24 Ağustos 2011 Çarşamba

24 Ağustos 2011 - Rüya


İtalya'da, geniş bir meydandayım. Saitek marka uçuş simülasyonu için konsolların satıldığı, teknoloji ürünlerinin olduğu bir mağaza arıyorum. Dolaştığım yerleri aynı zamanda google map aracılığı ile kontrol ediyorum. Sonunda meydanın güney bölgesinde böyle bir mağaza olduğunu haritadan buluyorum ve oraya doğru ilerliyorum. Birkaç restoran ve dükkan geçtikten sonra, aradığım mağazanın aynı zamanda Türk elçilik binası olarak kullanıldığını görüyorum. İçeride jöleli saçları arkaya taranmış Türkler var ve içlerinden biri, oldukça şişman, sürekli bağırıp çağırıyor ve elemanlarını azarlıyor. Adamla konuşmaya çekiniyorum ve dükkan raflarında Saitek marka uçuş konsolu arıyorum. Oysa raflara dizilmiş yüzlerce paletle karşılaşıyorum. Sonra Türkiye'deki bir arkadaşımın, İtalya'daki Türk elçiliğinin palet kaçakçılığı yaparak cebine para indirdiği ile ilgili iddiaları geliyor aklıma ve dükkanı kaygıyla terk ediyorum. Yolun uç tarafında, bar ve restoran karışımı bir mekana giriyorum. Aniden karnım acıkıyor ve yemek alabilmek için restoran içinde sıralanmış yüzlerce insanın arkasında kuyruğa giriyorum. Önümde 1.50 boylarında sarışın, oldukça seksi, 20'li yaşlarda bir kız duruyor. Bir süre sonra kızla sohbet etmeye başlıyoruz. Kız, İtalyan olmasına rağmen Türkçe konuşuyor. Onu otele götürmek istediğimi ve bu gece odamda kalabileceğini söylüyorum. Memnuniyetle kabul ediyor. İtalya'da olmamıza rağmen günün programını, Cihangir'de yemek yeyip Beyoğlu'nda içki içmek ve sonra da otele gitmek üzerine yapıyorum. Bu plan ertesinde yemek kuyruğundan çıkıp sarmaş dolaş yürümeye başlıyoruz. Onun her adımıyla titreşen terli, çıplak bacakları, müthiş bir heyecan duymama neden oluyor. İçki ve yemek planını unutup kaldığım otele gidiyoruz. Otele ekstra para vermemek için kızı gizlice yangın merdivenlerinden tırmanarak içeri sokuyorum. Oda kapısını açtığımda, yanımdaki kızla aynı yüze sahip ancak daha az seksi duran, makyajı dağılmış, suratı asık bir başka kızla karşılaşıyorum. Türk olan bu kızın aniden benim kız arkadaşım olduğunu hatırlıyorum. Suratı asık kız, kendisiyle aynı yüze sahip İtalyan kızı görünce müthiş sinirleniyor ve kendini tuvalete kitliyor. İtalyan kız, üçlü sevişebileceğimizi, kendisi için sorun olmayacağını söylüyor. O sırada odadaki televizyona bakıyorum. Humphrey Bogart'ın saçma sapan filmlerinden biri oynuyor. Kız arkadaşımı, bu saçmalığı izlediği için içten içe aşağılıyor ve onu terk etmenin zamanı geldi diye düşünüyorum. Bu sırada sarışın olan kız, çılgın gibi öpmeye ve bir yandan da soymaya başlıyor beni. Tam tişörtümü çıkardığında, tuvaletten ağlama sesleri geliyor kulağıma. Sarışın kıza durması gerektiğini ve bu yaşananlardan dolayı suçluluk duyduğumu söylüyorum. Sinirleri alınmış gibi gülüyor kız ve Türk olan kız arkadaşımın burcunu soruyor. 'Kelepçe' diye yanıt veriyorum. Sonra yatağa bağdaş kuruyor ve yoga hareketleri yapmaya başlıyor. Bunu fırsat bilip tuvalete doğru ilerliyorum ve kıza oradan çıkması gerektiğini, üçlü sevişebileceğimizi, böylece yalnız kalmayacağını söylüyorum. Ses aniden kesiliyor ve bir süre sonra da anahtar sesi duyuluyor. Kapı açıldığında, kız arkadaşımın makyajını tazelediğini ve diğer odadaki İtalyan kızla tamamen aynı yüze sahip olduğunu görüyorum. Mutlulukla belime sarılıyor, içeri geçiyoruz. Sonra tarif edilemez bir şaşkınlıkla içeride kimsenin olmadığını görüyorum. Kızın yoga yaptığı yatak örtüsünün üzerine yüzüstü bırakıyorum kendimi. Yüzümü yatağa sürterek onun parfüm kokusunu tenime yaymaya çalışıyorum. Ve bu olanaksız çabayla müthiş bir hüsran ve hırs içinde uyanıyorum.

21 Ağustos 2011 Pazar

Yaka Sürçmesi


Yakanı düzelt Breton, hep aynı şey oluyor, ya yakan ölen bir tesbih böceği gibi içe kıvrılıyor ya da yağmurdan kaçan bir kedi gibi saçakların altına saklanıyor.

Fotoğraftakiler, soldan sağa: Le nom du pere, avida dollars, Mr.Suicide, the wreckage of the secondhand goddess Gala.

Juraj Jakubisko'nun 'The Drummer For The Red Cross' Filmi

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Dipnotlar IV


* Bir film yönetmeni için 'aşk' ve 'intihar', olsa olsa birer prova kayıttır.

* Çimento arabaları, otomotiv sanayinin anal döneminde takılmışlardır.

* Durumu ciddi hastalara serum şişesi yerine kum saati takılmalı.

* Doğumevinden çaldığım ultrason ekranını projeksiyon cihazına bağlayıp 'çocukluk aşklarım' konulu çektiğim belgeseli her Pazar Aya İrini'de göstermek istiyorum.

* Üniversitede kadınları idrar renklerine bakarak seçen bir arkadaşım vardı. Şimdi Saint-Vincente'de degüstatör, kız arkadaşı yok.

* Devrik cümle kuran kadınlar, düşük yapmaya en meyilli kadınlardır.

* Eski kadınlarımın sözcükleri, zamandan düşen cam parçaları.

* Sadece trafik kazaları sonrasında ölenlerin yüzünü örtmek için bir gazete çıkarılmalı. Fransız sermayesi ile basılacak ve en az 'Le Monde' kadar tiraj yapacağına inandığım bu gazetenin adı, muhtemelen 'La Mort' olurdu.

* Makyaj malzemelerinin genetiği ile oynayarak provitamin ve proletarya arasındaki kimyasal sınıf farkını ortadan kaldırabilecek bir ürün keşfettim: Marx Faktör!

* Öğleye doğru apar topar çıkan kız, odamdaki büyük aynanın üzerine kırmızı rujla 'out of order' yazmış.

* Kiliselerin günah çıkarma odalarına Freud'un fotoğrafları asılmalı.

* Bir kadının cinsellik organını dezenfekte etmesiyle bir savaş alanındaki gerillaların öldürülmesi paralel kurgulanır.

* 'Stalin' bir cadde adı olduğu sürece hep aynı kapıya çıkacaktır.

* Rüyamda bir kadın bana doğru yaklaştı ve 'filmlerinizi izledim, sizin Tan'la iyi anlaşabileceğinizi düşünüyorum' dedi.

* İnsanlar öldüklerinde çocukluk aşklarıyla birlikte toprağa verilmeliler.

* Işık hızıyla uzaklaşan bir anının, açılan mesafeye rağmen sahip olduğu sıcaklığı koruyan imgesi.

* Bana karşı fren yapan kadınların balata koleksiyonunu yapıyorum. Kültür Bakanlığı destek verirse sergimi, bu yıl henüz sonlanmadan Tuzla otomobil mezarlığında açmayı düşünüyorum.

* Şair kendini şiirden korumak için şair olur, onun olası intiharı, yüz çevirdiği arzusuna bir felç gibi inen şiirin intikamıdır.

* Sevgili sanat sever kadınlar, orgazm taklidi yapmadan önce lütfen cep telefonlarınızı kapatın.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Varoluş Denemeleri, Epizot IV -


Ne yaparsam yapayım, iki belirtiden kaynaklı onlarca işaretin, sahip olduğumu iddia ettiğim varlığı, hayatımın bir döneminde ve bir süreliğine de olsa kıstırdıkları gerçeğinin üstesinden gelemiyorum. Ses ve görüntü olarak dahil olduğum kurgusal düzene saldıran bu işaretler, onları kabul ettiğim, ancak zihinsel kronolojinin dipsiz noktalarına kadar itelediğim zamanlar farklı, asla kabul etmediğim ve kendi gerçeklik duygumun dışına ötelediğim zamanlar ise daha farklı bir mesajın taşıyıcısı oluveriyorlar. Görüntü ile ses uyumsuzluğundan kaynaklanan, yüzleri tam anlamıyla silik öteleştirilmiş kabuslar ve görüntü ile sesin muhteşem uyumundan türeyen, yüzleri yüzüme dönük, olduğum noktayı damgalayan, böylece orada hiç olmamış olduğum hakikatinin üzerini çizen tanıdık figürler arasında, bakışıma dair öncelikleri sıralarken buluyorum kendimi. Klorlu suyun derinlerinde ve zamansız görülen bir düşün manyetik etkisi altında eğilip bükülmekte olan havuz fayanslarından kopma bir çift bakış görüyorum. Kendisine bile inanmayan inatsız bir ruhun eklemli vücudundan kopup gelmiş bir çift bakış... Tasarım zırhına yenik düşerek esnemeksizin sonsuza uzanan bir tramplenden bakışlara değil ancak bakılan noktaya kendimi bırakmak, dört ses duyumunu da beraberinde getiriyor; dalma anının tanıdık hazzını, ağıza fermuar çekme jestiyle sınırlanmış ebeveyn gürültüsünü, aniden fren yaparak verdiği tüm kararları hareket imgesinin karşı merkezindeki kararsızlığa dönüştüren henüz terk edilmiş bir kadın mırıldanışını ve yapıştırdığı sakızları takip ederek oyun kağıtlarından yaptığı evin içinde yolunu bulmaya çalışan küçük bir kızın ayak seslerini... Kahve falında, kahve falı baktığını gören birisinin kendi zihinsel ikizi ile aynı zamanda, aynı anı yaşıyor olmasına benzer biçimde, ben de bakışın odaklandığı yerde, bakılan yer olmanın hazzını yaşıyorum.

16 Ağustos 2011 Salı

Varoluş Denemeleri, Epizot III -


Uzak bir sahil kasabası düşüncesinin, içinde arzunun kendisini belli belirsiz hissettirdiği varoluş vurgusundaki düzensizliğe karşı bir savunma refleksi olduğu şu anda, yalnız başına yolculuk ediyor olmanın anlamını yaşıyorum. Kimseye ait olmayan bir arabanın içinde, sonsuzluğu yok etmekle onu tarihime bir damga olarak vurup sınırlamak arasında bir kararsızlık içindeyim. Yol arkadaşı istiyor muyum? Kendimi farklı zamanlara bölerek çoğaltmak ve böylelikle yalnızlık duygumu güçlendirmek yerine, sürekli aynı zamana, yani arzu ettiğim bir şeyi bulduğum anda onu çoktan yitirmiş olma anına çakılarak kalabalıklaşıyorum. Tekil olanın, kendi sözcük anlamına tavır alarak iletişim yoğunluğuna dair müthiş bir çeşniyi harekete geçirmesi, zamanlara bölünen kendiliğin, her bölünen zamanda duyumsadığı yalnızlığı ortadan kaldırıveriyor. Aynı zamana geri dönüşlerle hapsolmuş düşüncenin coşkusu, farklı zamanlarda kendini duyurmaya çalışan varlığımın üzerini çizerek yeni bir yol arkadaşının fiziksel dünyadaki varlığını müjdeliyor. Takıntılı bir onarım mekanizmasının sürekli aynı zamana ve kaybedilmiş olanın trajik tarihine yaptığı yatırım, yanımda oturan kadının kendi tarihimin bakışını çalarak yola odaklanmasına neden oluyor. Henüz tanıştığım ve keşfediyor olma coşkusunun evvelinde çoktandır kaybetmiş olduğum bu kadın, kullanmakta olduğum arabaya karşı teslimiyet odağını güçlendiriyor. Arabanın onu taşıyor olması, varılacak hedefe yaklaştıkça arabaya karşı yönelen tarifsiz bir suçluluk duygusuna neden oluyor. Bu duygu, takıntılı geri dönüşlerle hapsolduğum ve kendimi, yalnızca benzerlerimle anlamlandırarak karşı konulmaz bir yabancılaşmanın pençesine düştüğüm geçmiş zamanlara ait. Geçmişin tanınmaktan uzak yüzlerine ihanet ettiğim sanrısı ile arabanın kendi mekanik ağırlığı arasında can çekişen suçluluk duygusu, işlenmese bile kendini duyuran bu affedilmez günahı, olmayan fitilinden ateşleyiveriyor. Kullandığım araba, yerinde bir manevrayla ihanet ettiğim yüzlere dönüşüyor. Onun hem ihaneti ve hem de işlediğim öne sürülen günaha rağmen yanımdaki kadını taşıyor olması, kendi mekanik aksamını, ne kadar itaat etseniz de bir günah geriye düşeceğiniz ilahi bir güçle yer değiştiriyor. Bu gücü arabaya kazandıran bir başka neden de onun her şeye rağmen sessiz kalarak yoluna devam etmesindeki erdemin kendisinde gizli. Benim dışımda beliren ve duygularımın ötesinde yapılanmış bu cansız erdem duygusu, ayaklarını ön cama uzatmış uyuyor olan kadını, yalnızca kendi hacminde var olmuş bir nesneye bütünlüyor. Onun ayak bileklerine yansıyan durağan çırpınış -özgül beden duruşu- olağan dışı bir güçle, haz ile kaderin yanılsamalı işlevlerine dair ne kadar gönderme varsa birbirine karıştırıyor. Radyoyu açma kararının beklenmeyen bir haber alma korkusuyla ertelendiği, camı açma arzusunun, yarısı içinde kalmış bir dondurma ambalajı kılığında asfalta düşüp paramparça olma düşlemiyle doyumsuz bırakıldığı bir anda belirli belirsiz arabayla konuşurken yakalıyorum kendimi. ‘Lütfen’ diyorum, ‘lütfen bize zaman içinde yol aldıran mekanik aksamının gizlerini bağışla...’ Soru haline getirdiğim yakarışın, yanıtı başından beri dışladığı içindir ki soru olabilme hakkını kendinde var ettiğini görmezden geliyorum. İhaneti taşıyan ve giderek onun kendisine dönüşen aksam, eril sesten boşalan organize olmuş bir öğüdü başıma kakıyor: ‘Ne kadar kadın seversen sev, hep bir kadın geriye düşersin. Onu ne kadar seversen sev, hep bir ömür baştan başlamak zorunda kalırsın’ Yolu, sonsuzluğun ‘ebediyet’ ile sınırlanmadığını iddia eden inatçı bir kanıt gibi uzatan bu ses, yani başkasının dilinde ikamet eden arzum, kapıları kireç tutmuş eski model bir mahkeme salonunun suça odaklanmış sessizliğine dönüşüyor. Sesi, alışık olduğum zaman kiplerine geri dönerek tekrar duymak istiyorum, olmuyor. Vites küçültüyorum, olmuyor. Vites büyütüyorum, olmuyor. Kafamda yaşattığım bu çaresizliği yok edecek nedeni, benden ‘artık’ bir noktada kendi gerçekliğini yapılandırmış yanımdaki kadına odaklanmakta arıyorum. Ayakların cama yansıyan, yani yansıtan ile yansıyan arasındaki yarı idealist uzamı mutlak yanılsamaya dönüştüren estetiği, üzerinde yol aldığım hayatı katederek onu yok etme oyununa sürüklüyor beni. Bir sonraki benzin istasyonuna kadar nefes tutma oyunu oynuyorum, olmuyor. Boğamıyorum kendimi, bir türlü gerçekleşmiyor beklediğim kaza. Cama dayanmış ayaklar, eziyeti içinde saklayan kuyruksuz birer notaya dönüşüyor, yalnızca onların sesi duyuluyor. Şöyle diyorlar çukura düşen arabanın mekanik aksamını da yanlarına alarak: ‘Ne yaparsan yap, koskoca bir sileceğin mekanik büyüsü, düşünsel bir ayakkabı izini silmeye yetmeyecektir...’