep orada oluyor.

Manson: Beklenen de bu, bize akıl almaz sözler zikreden tek insan sizsiniz.

Jodorowsky: Pekala... Hoşça kalın. Şimdi vereceğiniz konsere gidiyorum, harika bir gün oldu. İlk rock yıldızımla röportajımdı bu.

Manson: Çok teşekkürler.

6 Ağustos 2009 Perşembe

"Kendimi hiçbir zaman satmadım"























Çeviri: Tan Tolga Demirci

Soru: ‘El Topo’ filminin devamını çekeceğiniz doğru mu?

Yanıt: Evet, ‘El Topo’nun Oğlu’ adındaki bu devam filminin çekimleri için kaynak arıyoruz. Bakalım neler olacak.

Soru: Peki ya Nick Nolte ve Asia Argento’nun rol almasını düşündüğünüz ‘King Shot’ filmi?

Yanıt: Henüz proje üzerinde çalışıyorum. Tam olarak filmde kimlerin yer alacağı belli değil. Detayları konuşmak için erken.

Soru: Ancak proje gerçekleşecek değil mi?

Yanıt: Umarım.

Soru: Konuşmalarınızın birinde, sanatın, sanatçının nevrozuna ya da egolarına hizmet eden bir araç olarak değil, insanları sağaltmak adına bir silah olarak kullanılması gerektiğini söylemişsiniz. Yaratma sürecinde hala aynı görüşü mü benimsiyorsunuz?

Yanıt: 40 yaşına kadar oldukça nevrotik bir insandım. Edebi kahramanlarım da öyleydi, Kafka, Proust, Cioran, Samuel Beckett vs... Onlar benim için birer sakinleştirici ya da eninde sonunda ölümüme neden olabilecek uyuşturucu ilaç gibiydiler. Zihinsel mastürbasyonun temsili Poe, Baudelaire ve Borges gibi yazarları da sevdim. Sonunda, bir çocuğun ölümünden o kadar etkilendim ki kendi kendime sordum: ‘Sanatın anlamı nedir? Yaşadığımız dünyaya daha fazla acı katmanın anlamı ne? Biz sanatçılar birer şaklaban mıyız yoksa politik birer araç mı?’ 60’lı yaşlara dayanmışken, mutlak sanatın, sağaltım adına kullanılabilecek sanat olduğunu keşfettim.

Soru: Bu da bizi, sıradan psikolojik yaklaşımın oldukça dışında yapılanmış ‘psikomaji’ye götürüyor, yani bilinçdışına mesaj göndererek içsel travmaların tanınması ve ortadan kaldırılması alanına...

Yanıt: Yıllarca Tarot okudum, geleceği falan görmek için değil, yalnızca psikolojik problemleri ortaya koymak adına... Aslında Tarot bir terapi yöntemi sayılmaz, o sadece yaşanan sorunların nedenlerini açığa çıkaran bir araçtır. Bir gün adamın biri bana gelip şöyle dedi: ‘Ben anneme aşığım. Bunu da gayet iyi biliyorum. Peki ne yapmalıyım?’ Böylesi soruları yanıtlamak için ‘psikomaji’yi keşfettim. Önceleri küçük sorunlar üzerinde çalıştım. Bana gelen ilk vaka, sahtelik taşımayan ve tuhaflık sınırlarının dışında biriydi. Aptal bir büyücü ona, yakınındaki birinin öleceğini ve cenazesinin de kendisine pahalıya patlayacağını söylemişti. Bunun üzerine ondan tüm camları kapatmasını ve sinek ilacını etrafta uçuşan bir sineğin üzerine sıkıp ölümünü izlemesini istedim. Sonrasında ölü sineği 5 Euro’luk banknota koyup parayı katlamasını, ancak önce, banknottaki 5 yazısının yanına altı adet sıfır eklemesi gerektiğini söyledim. Dediğimi yaptı. Bunun üzerine ondan parayı yakmasını istedim. Böylelikle ‘kehanet’ gerçekleşti ve adam, yaşadığı obsesyondan kurtulmuş oldu. Annesine aşık olan adama ise önce sevebileceği birini bulmasını ve sonrasında ona annesinin elbiselerini giydirip sevişmesi gerektiğini söyledim. Sonunda sahip olduğu oedipus kompleksi metaforik olarak gerçekleşti ve o da yaşadığı esaretten kurtulmuş oldu.

Soru: Film yönetmeni, oyuncu, şair ve ‘gerçek’ Alejandro Jodorowsky olarak yolunuzu kaybedip kötülüğe karıştığınız oldu mu?

Yanıt: Her zaman dürüst biri oldum. Kendimi hiçbir zaman satmadım. Tarot falını 29 yıldır bedava bakıyorum. ‘Psikomaji’ uygulamalarından da para almıyorum. Gerçek sanatta ikilik yoktur. Şair Alejandro, her gün dışkılayan Alejandro ile aynı kişidir.

2 Ağustos 2009 Pazar

"Meksika Savunma Bakanı Beni Ölümle Tehdit etti"



Çeviri: Tan Tolga Demirci

Soru: Filmlerinizi ‘aydınlanma sineması’ ya da ‘sağaltıcı sinema’ olarak niteliyorsunuz. Bunun ne anlama geldiğini anlatır mısınız?

Yanıt: Aydınlanmadan ya da sağaltıcı sinemadan söz etmeden önce sinema endüstrisi üzerine konuşmamız gerekir. Film endüstrisi eğlence sektörüne aittir. Peki bu sektörü kim idare ediyor? Sıradan insanların talepleri ve zevkleri değil mi? Normal insanlar vasatlığı temsil ederler, sanatın kendisini değil! Onların eğlence anlayışı kabadır ve size hayatınızı değiştirmek adına hiçbir şey sunmazlar. Bu adeta sigara gibidir. Tütün içersiniz ve size hiçbir şey vermez. Oysa esrar öyle değil, size her zaman bir şeyler sunar. Endüstriyel durum da böyledir. Aydınlanmadan söz edeceksek endüstriyle yollarımızı ayırmak gerekir. Marketin amacı para kazanmak üzerinedir. Filmin ölçüsü de buna endekslenmiştir. Üçyüz milyon dolar kazandıran film! Tam bir baş yapıt! Ancak para getirmezse çektiğiniz film, başarısızlıkla, kötü bir film olmakla suçlanır. Peki birisini iyileştirmek ne anlama gelir? En büyük hastalık, kendiniz olmak yerine başkalarının istediği ‘şey’ olmaktır. Aile, toplum ve kültür buna hizmet eder. Onlar size şöyle olmalısınız, şu ahlaki değerlere dikkat etmelisiniz, şu duygulara sahip olmalısınız, şöyle bir para durumunuz olmalı, şu inanca odaklanmalısınız, şu dine inanmalısınız tadında öğütler verirler. Sonra size, ruhani bir hapishaneye hayatınız boyunca kapatılacağınıza dair bir form imzalatırlar. İşte aydınlanma sineması, bu formu imzalamaktan ve anneninizin rahmindeyken atıldığınız şu yapay dünyanın sınırlarından sizi uzak tutarak, içinde bulunduğunuz hapishaneden nasıl kaçabileceğinize dair öneriler sunar. Onun sayesinde kendiniz olur, kendi fikirlerinizi tanırsınız. Örneğin Hitchcock hasta bir adamdır. Neden? Çünkü sinema dahisi maskesi altında sahteleşmiştir. Oysa aslolan, onun tüm filmlerini bir hapishanede çekmiş olduğu gerçeğidir. Hitchcock, sizin duygularınızı yönetir, belli bir çizgide davranmanız için sizi hipnotize eder. Oysa sağaltıcı sinemanın böyle dertleri yoktur.

Soru: Hollywood beyin yıkayan filmler mi üretiyor diyorsunuz?

Yanıt: Evet, beyin yıkama! Tüm Amerikan filmleri Amerikan propogandası yaparlar. Emperyal gücün temsilidir bu. ‘300’ filmine bakın. İran karşıtı bir propoganda filmi. Fiziksel gücü tanrılaştırıyor. Gençleri kendi ülkesi için savaşacak anti-İslamcı kamikazeler olarak hazırlıyor. Bu film, aynı zamanda zencilere karşı ırkçı anlamlar da içeriyor. Kötü insanların canavar ve zenci olduklarını söylüyor. Üstüne üstlük kötülerin başındaki adamı da ibne rolüne sokuyor! Aydınlanmaya ulaşmanın ilk sorusu ‘neden’ sorusunu sormaktan geçer. “Neden!, Neden?!, Neden adam ibne?, Neden kötüler hep zenci? Neden?”... Bu soruyla içine doğmuş olduğumuz hapishanenin sınırlarını sorgulamaya başlarsınız. Sonra da farklı bir yol izlemeniz gerekir. Örneğin bu filmden sonra 'Holy Mountain' filmini görmek gibi...O film de eleştiriler sunar ancak özgürlüğe ulaşmak için gerekli yolu size sunarak yapar bunu.

Soru: ‘The Holy Mountain’, ‘El Topo’, ‘Fando y Lis’ gibi filmlerin günümüzde çekilebilmesi mümkün mü sizce?

Yanıt: İnsanlar ‘ah, o günlere dönmek ne güzel, çünkü böylesine harika filmler yapmışsınız’ deyip duruyorlar. Aslında o zaman film yapmak çok daha zordu. Fando y Lis’in çekimleri sırasında neredeyse öldürülüyordum. Meksika Savunma Bakanı beni ölümle tehdit etti. Kaçmak zorunda kaldım. Beni linç etmek istediler. Kolay değildi, ancak başardım. Benzer bir şeyler yapmak isteyenlerin de yeterli cesarete ve arzuya sahip olmaları gerekir.

Soru: Böyle birilerini tanıyor musunuz?

Yanıt: Hollywood, tüm arkadaşlarımın yeteneklerini öğütmüş durumda. Örneğin Guillermo del Toro! Onu severim çünkü sonraki kuşağın temsilidir. Başarıyı yakalamasından önce tanırdım onu. Yetenek dolu bir adamdı ancak sonraları Hollywood tarzı vasat filmler üretmeye başladı. Sam Raimi de öyle, ‘Spiderman’ adında bir film çekti. Ne büyük utanç! Asya hareketi içersinde var olan Hong Kong’lu, Japon, Koreli yönetmenler de öyle; yetenekleri Hollywood tarafından tarumar edilmiş durumda. Metinler de bundan nasibini aldı elbette. Örneğin ‘The Infernal Affairs’in orjinal öyküsü muhteşemken sonrasında ‘The Departed’ adıyla onu yeniden çektiler ve ortaya berbat bir film çıktı elbette.

Soru: Size tamamen katılıyorum. Mel Gibson’un ‘Apocalypto’ filmini izlediniz mi?

Yanıt: Hayır, izlemedim.

Soru: Bence iyi örnek. Filmin ortasında bir yerlerde Mayan şehrini ziyarete gidiyorlar. Sizin filminizden sonra gördüğüm en vahşet dolu sahne. Mutlaka izlemelisiniz.

Yanıt: Bazen bana ilham veren şeyler oluyor. Örneğin ‘The Prestige’ filmi. O filmde metafizik bir tat yakalamıştım. Borges’te olduğu gibi. Kendini öldüren bir adam vardı... Kötü bir filmde bile çoğu zaman fantastik bir cevher keşfedebilirsiniz. Takashi Mike örneğin, bazı sahnelerde gerçek bir dahiyken bazı sahnelerde ise berbat bir tarz ortaya koyuveriyor. Tam anlamıyla kendisinin hayranı olmasam bile az da olsa seviyorum onu.

Soru: Bir filmi yönetmenin medyumluk ya da ruhbanlıkla benzer yanları olduğunu düşünüyor musunuz?

Yanıt: Kesinlikle. Örneğin ‘Santa Sangre’yi yaparken tek bir insan yüzü görmüyordum. Ne arkadaşlarımı, ne kadınları, kimseyi... Günde beş altı saat uyuyordum çünkü gece yarılarına kadar çalışıyor ve sabah beş ya da altı gibi kalkıyordum. Çok az yemek yiyordum. Kimseyle konuşmuyor, sadece filmimle uğraşıyordum. Sabah sete geldiğimde, günün en önemli çekimiyle işe başlıyorduk. İş bittiğinde ise set ekibi, yarın ilk çekimin ne olacağını soruyordu. Bu soru beni çok sinirlendirse bile yine de onlara programı söylüyor, sabah ise fikrimi değiştiriyordum.

Soru: Film ekibini nasıl seçiyordunuz?

Yanıt: Benim için en önemli kişi görüntü yönetmenidir. Oyuncular sonra gelir. En heyecanlı kısım ise çekim yapacağım mekanları bulmaktır. ‘Santa Sangre’nin çekimleri sırasında yıkılmakta olan bir ev gördüm. Her taraf toz duman olmuştu. Etraf pislik içindeydi. Birdenbire kendime ‘şu toz bulutunun içine gir’ dedim. Sonrasında kalkan tozun ardında bir kilise gördük. Tam olarak istediğim buydu. İçinde orospular yaşıyordu. Basamaklarda oturmuşlar ve üç dolara dilediğinizi yapıyorlardı. Bir dolar kadına, bir dolar pezevengine ve diğer doları da kilisenin rahibine vermek zorundaydınız. İnanılmaz değil mi? Her sikiş için rahibe bir dolar!

Soru: Yaşantınız boyunca pek çok şey yaptınız. Mim, film, tiyatro, yazarlık, müzik, mistik yolculuklar ve terapiler... Yapmadığınız bir şey kaldı mı?

Yanıt: Yine de benim için en önemli etkinlik şiir yazmak oldu. Çok az insan şiirle ilgileniyor. Şimdilerde kimse şiir okumuyor. Şanslıyım çünkü yazdıklarımı basıyorlar. Tiyatro oyunu da yazıyorum bu aralar. İtalya’da Turin’de bir oyun sahneye koyuyorum. Aynı oyun, Napoli ve Belçika’da da sahnelenecek.

Soru: Kendinizi herhangi bir milliyete ait duyumsuyor musunuz?

Yanıt: Şili’yi severim çünkü orada doğdum ancak şu anda hiçbir yere bağlı hissetmiyorum kendimi. Gittiğim her ülkeyi seviyoum.

Soru: Halüsinojen maddeler, her zaman için yarattığınız ürünlerin bir parçası mıydı?

Yanıt:‘El Topo’ filmini izlemeye gelenler sürekli esrar içiyorlardı. ‘The Holy Mountain’ için de geçerli bu. Benim için durum farklı. Çünkü ben film yapıyorum. Neden bunlara ihtiyaç duyayım ki? Sadece bir kez mantar ve bir kez de LSD deneyimim oldu, ne olduklarını merak ediyordum. Hocam Oscar Ichazo ile birlikte denemiştim. LSD sayesinde bir sabah tam sekiz saat boyunca aydınlanma tecrübesi yaşadım. Bence Bush ve Blair dahil her insan, zihnini açmak adına bir kez mantarı denemeli. Ama sadece bir kez... Çünkü bu boktan politikacılar, sadece maddiyattan söz ediyorlar. Ruhanilikle hiç işleri yok. Zihinlerini açmaları gerekiyor.

Soru: Hiç açıklayamadığınız ve size mistik ya da normal dışı gelen bir deneyim yaşadınız mı?

Yanıt: Asistanıma sorun çünkü benim hayatımın büyüsel yönünü o daha iyi biliyor.

Asistan: Evet, ortada çok fazla açıklanmayan şey var. Biliyorsunuz, Alejandro 40 yıla yakın bir süredir tarot falı bakıyor. On ya da on beş kadar kekeme insanı bu yolla iyileştirdi. Onun psiko-şamanik ritüellerde bulunduğunu da gördüm. Sonrasında bu ritüellere katılan insanlar, bir biçimde sağaltıldıklarını dile getirdiler.

Soru: Dua eder misiniz? Eğer ediyorsanız kime ya da neye?

Yanıt: Hayır, duaya ya da dışsal bir tanrıya inanmam. Sadece ‘içsel dünya’ olarak adlandırdığım ‘kendilik’ adına düşünürüm. Tamamen siz olmayan, ancak içinizde yaşayan bir hayat çeşmesi imgesindeki içsel dünya adına... Gençlik çeşmesi kendiliktedir. Her gece oraya ulaşmaya çalışırım. Benim için dua budur, kendilik merkezine ulaşabilmek ve oraya girebilmek...

Soru: Aklın tam anlamıyla bedenden ayrılabilmesi mümkün müdür?

Yanıt: Elbette. Gençliğimde ruha sahip olan bir bedenken, şimdilerde bedene sahip olan bir ruhum...

Soru: Şu an 77 yaşındasınız. Yaşlanmak konusunda ne düşünüyorsunuz?

Yanıt: Bu harika bir duygu! Çok seviyorum. Kendimi değiştirmek istemiyorum. Yeniden 40’lı yaşlara dönmek ister miydiniz diye sorarsanız, bedensel olarak evet ancak akılsal olarak hayır yanıtını veririm size. Yaşlanmanın sosyal bir kabus halini aldığı durumlar da var elbette, Parkinson olmak ve salaklaşmak gibi. Ancak beyin, evren misali sürekli gelişiyor ve yeni iletişim ağları kuruyor. Ruhunuz, gereksiz olandan sıyrılarak sürekli daha iyiye gidiyor. Yaşlanmak harika bir duygu, özgürlüğün müthiş bir biçimi! Şimdilerde sevişmek için ereksiyon problemi yaşıyorum. Bazen kaldırmak çok zor oluyor. Ancak bu da sorun değil çünkü ellerimi kullanabiliyorum; okşayabiliyor, bir kadını farklı yollarla mutlu edebiliyorum, tıpkı lezbiyenlerin yaptığı gibi. Öyleyse sorun ne? Bu teknikler sayesinde 80 yaşında bile cinsel sorunlarınız olmayabilir...

Soru: Ölmden korkuyor musunuz?

Yanıt: Artık değil. Ölüme hazırım. Ruhen elbette, bedensel anlamda değil. Çünkü vücudum yaşamak istiyor. Beden sürekli ölmek yerine ölümsüz olmak ister. Ruh ise ölümü kabullenir.

Soru: Ölümden sonra yaşama inanıyor musunuz?

Yanıt: Neden? Niçin ölümden sonra ne olacağı konusunda kaygılanayım ki? Nasıl olsa olacak bir gün! Oraya da buraya da gitsem olacak!

Soru: İnsanlığın geleceği adına iyimser misiniz?

Yanıt: Uygarlık sona erebilir. Ancak eğer insanlık yaratıldıysa, bu o istediği için değil, evren kendini devam ettirebilsin diye oldu. Evren, gelecekte yeniden mutasyona uğrayacak çünkü yeni bir beyin inşa edilecek. Üç beyine sahibiz öyle değil mi? Sürüngen beyin, memeli beyin ve serebral korteks... Gelecekte dördüncü bir beyin inşa edilecek!

"Küllerimi Yiyebilir ya da Onlardan Kek Yapabilirler"



Çeviri: Tan Tolga Demirci


Soru: Önce biraz kronoloji... Paris’e ilk ne zaman geldiniz?

Yanıt: 1953 yılında, Şili’den... Önce Marcel Marceau’nun hocası Etienne Decroux’dan mim dersleri aldım. Bir yıl sonra Marceu’nun tiyatro topluluğuna katıldım ve orada tam beş yıl çalıştım. Sonra dünyayı dolaştım ve yeniden Paris’e döndüm. Paris’te iki sene boyunca bir müzikholde görev aldım. Sonra Meksika’ya gitmek için Paris’ten ayrıldım. Meksika’da kaldığım süre boyunca pek çok kereler Paris’e gittim. En önemlisi, Arrabal ve Topor’la panik hareketini başlatmak ve Happenings’ler sergilemek üzere Paris’te olduğum zamanlardı elbette. Sonra yeniden Meksika’ya döndüm. Meksika’dan iki yıllığına New York’a geldim ve o sırada ‘The Holy Mountain’ filmini yaptım. Sonra Fransa’ya döndüm ve on beş yıldır da Paris - Vincennes’de yaşıyorum. Ancak seyahat etmeye devam ediyorum.

Soru: Sizi Paris’e çeken neydi?

Yanıt: Daha çok iş yapmak. Önce mim çalışmak istedim ve o sıralar bunu karşılayabileceğim tek okul, Maurice’in mim okuluydu. Sonrasında film ya da tiyatro için pek çok kereler çağrıldım. Son on beş yıldır her çarşamba ‘Cabaret Mistico’ adını verdiğim bireysel bir üniversite için konferanslar verdim. Ayrıca tarot sınıfım vardı orada. Psikosoybilim adını verdiğim bir dalda deneyler yaptım. Kişilerin soy ağacı üzerinde çalıştım. Bir çeşit grup terapisi gibi, psikomaji de öyle... Ayrıca kitaplar yazdım. Burada geniş bir hayran kitlem var.

Soru: Tüm bu çalışmaları nerede yaptınız?

Yanıt: Farklı yerlerde. Bazen mim okulunda, sonra uzun bir zaman Jussieu Üniversitesi’nde ve şimdi de sahibi olduğum bir karate mekanında.

Soru: Mekanın reklamını nasıl yaptınız?

Yanıt: Asla yapmadım. Orayı kurduğumdan beri her şey ücretsiz. İnsanlar, kilisede olduğu gibi bağışta bulunuyorlar sadece.

Soru: Paris sizin için özel birşeyleri, örneğin büyüsel bir atmosferi mi ifade ediyordu buraya gelmeden önce?

Yanıt: Evet çünkü 40’lı ve 50’li yıllarda Şili için en önemli şey şiirdi. Neruda vardı, Huidobro vardı. Vicente Huidobro’nun annesi, Paris’te bir edebiyat merkezine sahipti. Ve kendisi Fransa’da iyi tanınıyordu. Biz Şilili vatandaşların en büyük özlemi, Paris’teki bu edebiyat merkezine gelebilmekti. O mekan bir mit olmuştu adeta. Ben de bu amaç için Paris’e geldim.

Soru: Gençken Huidobro ile karşılaşmış mıydınız?

Yanıt: Hayır, ben edebiyata başladığımda kendisi ölmüştü. Neruda ve Nicanor Parra ile karşılaştım Şili’deyken. Onlar şiirin ustalarıydı. Ve Enrique Lihn elbette, o da hocamın yakın arkadaşıydı ve büyük bir şairdi.

Soru: Paris, beklentilerinizi karşılamış mıydı peki?

Yanıt: Müthişti! Paris’e neredeyse parasız gelmiştim. Tek kelime Fransızca bilmiyordum. İlk gün jambonlu sandviç yedim, sonra markette hangi meyveyi istediğimi parmağımla gösterdim. Fransızcayı caddelerde öğrendim. Paris çok etkileyiciydi, hala da öyle. Uzun bir zaman, New York’un, özellikle 80’lerde ve 70’lerde kültürel olarak Paris’ten çok daha ilerde olduğunu düşünmüştüm. Ama artık öyle düşünmüyorum. Paris’in muazzam bir kültürel yapılanması var.

Soru: 53 yılında geldiğinizde kimleri tanıyordunuz?

Yanıt: Geldiğimde düşünsel ortama varoluşçuluk hakimdi. Araştırma ruhuna sahip olduğum için o sıralar varoluşçuluğun kalıntılarıyla ilgilendim, hippi kuşağından önceydi.

Soru: Onları nasıl keşfettiniz?


Yanıt: Şans eseri Saint Germain des Prés civarında yürüyorlardı. Aralarında bir Şilili vardı. ‘Elixir Parégorique’ adı verilen bir maddeyle karıştırılmış esrar içiyordu. Paregorik ishal içindir ve içinde bolca opium taşır. Nasıl bir insan olduğunu siz tahmin edin. Beni varoluşçularla o adam tanıştırdı. Ancak kendimi onlardan biri gibi hissedemedim. Çünkü tüm gün boyunca kafanız iyi dolaşmak zorundaydınız. Oysa ben bir mim sanatçısıydım ve karşılaştıklarımın buna yardımı yoktu. Paris’te tanıştığım ilk grup onlardı. Şimdilerde bir efsane olmalılar... Sonra, Sorbonne civarındaki Rue Cujas’a gitmeye karar verdim. O zamanlar Sorbonne miti, Gaston Bachelard idi. Onunla tanışmak oldukça şaşırtıcıydı. Örneğin yine aynı sokakta, sürgünde yaşayan şair Nicolas Guillen’i ya da şarkıcı Violeta Parra’yı görebilmeniz mümkündü. Violet arkadaşımdı. Hepsi ülkelerinden sürgün edilmiş entelektüel insanlardı. 53’ten 60’lı yıllara kadar bu böyle sürdü. Ayrıca Rue Monsieur le Prince’te ‘L’Escale’ adı verilen bir mekan vardı. Herkes, Güney Amerikalılar’dan hoşlanan Fransız kızları tavlamak için oraya dans etmeye giderdi. Kendinize bir Fransız kadın bulmanız için gidebileceğiniz tek yer orasıydı. Gece boyunca orada olurduk.


Soru: Latin Amerikalılarla mı yoksa Fransızlarla mı tanışmak için gidiyordunuz daha çok?

Yanıt: Fransızlarla tanışmak oldukça zordu. Kendilerinden olmayanları reddediyorlardı. Bu yüzden Latin Amerikalıları tercih ettim. Marceau’yu tanıyordum elbette. Onun sayesinde bir süre sonra Latin Amerika dünyasından da el ayak çektim.

Soru: André Breton’la ilk tanışmanız nasıl oldu?

Yanıt: Saat bir gibi Paris’e vardığımda, Saint Germain’de ‘Old Navy’ adı verilen bir kafeden onu aradım ve bulunduğu bölgeye geldiğimi söyledim. Bana kim olduğumu sordu. Ben de Jodorowsky dedim. Jodorowsky de kim diye sordu. Ona anlattım; yirmi dört yaşında olduğumu, sürrealizmi yeniden canlandırma hevesi taşıdığımı, dahası onu görmek istediğimi söyledim. O da yarın gelmemi ve saatin geç olduğunu söyledi. Hayır şimdi görüşmeliyim diye ısrar ettim. Israrımı olumsuzladı. Beni görmek istemediği için onun bir sürrealist olmadığını ve bir daha da asla onunla görüşmeyeceğimi söyleyerek telefonu kapattım. Yıllar sonra arkadaş olduk. Ancak ortada acınası bir durum vardı. Geçimsiz bir yaşlıyla başbaşa buldum kendimi. 60’ların en bağnaz adamlarından biri olmuştu.

Soru: Şili’den sonraki deneyimlerinizi ‘sürgünlük’ olarak niteliyor musunuz?

Yanıt: Şili’de durumum iyidi aslında. Ancak orada öğrenebileceğim bir şey kalmamıştı. Ben de bir kayıkla yola çıktım ve bir daha geri dönmedim. Ayrılmayı ben seçtim, kimse beni atmadı. Bu yüzden kendimi asla sürgündeymiş gibi görmedim. Ne zaman istersem dönebilirdim. Fakat kendimi dünyayı dolaşan bir göçmen gibi duyumsamak istedim. Bu yüzden de Şili’den 53 yılında ayrıldım ve ancak 90 yılında yeniden dönebildim.

Soru: Ailenizle iletişime geçtiniz mi peki?

Yanıt: Ailemden ayrılmıştım. Kimseyi bir daha görmedim. Her şeyden uzak tuttum kendimi. Ölüm gibiydi.

Soru: Onlarla Paris’e geldiklerinde görüştünüz mü peki?

Yanıt: Görebilirdim ancak umrumda olmadı pek.

Soru: Kişisel bir nedenle mi ayrıldınız onlardan?

Yanıt: Metafizik bir neden desek daha doğru olur. Kökensiz yaşamak arzusundaydım. Sınırları olmayan bir hayal gücüm olmasını istiyordum. Bir uyruk taşımak umrumda değildi.

Soru: Yeniyetme bir gençken şiirler yazdınız. Sonra tiyatro yapmaya başladınız. Peki ne zaman romanla ilgilendiniz?

Yanıt: Her zaman roman yazdım. Ancak basılmadı. 90’lı yıllarda, Şili’de bastırma girişimlerim oldu. Onlar önerdiler elbette. Orada kısa bir süre içersinde en iyi satan kitaplar arasına girdim. Ancak Şili’de best-seller olmak nedir ki? Son üç yıl içersinde, metinlerim farklı dillere çevrilmeye başladı.


Soru: Yönetmenlik yapmaya ne zaman başladınız peki?


Yanıt: Önce kukla tiyatrosu yaptım. Bu yeteneğim Şili’de çok iyi biliniyordu.

Soru: Pekala skandal hakkında bir soru size! Skandal yaratma özelliğiniz nereden geliyor?

Yanıt: Her sanatçı tanınmak ister. Eğer tanınmazsa bunu gerçekleştirmek için skandal yaratmak harika bir yol olabilir. Aynı zamanda zor iştir de. Çünkü genellikle ‘suçlama’ eylemini kışkırtır. Aslında ben skandal yaratmadım, skandallar beni izledi desek daha doğru olur. Meksika’da olduğu gibi. Bir film yaptım, skandallara yol açtı. Bir oyun sahneye koydum, skandallara yol açtı. Ülkenin sınırları bu kadardı. Toplum, gördüklerine henüz hazır değildi. Meksika’da aileme ve bana cehennem azabı çektirdiler.

Soru: Meksika’nın skandal anlayışı Paris’inkiyle bir olmamalı.

Yanıt: Meksikalılar skandalı sever aslında. Hatta taparlar. Tüm ülke bunun için yaratılmıştır. Meksika’da skandal bir gelenektir.

Soru: Fransa’da öyle değil mi?

Yanıt: Fransa’da skandal yaratmak oldukça zor. İspanya’da da öyle. Ancak ikisi arasında fark var. Fransa’da zor çünkü Fransızlar oldukça kartezyen zihniyetteler. Ispanyollar’ın ise sınırları yok. Onları hayrete düşürmek bu yüzden çok zor. Franco’dan sonra istediklerini yaptılar. Arrabal orada bir skandal yarattı örneğin; Bakire Meryem’i gözleriyle gördüğünü söyledi. Tersine skandal diyelim, çünkü orada hep bir aziz gibi yaşamak istedi.

Soru: On beş yıl önce Paris’e neden geri döndünüz?

Yanıt: Bir film için kontrat imzaladım. Ancak çekimler gerçekleşmedi. Yol paramı ve kalacak yeri ödediler. Sonra da Paris’te yaşamaya başladım.

Soru: Buraya dönmek nasıl bir duyguydu? Neler değişmişti?


Yanıt: Paris çok az değişen bir şehir. Şehirdeki en büyük değişikliklerden biri varoşlar ve yeni binalar. Ancak Paris’in kendisi hep aynı. Dünyanın neresine giderseniz gidin aynı değişiklikleri bulabilirsiniz. İnsanların tek düşündüğü şey para kazanmak. Herkes konfor arayışı içersinde ama benim umudum var. Yirmi yıl sonra asla böyle olmayacak. Her şey değişmeye devam ediyor. Başka bir yere doğru gidiyoruz. Öyle düşünüyorum ki gelecekte dünya, çok daha ruhani bir mekana dönüşecek.


Soru: Kendinizi göçmen gibi duyumsamasanız da bazen bir yabancı olarak nostaljik duygulara kapılıyor musunuz?

Yanıt: Ben bir yabancı olarak büyüdüm. Bakın babam, Rusmuş gibi yaşayan bir Yahudiydi. Annem ise yarı Rustu. Çünkü bir kosağın tecavüzüne uğramıştı. O da bir Yahudi gibi yaşamaya çalışıyordu. Ben hem Şilili idim ve hem de değildim çünkü göçmen bir ana babanın çocuğuydum. Şilili gibi yaşamaya çalıştım ancak bu hiçbir zaman olmadı. Hiçbir şey değildim aslında. Kendi kendimden sürgün edilmiştim. Şu an yaşadığım tek nostalji, kendime geri dönebilmek ile ilgili. Kendime, bir uyruk taşıyarak değil, sınırları olmayan bir ruh olarak geri dönebilirim. Ancak şu anda sınırlarım var. Hergün, kişilik dışı bir bilinmezliğe doğru yol almaya çalışıyorum. Kişilik dışı olma arzusundayım. Bunu gerçekleştirmek için şehrin sınırlarını aşıp gezegenlere taşıyorum. Milliyet sınırları içersinde değil, insani sınırlar içersinde düşünmeye çalışıyorum.

Soru: Hep böyle mi hissettiniz?

Yanıt: Paris’e ilk geldiğimde Şili’deki kız arkadaşıma hergün mektup yazardım. Paris’te yaşamanın ne büyük bir macera olduğunu ve izlenimlerimi anlatırdım. Sonunda sıkıldım ve yazmaz oldum. Eğer yazarsam yaşayamayacağımı anlattım kendime. Ancak bana nerede ölmek istediğimi sorarsanız, size bir yerimin olmadığını söylerim. Hangi topraklarda ölürsem, beni orada yaksınlar. Başka bir şey istemiyorum. Mezara falan da ihtiyacım yok. Peki küllerimi nereye atmalılar? Doğrusu bilmiyorum. Onları yiyebilir ya da onlardan kek yapabilirler. Özellikle küllerimin atılmasını istediğim bir yer yok. Bana milliyetin var mı diye sorarsanız, kendi derinlerime bakar ve size olmadığını söylerim.

Soru: Bu duyguya nereden ulaştınız?

Yanıt: Bakın, on beş yaşındayken tüm fotoğraflarımı yırttım. Kendime dair bir çocuk olarak hiçbir anı taşımak istemiyordum. Sonra ülkeden ayrıldım. Derken Fransa’ya geldim ve oradan da ayrıldım. Meksika’dan da öyle. Her yerden çekip gitmeyi tercih ettim. Hep kaçtım. Şu an en büyük sorunum kim olduğumu, nereye gideceğimi ve ne yapacağımı bilememek. Önümüzdeki altı ay kontratlarım var. Sonrası meçhul. Şimdilerde yazdıklarımı başka dillere çeviriyorlar. Fransa’da bir ünüm var. Oldukça iyiyim. Hep iyi işler başardım. Başarmaya da devam edeceğim. Yaptıklarımı yayınlayacaklar. Peki sonra? Başka bir şeyler yapacağım. Sonra? Başka şeyler... Peki sonra? Başka bir film çekeceğim.

Soru: Siz öldükten sonra çalışmalarınızın nerede saklanmasını isterdiniz?

Yanıt: Herhangi bir yer olabilir, her yer aynı.

Soru: Paris’teki Latin Amerikalı yazarlarla iyi ilişkileriniz var mıydı?

Yanıt: Evet, evet... Jorge Edwards’la yemeğe çıkardım örneğin. Arkadaşımdı. Onu çocukluğumdan beri tanırım. Garcia Marquez’i de öyle. Onunla da yemeğe çıktım. Harikaydı ancak derin bir arkadaşlığımız olmadı kendisiyle.

Soru: Çok farklı işlerle uğraşıyor olmanızın negatif etkileri oldu mu?

Yanıt: Elbette oldu. Çünkü toplum, ‘tek iş yapan kişi’ düsturuna alışmış. Fransa’da Cocteau’yu hor gördüler. Çünkü pek çok işi aynı anda yapabiliyordu. Şimdi Cocteau’nun ne büyük bir adam olduğunu anladılar. Pek çok iş yapma konusunda toplumun hoşgörü gösterdiği önemli bir isim de Chaplin’dir. Birden çok iş başardığınızda size Chaplin ya da Leonardo da Vinci gözüyle bakıyorlar. Bunlar sadece iki örnek... Tamamen ön yargı elbette. Bence sınırlar olmamalı. Ön yargıların kaynağı, bir milliyete, bir diplomaya ya da bir etikete sahip olmakla ilgili. Ancak bu büyük bir hata.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Jerzy Grotowski ve Kutsal Oyuncu



Çeviri: Tan Tolga Demirci

1959 yılında, Stanislavski eğitim kökenli Polonyalı aktör ve yönetmen Jerzy Grotowski, kendini tiyatroya adamış bir grup oyuncuyu alarak Polonya’daki Opole adındaki mekana götürdü. Sonrasında onlarla oyunculuğun doğası üzerine bir dizi araştırma başlattı. Grotowski, hem oyunculuğun genel gerçekçi dışavurumundan ve hem de politik tiyatronun eklektik enstrümanlarından rahatsızdı. Stanislavski, Meyerhold, Çin, Hint ve Japon tiyatrosu üzerine çalışmış olsa bile yine de daha bütünsel bir duruşun ve hedefin özlemi içersindeydi. Bu amaçla yönetmen, Opole’de ve ‘Thirteen Rows’ adındaki tiyatroda Ionesco’nun ‘The Chairs’ isimli absürd oyunundan klasik Hint Kathakali oyunu ‘Siakuntala’ya kadar her stilde yapıt sahneye koymaya başladı. Böylelikle üstün bir başarı yakalayarak ülkesinde saygıdeğer bir yönetmen olarak anılmaya başladı. Ve bu ülke sınırları dahilinde yaptığı deneyler, ileride dünyaca ün kazanmasına neden oldu.

Grotowski, kendisine tiyatronun ne olduğunu sorarak işe başladı. Onun üretimindeki olmazsa olmaz unsur neydi? Yanıt basitti. Mekan, oyuncular ve seyirciler... Tiyatro sanatı, sahne dekoru, aksesuarlar, müzik, makyaj, ışık ve sahne olmadan da yapılabilirdi. Ancak oyuncu-seyirci ilişkisi kurulmaksızın buna olanak yoktu. Kendisi, teknolojik düzeyde hiçbir tiyatro oyununun, filmlerde ve televizyonlarda görülen özel efektlerle baş edemeyeceğini gördü. Tam da bu yüzden, kaybedilmesi yüzde yüz olan bu çekişmesiz yarışın yerine, tiyatronun kendi içindeki eşsiz değeri ortaya koyması gerektiğine inandı. Bunun öncelikli tanımı, ‘canlı etkileşim’ idi. Tiyatro, kendi özünü yeniden keşfetmeli ve bunu seyircisine sunabilmeliydi. Grotowski, öncelikle Brecht’in de ilgilendiği Stanislavski’nin ‘komünyon’ fikrine odaklandı, diğer bir deyişle oyuncunun seyirci üzerindeki etkisine... Ancak o, hem Stanislavski’den ve hem de farklı bir biçimde Brecht’ten daha ileri gitti. Oyuncuyu seyirciyle karşı karşıya getirdi ve oyuncunun rahatsız edici hakikati yakalaması durumunda seyircinin de ondan hareketle aynı duygu durumunu yakalayabileceğine inandı. Bu amacı ortaya koyabilmek için öncelikle dört alan üzerinde yoğunlaştı: Mekanın kendisine, oyuncuya, seyirciye ve bu üçünün arasındaki duygusal bütünlüğe... Tek bir şeyden emindi, o da diğer tiyatro stillerinden hiçbir tekniği kullanmayacağı gerçeğini esas alıyordu. Bu acınası durumu ‘Zengin Tiyatro’nun bir arazı olarak kabul ettiği ‘sanatsal kleptomani’ başlığında tanımlıyordu. Küçük hilelerle sahneyi tıka basa doldurmak yerine Grotowski onu çırılçıplak bırakmayı tercih etti.

Grotowski’nin ‘Yoksul Tiyatro’ anlayışını ortaya koyarken baz aldığı en önemli isim, şair, oyun yazarı ve hayalperest Antonin Artaud oldu. Moskova Sanat Tiyatrosu’ndan sadece iki yıl önce, 1896 yılında doğan Artaud, mantıksal kaynaklı yazılmış, karakterin psikolojik incelemeye tabi tutulduğu dramatik anlayışı kökten reddetti. Kendinden politik olan ‘drama’ anlayışını da aynı biçimde reddeden Artaud, mitolojik, büyüsel ve tehlikeli bir tiyatro tarzını düşlemeye başladı. ‘Vahşet Tiyatrosu’ adını verdiği tiyatral anlatımıyla, seyircinin öldürücü ve anti sosyal dürtülerini sahne üzerinde gördüklerinden yola çıkarak boşaltması amacını savundu. Peki bu nasıl olacaktı?

Artaud, 1931 yılında ve Paris’in dışında bir ormanda, Balili bir grup dansçının performansını gördükten sonra, bir aktörün yeteneğinde yatan en önemli düsturun jestsel işaretler olduğuna inandı. Bu bize tanıdık geliyor. Hemen Michael Chekhov’un ‘psikolojik jest’ ve Brecht’in ‘gestus’ tanımlarını düşünelim. Hatta Quintilian’in beden ve el pozisyonlarını da düşünebiliriz. Anacak Artaud’nun düşüncesi farklıydı. Quintilian’in pozisyonları retorik bir noktayı sağlamlaştırmak için, Chekhov’un jestleri, karakterin içsel hakikatini aydınlatmak için, Brecht’in gestusu politik ve sosyal kavrayışı yorumlamak için varken, Artaud’nun Balili danscılarda gördüğü jestler, herhangi bir metinden bağımsız ve rasyonel aklın çok daha ötesindeydi. Bu jestler, daha çok bilinçdışının derin diyarlarına nüfuz ediyorlardı. Ve elbette sürrealist bir şair için bu alan, tanıdık bir evren dokusu taşıyordu.

Artaud, Balili dansçıların jestlerini yanlış algılamış bile olsa yine de onların sayesinde tiyatronun büyüsel, akıldışı ve şok edici bir özelliğe sahip olması gerçeğine ulaşabilmiştir. Artaud’nun ‘Vahşet Tiyatrosu’ kuramını ortaya atmasındaki diğer bir neden, Marx Kardeşler’in komedi filmleridir. Artaud bu filmlerde, rastlantının zaruri tehlikesi ile bozguncu tiyatrosu üzerindeki ısrarını aydınlatan anarşinin hezeyanlı ritüellerini görmüştü.

Artaud'nun tiyatro sahnesinde oyuncu ve seyirci birbirine karışmıştı. Aktörler, özenli elbiseler giyiniyor, kendilerini izleyenler üzerinde korku ve dehşet salacak sesler ile jestler üretiyorlardı. Oyundaki keder dolu anlar, kahkaha sesleriyle bölünüyor, kahkaha sesleri ise müzikal haykırışlara dönüşüyordu. Ancak Artaud’nun ‘Vahşet Tiyatrosu’ hiçbir zaman kendini gösteremedi. Bir akıl hastanesinde son yıllarını geçiren sanatçı, 1948 yılında yaşama veda etti. Onun tüyler ürpertici görüntülerine bugün Abel Gance’in ‘Napoleon’ filmindeki Marat rolünde ve Carl Dreyer’in ‘The Passion of Joan of Arc’ yapıtında rastlamak mümkündür. Artaud, somutlaştıramamış olsa bile berrak ve durdurulamaz zekası ekseninde bir tiyatro imgesi yaratmasını bilmiştir.

Peki Grotowski, Artaud’nun dağılmış düşüncelerinden nasıl yararlandı? Öncelikle onun oyun sahnesini özgürleştirme düşüncesini esas aldı. Artaud, oyuncuyla seyirciyi ayıran sahnenin gereksizliğini vurgulamıştı. Oyuncular, seyirciler arasında oturabilir, hatta onları oyuna katabilirlerdi. Bu, Stanislavski’nin asla düşünemeyeceği bir ‘duygu ortaklığı’ alanıydı. İkinci olarak tiyatral performansın dinamik merkezi olarak ‘mit’ düşüncesini ele aldı.

Artaud gibi Grotowski de itki ve fiziksel dışavurum arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya çalıştı. Onun için oyuncu, itki ile eylem arasında kalmamalıydı; performansını, kendini feda etme amaçlı kullanmalı, herhangi bir barikat taşımaksızın mutlak saydamlık içermeliydi. Eğer bunu becerebilirse seyirci de aynısını kendi için düşünebilecekti. Grotowski, oyuncu ile seyirci arasındaki yoğun ilişkinin iki tarafı da dönüştürebileceğine inanıyordu. Onun tiyatrosunu ve oyunculuk anlayışını kutsal kılan şey tam da buydu. Grotowski, ‘via negativa’ adını verdiği bir teknikle oyuncu çalışmalarına yöneldi. Oyuncudan bir şey yapmasını istemek yerine, oyuncunun yapılması gereken şeyi yapmaktan kendini alıkoyarak oynaması yoluna gitti.

Grotowskian oyuncu, ‘oluşturmak’ yerine ‘sıyrılmayı’ tercih eder. Takındığı sosyal maskeden kesinlikle kendini kurtarmak zorundadır. Bu durum, hiç şüphe yok ki oyuncuyu tekinsiz bir ortama sürükler. Grotowski, bu yolla aktörün ulaştığı hakikat durumunun izleyiciyi de aynı ortama sürükleyeceğini düşünür. İçinde ‘değer’ taşıyan şey, tam da bu sürecin gerçekleşmesi ile ilgilidir. Yapay olandan sıyrılma, ilk bakışta nahoş bir duygu yaratsa bile sonrasında bu ‘sıyrılışın’ bizi aydınlatan bir cevhere dönüştüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.

Oyuncunun ‘Yoksul Tiyatro’ anlayışına uyum sağlayabilmesi için Grotowski, ‘plastiques’ adını verdiği bir dizi fiziksel egzersiz yöntemi geliştirdi. Bunlar, aktörü daha esnek ve güçlü kılacak hareketlerden oluşuyordu. Grotowski’nin egzersizleri, baştan ayağa vücudun tamamına yönelikti. Bununla birlikte kendisi, sese ve nefes alıştırmalarına da büyük önem verdi. Ona göre oyuncunun vücudu, tam bir rezonans tankı gibi çalışmalı, kendi bedeninden geçen itkilere karşılık verebilen, onları rahatlıkla dışavuran ve anlamlandırabilen bir çeşit ‘atlet’ işlevine sahip olmalıydı.

Birçok kişi, Grotowski’nin tiyatrosunu anlamanın, onun tiyatrosunu deneyimlemekle mümkün olabileceğini söylemiştir. Belki de bu noktada Grotowski’nin kendi verdiği bir örneği konuya dahil etmek yerinde olacaktır. Diyelim ki annesini öldüren bir karakteri yorumlamanız istensin. Annenizi öldürmediğinizi düşünürsek bu oyunu nasıl sunarsınız? Belki daha önceleri bir hayvan öldürmüş olabilirsiniz. Sonrasında bu basit duyumu dönüştürerek annenizi öldürme aşamasına yüceltebilirsiniz. En yaygın uygulama yöntemi budur. Ancak Grotowski, böylesi bir tekdüze anıyı dönüştürmenin, ‘anneyi öldürme’ duygusuyla eş değerli olmayacağını vurgulamıştır.

“Daha içsel bir şeyler bulun. Öncelikle sormanız gereken soru, bu sahnedeki ölüm gerçeğinin sizi heyecanlandırıp heyecanlandırmadığı üzerine olmalıdır. Eğer yanıtınız evetse kendi anılarınızda aynı heyecanı yaratabilecek ve diğerleriyle paylaşabileceğiniz başka bir fiziksel doruk noktası arayın. Bu şok edici anının ne olabileceğini düşünün...” Grotowski böyle bir eylem anının bizi tüm kavrayışlarımızdan ve cani fantezilerimizden kurtarabileceğini düşünür. Bu duyguyu harekete geçirerek ve söz konusu duygunun harekete geçirilmiş olduğunu görerek, tüm itkilerimizi püskürtebiliriz. Verilen örnek, hiç şüphe yok ki Grotowskian oyuncunun düşünce tarzını anlamamızı kolaylaştırır. Burada Grotowski, tabusal eyleme ilişkin bizi şok edebilecek coşkulu bir gerçeklik arayışı sunar. Eğer ortaya koyduğumuz duyumu farklı bir gerçeklikte deneyimleyebilirsek, kendimizi mutlak anlamda arındırmış oluruz. Grotowski’nin istediği de budur.

"Eğitimcimiz bizden çıplak ayaklarımız üzerinde durmamızı istedi. Yer yüzeyini ayaklarımızla duyumsamamızı ve sonrasında kendisini takip etmemizi istedi. Bir süre durduktan sonra birbiriyle bağlantılı bir seri hareket gösterdi. Önce vücudunu gevşetti ve etrafında dönmeye, yere dalıyormuş gibi salınmaya, omuzlarıyla yuvarlaklar çizmeye ve farklı yollar takip ederek koşup zıplamaya başladı. Sonra sıranın bizde olduğunu söyledi. Biz de onun söylediği gibi vücudumuzu gevşetmeye, omuzlarımızla küçük daireler çizmeye ve yere dalıyormuş gibi hareketler yapmaya başladık. Sonunda başarısız olduk. Eğitmen bize durmamız gereken pozisyonları yeniden gösterdi ve sonra da onun yardımı olmaksızın bu hareketleri yeniden denememiz gerektiğini vurguladı. Yapamıyorduk. Bunun üzerine bizden, oluşturduğumuz hareketlere karşı direnmememiz gerektiğini söyledi ancak bunu nasıl gerçekleştirebileceğimiz konusunda en ufak bir fikrimiz yoktu. Omuzlarımızla geriye doğru küçük daireler çizerken kaslarımızın sertleştiğini duyumsadık. Böylelikle hareketi tamamlamak giderek imkansızlaşıyordu. O anda eğitmen, kaslarımızı rahatlatmamızı ve gösterdiğimiz direncin arasından geçip gitmemizi istedi bizden. Bu kez bedenimizdeki hareket alanı biraz daha rahatlasa da omuzlarımızdaki kararsız oynaklık devam etti. Hareketlerin geri kalanını elimizden geldiğince tamamlamaya çalıştık. Hiçbirimiz olması gerektiği sonuca varamadı. Tüm gün egzersizlere çalıştık. Hatta bazı hareketleri ağır ağır yaptık. Ayrıca ‘sesler’ üzerine de çalıştık. Eğitmenimiz, Grotowski’nin bedensel eylemi sesin dışavurumundan daha üstün tuttuğunu hatırlattı. İçinde bir ayı ve bakıcısının olduğu farklı bir egzersize geçiş yaptık. Eğitmen bakıcıyı oynarken bizler ayı olacaktık. İlk olarak ses çıkarmak yerine bedenlerimizi harakete geçirdik. Günün sonunda fiziksel sınırlarımızı bir hayli zorlamıştık. Pek çoğumuz daha fazla devam edemeyeceğimizi düşündü. Eğitmenimiz, böylesi bir yorgunluğun itkilerimizin ortaya çıkması için önemli bir süreç olduğunu söyledi. Duygusal itki, beden onu bastırmaktan aciz kalınca kolayca kendini gösteriyordu. Yine eğitmenimize göre bu durum, sosyal maskelerimizden kurtulduğumuz anı ve varoluşumuzun derin yansımalarının öne çıkma sürecini de içinde taşıyordu. İtkilerimizle onların yansıması arasındaki bariyer giderek incelmişti."

1960’larda Grotowski ve oyuncuları, ‘Akropolis’, ‘Dr. Faustus’, ‘The Constant Prince’ ve ‘Apocalypsis cum figuris’ gibi oyunlarla müthiş bir iş başararak dünya drama anlayışını değiştirdiler. Tiyatroda gereksiz olandan sıyrılarak, tiyatronun içindeki özü ortaya çıkararak, Polonya’da küçük bir sahnede, duygusal bir bağ kurmak adına seyirci ile oyuncu arasındaki engelleri ortadan kaldırarak bunu başardılar. O yıllarda Grotowski’nin pek çok izleyici hayranı, başka bir tiyatral deneyimden bu denli etkilenmediklerini bildirmişlerdi.

Grotowski’nin, Stanislavski’nin de araştırdığı kişisel hakikat ile Artaud’nun kolektif deneyim düşüncesini bir araya getirmesiyle tanımladığı tiyatro anlayışı, çok geçmeden benzersiz bir güç sağladı. Onun tiyatrosu, ayrıca Julian Beck’in ‘Yaşayan Tiyatro’ modelini, Joseph Chaikin’in ‘Açık Tiyatro’ kuramını ve büyük İngiliz yönetmen Peter Brook’un müthiş araştırmalarını da derinden etkiledi.

1970’li yıllarda Grotowski, insanlarla birebir iletişim kurmayı tercih ederek Polonya’daki sahnesinde bir daha hiç oyun sahneye koymadı. Ancak 1983 yılında ‘Nesnel Drama’ projesi ile Irvine’deki California Üniversitesi’nde yeniden boy gösterdi. Bu proje, performatif hareketleri, dansı, şarkıları, büyülü sözleri, dil yapısını, ritmi ve sahneyi kullanma biçimini yeniden tasarlayan bir yapı içeriyordu. Kendisi, bu özgün yapıya ‘Theatre of Sources’ adını verdi.

1986 yılında, Grotowski İtalya’ya taşındı ve ‘Jerzy Grotowski İş Merkezi’ni kurdu. Burada Stanislavski’nin ‘Fiziksel Eylem Yöntemi’nin sınırlarını genişletti. Fiziksel hareket üzerinde çalışmanın, oyuncunun en önemli hüneri olması gerektiğini vurguladı.

1992 yılında Peter Brook’un ‘Bir Araç Olarak Sanat’ adını verdiği proje üzerinde çalışmaya başladı. Bu proje, seyirci yerine ‘denekler’ üzerine odaklanmıştı. Grotowski’nin aklı, oyuncudan ya da denekten sahne üzerinde sadece bedenine değil, ‘ayağının altında’ ya da ‘başının üzerinde’ olan bitene de odaklanmasını istediği ‘enerjinin dikeyliği’ esasına takılmıştı...

Öyle görünüyor ki Grotowski, hiçbir sistem tarafından alaşağı edilmeksizin yeşermeye devam ediyor. O gerçek bir arayıcı ve bu da onun destekçilerine ‘sanatsal işlev’in araştırılması ve onun derinlerindeki saklı gerçeğin ortaya çıkarılması adına büyük bir umut veriyor.

Richard Brestoff'un 'The Great Acting Teachers and Their Methods' kitabından çevrilmiştir.

"Filmlerim Birer Oto Terapidir"



Çeviri: Tan Tolga Demirci


Jan Svankmajer söyleşisi

Soru: Öncelikle Jan’dan şu anda yaşamakta olduğumuz ‘popüler piyasa’ zihniyeti ile kitleler için üretilen ve onlara istediklerini sunarak mutlu olmalarını sağlayan sinemanın ilkeleri hakkında bir şeyler söylemesini istiyorum.

Svankmajer: Sizin de ifade ettiğiniz üzere ‘popüler piyasa’ zihniyeti, yalnızca izleyicinin mutlu olma amacına endekslidir. Oldukça zahmetli görünen bu süreç, benim hiç de içinde olmadığım piyasanın talepleri ile yakından ilgilidir. Gerçekten de tüm bu olup bitenler ilgi alanımın oldukça dışında.

Soru: Sanatçının birincil görevi ve onun sinemasal anlamda kendini dışavurması ile ilgili tanımları açar mısınız?

Svankmajer: Benim için filmlerim birer oto terapidir, onları bu şekilde kullanıyorum. Her zaman olmasa da çoğu zaman işe yarıyor. Bir film bittiğinde yenisine başlıyorum. Aslında oto terapi, yalnızca film yapım sürecini esas alıyor. Filmi çekmeye başladığımda terapi de kendiliğinden ortaya çıkıyor ancak ondan sonrası tam bir ölüm elbette.

Soru: Film yapım süreci, bitmiş olan filmin kendisinden daha mı önemli demek istiyorsunuz?

Svankmajer: Elbette! Çünkü sürrealistler her zaman sanatın üretim sürecini sanatsal yapıtın kendisinden daha önemli olduğunu vurgulamışlardır.

Soru: Peki bu durum, film üretme disiplininizi nasıl başkalaştırıyor? Yöntemeleriniz diğer sanatçıların üretim biçimlerinden farklı mı?

Svankmajer: Filmle uğraşan diğer insanların nasıl bir yöntem geliştirdiklerini bilmiyorum. Sadece kendim için konuşabilirim. Benim için yaptığım film, kurguya başlayıncaya kadar açık bir süreç içerir. Senaryoyu sırf bütçeyi çıkarabilsin diye yapımcı için yazarım. Sonrası önemsiz, yazdığım senaryoya yeniden dönmem bile. Çekimlerden önce her gün yaptığım şey, sadece programlamadır. Ancak çoğu zaman günün sonunda, üzerine not aldığım kağıtları bile kaybederim. İşte o andan itibaren yalnızca kendi filmimi çekiyor olurum. Bu şartlar altında yapılan film, başlangıcından sonuna dek yalnızca bir doğaçlamadan ibarettir. Örneğin son filmim Lunacy’nin çekim süreci benim için oldukça özeldir. Çünkü sahip olduğumuz materyali idareli kullanmak zorundaydık. Klaketsiz çalışıyorduk. Bu yüzden film yalnızca kafamın içindeydi. Ne çekeceğimiz konusunda benden başka kimsenin en ufak bir fikri yoktu. Kurgu operatörünün yapacağı görevi de üstlenmiştim çünkü bir çekimden sonra hangi çekimin geleceğini bilmiyordu kimse.

Soru: ‘Lunacy’ filminizi ‘Conspirators of Pleasure’ çalışmasından ayıran da bu olmalı.

Svankmajer: ‘Conspirators of Pleasure’ filminin çekimleri çok daha zordu. Çünkü yazılı bir senaryo yoktu ortada. Filmi 20 dakikalık bir kısa film olarak tasarlamıştım ancak çekimler sırasında birdenbire epizotlarda görünen karakterlerin birer ‘ana karakter’ olmaları gerektiğini farkettim. Böylelikle fikrimi değiştirdim ve yapımcıya bu hikayeden bir uzun metraj çıkarmak istediğimi söyledim. Sonrasında adamcağız uykusuz geceler geçirdi elbette.

Soru: Tam da bu noktada Jaromir Kallista’nin (Svankmajer’in yapımcısı) tüm film kariyeri boyunca Jan ile birlikte çalıştığını vurgulamak isterim... Sevgili Jan, yaptığınız filmlerin neredeyse tamamında gündelik gerçeklikle animasyonun bütünleştirildiğine tanık oluyoruz. Örneğin ‘Conspirators of Pleasure’ çalışmasında animasyonun filmin neredeyse tamamına hakim olduğu ortada. ‘Lunacy’de ise filmin ritmini belirleyen bir unsur olarak animasyonun öne çıkarıldığını görüyoruz; filmin bütününde olmasa bile en azından nesnel aksiyonu kırarak onu yorumlayan bir süreç olarak.

Svankmajer: Aslına bakılırsa animasyonla nesnel gerçekliği bütünleştiren bir yönetmen olmak, ne ana hedefim, ne amacım ve ne de arzum. İçerik neyi gerektiriyorsa onu yapıyorum. Bu yüzden ‘Conspirators of Pleasure’ filminde animasyon, içerik gereği filmin tamamında kullanılırken, ‘Lunacy’ filminde ise aynı teknik, biçimsel anlamda, filme mutlak ritmini kazandıran bir sürece hizmet edecek şekilde kullanıldı. Öyle ki bu filmde animasyon, ana öyküye metaforik olarak bağlanan bir paralel içerik taşıyor. Böylelikle de tüm filmin duygusal akışını derinleştiriyor. Elbette diğer yorumlara karşı değilim. Dilediğiniz gibi düşünebilirsiniz.

Soru: Filmde sıkça görülen ‘et’ metaforunun aslında ne anlama geldiği üzerine kafa yormak meselesi de size mi kalmış diyorsunuz?

Svankmajer: Sadece ‘et’ değil, tüm film için geçerli bu. İmgesel filmin, yorumlama çeşitliliği üzerine bize tanıdığı en önemli ayrıcalık da budur. Gördüğünüz şey bazen çok tuhaf, bazense çok açık olabiliyor. Örneğin ‘Otesanek’ filmi İsrail’de gösterildiğinde, bir bayan çıkıp, filmin kesinlikle İsrail ile ilgili olduğunu söylemişti. Başta çok şaşırdım ancak kadının, sunduğu iddia üzerine mantıklı yorumları vardı. Bana, filmdeki aile ile İsrail’in aslında aynı durumda yaşıyor olduklarını söylemişti.