Yorumlar

10 Haziran 2008 Salı

"Breton, Bilim Kurgudan, Rock Müzikten ve Pornografiden Hoşlanmıyordu"



Çeviri: Tan Tolga Demirci

Soru: Gece yarılarına kadar ayaktasınız.

Yanıt: Çalışıyorum, uyumuyorum.

Soru: Gece mi çalışırsınız hep?

Yanıt: Evet, sokak gürültüsü olmaz, böylesi daha iyi.

Soru: 'Incal' isimli kitabınızı henüz bitirdim. Sanırım okumadığım diğer kitaplarınızla bir bağlantısı var.

Yanıt: Koca bir evreni yazdım o kitapta. Yarattığım karakterler, toplum, galaksi...

Soru: MetaBaron'lar...

Yanıt: MetaBaron'un ve ailesinin soy ağacı. Sonra diğer serilerde panteknolojistleri ve tekno-rahipleri ürettim.

Soru: Evrenin Moebius'a göbekten bağlı olduğuna inanıyorsunuz.

Yanıt: Sadece Moebius'a değil, Giminez'e, Janjetov'a...

Soru: Pek çok Amerikalı sizi çektiğiniz filmler sayesinde tanıyor, karikatürlerinizle değil...

Yanıt: Evet, biliyorum.

Soru: Ama karikatürlere karşı hep ilgiliydiniz değil mi?

Yanıt: Her zaman... Film yapmadan önce karikatürle uğraşıyordum. Seviyorum bu işi. Benim için 'sinema' kadar sanatsal değer taşıyorlar, bu da bir etkinlik sonuçta. Hangisinin daha iyi olduğunu bilemiyorum. Benim için modern roman çizgi romandır.

Soru: Ayrıca film çektiğinizde boğuşmanız gereken bir stüdyo çalışması var.

Yanıt: Stüdyo, yapımcı, endüstri, para.. Kendinizi tam anlamıyla yansıtamıyorsunuz hiçbir zaman.

Soru: Karikatür çok daha kolay üretilebiliyor.

Yanıt: Evet çünkü tek sanatçı sizsiniz, siz ve editörünüz.

Soru: Şu anda Paris'te yaşıyorsunuz öyle mi?

Yanıt: Evet.

Soru: Ne zamandır oradasınız?

Yanıt: 20 senedir.

Soru: Dünyanın hemen her yerinde yaşadınız.

Yanıt: Evet, hangi ulusa mensup olduğumu bile bilmiyorum. Şili'de doğdum ama aslında bir milliyete ait değilim.

Soru: Bu iyi bir şey mi?

Yanıt: Kesinlikle ama bu aralar değil. 200 yıl sonra belki, ama şimdi değil. Benim için sorun yok. Yaşadığımız dünya Olimpiyatlara benziyor; her an bir ülkeye bağlı olmak zorundasınız. Ancak zihnimde
kendimi ait hissettiğim bir ülke yok.

Soru: Biraz 'Panik' hareketinden söz edebilir misiniz?

Yanıt: 1960'lar olmalı. André Breton'la sürrealist grupta bir aradaydık. O yıllarda şans eseri Arrabal ve Topov gibi büyük sanatçılarla tanışmıştım. Sonra sürrealist hareketten ayrıldım. Breton oldukça yaşlanmıştı ve kendine çok fazla sınır koyuyordu. Nihayetinde sürrealizm romantik bir akımdı ve bu yüzden Breton, bilim kurgudan, rock müzikten, pornografiden ve dünyadaki pek çok şeyden hoşlanmıyordu. Bizler daha ileriye gitmek arzusundaydık ve bu yüzden Panik hareketini kurduk.

Soru: Akım tam olarak ne idi? Neler oluyordu? Panik sanatçılarının etkinlikleri nelerdi?

Yanıt: 'Happenings' ler düzenliyorduk. Onlara 'Ephermis... Ephermetic' adını vermiştik. Bir çeşit performans gibi. Panik sanatçıları her şeyi yapmakta özgürdü; film, karikatür, şiir, resim, her şeyi.

Soru: 'Panik' ismi Yunan'dan geliyor değil mi?

Yanıt: 'Pan', 'bütün' anlamına geliyor.

Soru: Sonra ne oldu 'Panik' hareketine? Bir kaç yıl içinde sona mı erdi?

Yanıt: Hayır çünkü bu hareket tam bir şakadan ibaretti. Ona inanmıyorduk. Sahip olduğumuz kültürle dalga geçmek için kurmuştuk bu hareketi. İnsanlar Panik hakkında konuşuyorlardı. Biz ise asla toplantılar düzenlemiyorduk. Sadece lokantalara gidip taşak geçiyorduk. Şakalar yapmasını seviyorduk. Sonrasında pek çok 'Panik' yoldaşımız oldu; ressamlar, yazarlar, 'Panik' olduğunu söyleyen insanlar. Fakat bizim için bu sadece bir şakadan ibaretti.

Soru: Sizi popüler kültürde kışkırtan her şeyi kucaklıyordunuz yani?

Yanıt: Evet.

Soru: Rock'n Roll ve karikatürler?

Yanıt: O zamanlar evet ve tabii kitap okumayı seviyorduk; Küçük Richard ve bunun gibi kitaplar...

Soru: Şimdi popüler kültürde neler olduğunu izliyor musunuz?

Yanıt: Marilyn Manson'a büyük bir ilgim var. O adamı seviyorum. Özellikle röportajlarını çok ilginç buluyorum. Pop kültürde bana ilginç gelen tek adam. Söylediği şeyler tamamen sanatsal, klipleri de öyle. Bazıları bu adamı yanlış anlıyor. Yaptığı müziğin değerini bilemiyorum ama görsel bakış açısını seviyorum. Söylediklerinde sınırları zorluyor doğrusu. Ahlaki açıdan biraz çökmüş gibi ne dersiniz? Ancak sanat her zaman ahlak dışıdır. O da gayri insan gibi duruyor zaten. Onun 'ne' olduğunu anlayamıyorsunuz. Şeytani değil asla. O bir yaratık gibi, insana benzer bir tarafı yok. İnsanoğlunun ötesinde bir şey. Ve işte bu çok önemli. Bir maske mi taşıyor dersiniz? O hem bir oyuncu, hem bir travesti ama kadın değil, insan olmayan bir şeyin travestisi. Benim içinse olduğu ve yaptığı tamamen sanatsal...

Soru: 70'lerin David Bowie'sine mi benziyor?

Yanıt: David Bowie'den çok daha öte. David Bowie halen insan, onun kim olduğunu tanımlayabiliyorsunuz. Bowie'de sır yok. Marilyn Manson onun da ötesinde. Röportajları muhteşem. Edebi anlamda onun bir deha olduğuna inanıyorum.

Soru: Neredeyse 70 yaşına girdiniz.

Yanıt: Evet ama bunak değilim asla.

Soru: Peki bu aralar mutlu musunuz?

Yanıt: Ben her zaman mutluyum. Aptal bir iyimserliğim var.

Soru: Hala bir şeyler öğreniyormuş gibi hissediyor musunuz peki?

Yanıt: Her zaman öğreniyorum, evet.

Soru: Ne öğreniyorsunuz şimdilerde? Kimden öğreniyorsunuz?

Yanıt: Büyük bir çalışma içersindeyim. Sanat mı dersiniz? Yo hayır, sanatı çalışmak zorunda değilim. Çalışacak başka şeyler var. Tarot gibi, Tarot'un anlamı gibi. Oradan psikolojiye geçiş yaparsınız, büyü ve psikoloji üzerinde çalışırsınız. 'Psikobüyüyü' keşfettiğimi biliyorsunuz değil mi?

Soru: Yo, hayır. Nedir o?

Yanıt: Anlatması zor ve meşakkatli.

Soru: Pekala.

Yanıt: Meksika'da hasta insanları sağaltan pek çok popüler büyücü vardır. Sahte büyüler yaparlar. Yaptıkları şey gerçek olmasa bile onun gerçekliğine inanırlar.

Soru: Büyü gerçek olmasa bile etkileri pozitif oluyor öyle mi?

Yanıt: Evet, tıptan daha pozitif! Çünkü inançlarını koyuyorlar ortaya. Ben de o yıllarda onların kullandıkları psikolojik yöntem üzerinde çalışmaya başladım. Sonra bu yöntemi psikanalizle birleştirdim. 'Psikobüyü' olarak adlandırdığım terapötik yolu keşfetmiştim. Batıl inançlı kimselerin yaptığı hareketleri tekrarlıyordum. Sahte olduğunu bildiğimiz büyüsel öğeleri kullanıyordum. İşte bu sanat! İşte bu, bir insanın bilinçdışıyla konuşma dili, büyüsel bir şey.

Soru: İşe yaradı mı bari?

Yanıt: Kesinlikle! Muhteşem bir başarıydı, 'Psikobüyü' kitabını yazdırdı bana. Avrupa'da, İspanya'da, Meksika'da, Fransa'da ve İtalya'da pek çok takipçim oldu. Gestalt terapisine inanan terapistler bu yöntemi kullanmaya başladılar.

Soru: Psikobüyüyü ne zaman geliştirdiniz? 70'lerde mi?

Yanıt: Hayır, hayır 80'lerde.

Soru: Kusura bakmayın, tüm tarihinize hakim değilim.

Yanıt: Olmak zorunda da değilsiniz.

Soru: Neredeyse 2000 yılına girdik.

Yanıt: 1980 yılından 1981 yılına girdiğimde hiçbir şey olmadı. Sadece bir yıldan diğerine girmiş oldum. Şimdi ortada bir çılgınlık var, 1999 yılından 2000 yılına girerken... Aslında aynı şey! Hiçbir şey farklı değil! Sadece bir yıldan diğerine giriyorsunuz! Zaman 'milenyum'lara bölünmemiştir. Böyle bir şey yok. Benim için bu çok doğal. Bir yıldan diğerine geçiyorum, ne olmuş yani? 2000 yılına giriyor olmaktan onur falan duymuyorum. Ne fark var? Bu sadece bir rakam, hepsi bu.

Soru: Yazdığınız 'Incal' kitap serisinde ilham almak için 'Mickey Spillane' okuduğunuzu söylemişsiniz.

Yanıt: Mickey Spillane'in tüm kitaplarını okudum. Çünkü bir ritm yaratmak arzusundaydım. Spilanne'i okuduğum zaman 'The Incal'in zamanlamasını yakalamıştım.

Soru: Ve yapısını.

Yanıt: Evet.

Soru: Ve gerilimini.

Yanıt: Kesinlikle! Başka seriler için farklı esin kaynaklarım da oldu. Örneğin MetaBaron için tüm Yunan tragedyalarını okudum. Sonra MetaBaron çıktı ortaya. MetaBaron trajiktir. Gelecekçi bir Yunan tragedyasıdır. Ancak 'Incal', tragedyaya nazaran daha çok 'gerilim' izleği üzerine kurulmuştur. İşte bu yüzden Mickey Spillane'i tercih ettim.

Soru: Peki ya tekno-rahip serisi?

Yanıt: Tekno-rahip! CD-ROM endüstrisi üzerine bir kitap o, dünyadaki yeni oyunlar üzerine... Dünya bu oyunların, bilgisayar oyunlarının altında ezilecek. Aslında bilgisayar oyunu demek yetmez, bunlar 'audiogram' oyunları. Galaksiyi yöneten oyunlar. Ve galaksinin kural koyucuları olan iş adamları, yani tekno-rahipler. Günümüzde 'iş' din haline geldi...

Soru: Sanırım Amerika'da olan tam da bu.

Yanıt: Evet ve siz farkında değilsiniz. Amerika'da Tanrı dolardır öyle mi? Kesinlikle öyle. Pek yakında dolar kutsal olacak ve endüstri de kilise haline gelecek. Kitapta yaptığım da bu. Tekno-rahipler, endüstriyel kilisenin rahipleri haline geliyorlar.

Soru: Peki hiç bir bilgisayar oyunu tasarlamayı düşündünüz mü?

Yanıt: Evet, geçen sene Los Angeles'ta. Şu anda bu proje üzerinde çalışıyorlar. Oraya gittim ve şunu önerdim: 'Dinleyin, şöyle bir öyküm var ilgilenir misiniz?' Onlar da 'elbette' dediler. İki oyun tasarladım. Birisi MetaBaron ki şu anda üzerinde çalışıyorlar. Bu yepyeni bir sanat biçimi. Çok ilginç.

Soru: Eğer oyun internet üzerinden de oynanırsa...

Yanıt: Evet. Bu da çok önemli. Neden önemli? Çünkü geleceğin dünyasında insanlık çok daha az çalışacak ve oyun oynamak için çok daha fazla zamana sahip olacaklar. Sonra sıkılacağız. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Bizler hayvanız, sıkılganız. Ve oyunlar dünyanın en önemli unsuru haline gelecekler. Dünyada sahip olduğumuz her şey birer oyun. Televizyon üzerinden dünyayı izliyoruz, tıpkı bir oyun gibi. Siz Amerika'dasınız. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Canlı yayın yapan televizyonlarınız var. Bir kişi bir başkasını öldürdüğünde bunu televizyonda izleyebiliyorsunuz. Hayat bir şov haline geliyor, oyun haline geliyor.

Soru: Öyleyse daha iyi oyunlar tasarlamalısınız.

Yanıt: Sanırım öyle, sanatçının yapması gereken de bu.

Soru: İyi bir bilgisayar oyunu tasarlamanın anahtarı nedir?

Yanıt: Bilgisayar oyunu... Biliyorsunuz, tek tür bilgisayar oyunu yok, öncelikle her tür ve yapıdaki bilgisayar oyununu tanımanız gerekiyor. Öyle bilgisayar oyunları vardır ki kıprdayan her şeyi öldürmek zorundasınızdır. Katil sizsiniz. Bam! Bam! Bam! Sonra savaş oyunları var. Oynarken savaşırsınız. Her tür savaş. Bu hiç de ilginç değil. Sonra öyle oyunlar vardır ki bir yerden başka bir yere nasıl gideceğinizi keşfedersiniz. A, B ya da C yolunu seçmeniz gerekir. Sağa ya da sola gidersiniz. Sonra bir evreni tasarlayıp yarattığınız bilgisayar oyunları vardır, içine karakterleri koyup onlara dünyadakine benzer biçimde hareket kazandırırsınız. Bu ilginç işte.

Soru: Bu oyun tam size göre sanki...

Yanıt: Ben içinde giz taşıyan oyunları severim. Oyunu oynayan insana pek çok seçenek tanır ancak sınırlı seçim şansı sunarsınız. Gizi anlatmanın yeni bir yolu bu. Çok boyutlu gizi yaratmanın ta kendisi... Çünkü romanda, karikatürde ya da filmlerde tek bir sır vardır. Oysa bilgisayar oyunlarında başka olasılıklar da mevcut. Bir gizi aynı anda ve farklı yollarla anlatabilmeniz mümkün. Bu çok önemli!

Soru: Neden bunun çok önemli olduğunu düşünüyorsunuz?

Yanıt: Çünkü sahip olduğumuz yaşamı şekillendiren zihindir. Dünya, düşünmüş olduğumuz şeydir. Devrim diye bir şey yoktur. Devrim sahtedir, arızalıdır. İnsanlık devrimlerle gelişemez. İnsanlık, mutasyona uğramadan, dönüşüme uğramadan gelişemez. Oyunlar değişecek, bireyin zihnini açacak, ona özgürlük aşılayacak. Değişim budur. Önemli olan budur. Cep telefonları iletişimin yolunu açtı. Ben de dünyanın 'hissedebilmesine' dair yolu açmak istiyorum. Söylediğim şey önemli! Çok yakında televizyonları başımızdan atacağız. Televizyon, kendisinden çok daha karmaşık başka bir iletişim biçimi olarak yeniden doğacak. Bu çok heyecan verici ve tehlikeli. Çünkü böylelikle basit yollarla ele geçirilmeniz mümkün olacak. Özgürlüğünüzü kaybedebileceksiniz. Her şey değişecek. Hayat, politika, ekonomi.. Bir mutasyona doğru ilerliyoruz.

Soru: Şu aralar Caro ile birlikte bir film üzerinde çalışıyormuşsunuz.

Yanıt: Senaryoyu yazdım, benim işim bitti.

Soru: Ne hakkında?

Yanıt: İmkansız bir şey yapmak istedi. Bir oyuncu evrende kayboluyor. Hepsi bu! Sonra ona dedim ki: 'Tek oyuncuyla film yapmak kolay iş değildir.'

Soru: Ama Marcel Marceau ile yaptığınız tam da buydu.

Yanıt: Doğru.. Caro için yazdığım senaryoda oyuncu, zaman içersinde kendisiyle çarpılarak çoğalacaktı. Caro bunun imkansız olduğunu söyledi. Ama yaptım işte, yazdım bir şekilde.

Soru: Film çekilecek mi?

Yanıt: Çekecekler. Dört yıl sürmesi düşünülüyor.

Soru: Başka ne üzerinde çalışıyorsunuz bu ara?

Yanıt: Karikatürlerle uğraşıyorum. Yedi seri tamamladım. Yılın sonuna kadar her ay bir kitap hazırlamak peşindeyim. Sonra roman yazacağım. İspanya'da, Fransa'da ve İtalya'da oldukça iyi karşılanıyor romanlarım. Belki bir gün Amerika'da da kitaplarımı okuma fırsatınız olur. Ayrıca bir tiyatro oyunu bitirdim. İtalya'da gösterilecek. Buna benzer pek çok şey üzerinde uğraşıyorum. Terapilerim var. Belki başka bir filme başlarım. Ama film yapmak gerçekten de zor iş. Birincisi, tüm yılınızı alıyor. Sonra stüdyo ile savaşmak zorundasınız. Çünkü endüstri, filmi tek başına yapmanıza izin vermiyor. Kolektif çatışmaya girmek, sonra bütçenin altından kalkmak... Bunlar zor işler. Televizyonlarla, bankacılarla anlaşmalar yapmak zorundasınız. Böylece onlar senaryonuzu değiştirmek hakkına sahip oluyorlar, yapmak istemediğiniz şeyleri yaptırıyorlar size. Matrix'i, Starship Troopers'i yapanlara hayranım. Bu tarz filmlere bayılıyorum. Endüstriyel işler olmasına rağmen çok iyiler.

Soru: Peki El Topo'nun devamı gelecek mi?

Yanıt: Gelenek olduğu üzere 'Bölüm 2' anlayışına hiç girmeyeceğim. 'Abelcain' isimli bir senaryo yazdım. Bu öykü, 'El Topo'nun Çocukları' olarak da düşünülebilir. Beş yıldır projeye beş milyon dolar yatırabilecek bir prodüktör arıyorum. İmkansız...

Soru: Bazı nedenlerden dolayı Holy Mountain filmini Birleşik Devletler'de izleyemedik.

Yanıt: Allen Klein yüzünden.

Soru: Olay ne? Sanırım onu pek sevmiyorsunuz.

Yanıt: Kendisi boktan biri. Dinleyin. Benden neden nefret ettiğini bilmiyorum. El Topo'yu öldürmek istiyor. Holy Mountain'i öldürmek istiyor. Bu olanaksız çünkü etraf korsancı kaynıyor. Tüm dünya, filmlerimi korsan olarak izliyor. Korsancılar her yerde! İngiltere'de bir sürü korsancı çıkmış, hem de kaliteli kopyalar satıyorlar. O bunu durduramaz, 20-30 yıl kadar denedi, filmi ortadan kaldırmaya çalıştı ama başaramadı, başaramaz da.

Soru: Tam bir hergeleymiş!

Yanıt: Evet, o bir canavar.

Soru: Bunu pek çok insana yaptığı söyleniyor.

Yanıt: O tam bir güç manyağı! Bana ego tribi yapıyor sürekli. Bir gün geldi ve onun için porno filmler yapmamı istedi. Sonra ben 'hayır' dedim ve çıkıp gittim, porno filmler istediği için kaçtım ondan. Eğer onunla çalışmazsam birlikte yaptığımız her şeyi yok edeceğini söyledi. Böyle işte. Tam bir cani kendisi. Sanatı yok etmek istediğinizde katilsinizdir artık, canisinizdir. Onu ölüme mahkum ettim! Gerçekten de. Bunu hak ediyor, öldürülmeyi hak ediyor!

Soru: Kenneth Anger da Allen Klein'la benzer sorunlar yaşamış.

Yanıt: O bir cani! O gerçek bir cani, öldürülmesi gerekiyor!

Soru: Bu adamla John Lennon vasıtasıyla tanıştınız değil mi?

Yanıt: Evet, John Lennon El Topo'yu çok sevdi. Filmi New York'ta 'Indian Sineması'nda görmüş. Sonra olay başladı. Allen'la tanıştım ve bana 'The Holy Mountain'i yapmam için bir milyon dolar verdi. Hepsi bu.

Soru: Birçok filminiz ya da karikatürünüz 'uyuşturucu kullanımı'nı akla getiriyor.

Yanıt: Uyuşturucu kullanımı? Dinleyin. Bu kültürel bir mesele. Uyuşturucu, 1960'ların kültürüydü daha çok. Ancak o dünya bana uzak. Ben 'keş' sanatçı değilim. Her zaman sağlığım yerindeydi. Asla kullanmadım. İki kez LSD aldım sadece. Ve iki kez de halüsinojenik mantar kullandım. O kadar.

Soru: Aydınlanmanızda yardımı dokundu mu peki?

Yanıt: LSD'yi bir guru ile birlikte aldım. Inca egzersizlerinde oldukça yararı dokunuyor. Adam (guru) Meksika'ya geldi ve sekizer saatten iki seans yaptım onunla. Adı Oscar Ichazo'ydu. Tıpkı bir kokteyl gibi sunduğu doğu teknikleriyle takipçilerine, 'hızlı aydınlanma' sözü veren biriydi. Yöntemin adı 'Arica' idi. Yeni bir 'Scientology' yaratmak peşindeydi ama başarısız oldu. Yine de ilginç bir deneyimdi. LSD'yi asla eğlence için kullanmadım. 'Holy Mountain' filmini çekebilmek için zihnimin açılması gerekiyordu. Bu tarz uyuşturucular aydınlanma sağlamaz sadece beyninizin nasıl kafayı yiyeceğini gösterir. LSD sayesinde bazı olasılıkların olduğunu görüyorsunuz. Böylece ilacın toksik etkisi ortadan kaybolup gidiyor. Nereye doğru gideceğinizi öğrenmiş oluyorsunuz.

Soru: Kendinizi nasıl değiştirebileceğinizi anlamış oldunuz.

Yanıt: Sınırlarınızı görüyorsunuz. Bu size yapılmış önemli bir yardımdır. Ancak bunu bir üstat eşliğinde denemelisiniz. Çünkü yalnız başınıza ya da diğer insanlarla birlikte yaparsanız hiçbir şey kazanamazsınız. Yaptığınız işi kutsal bir 'gerçeklik' deneyi olarak kabul etmelisiniz.

Soru: Kişinin kendisini geliştirmesinde kutsal olarak nitelediğiniz başka hangi deneylere giriştiniz?

Yanıt: İlkel kültürlere nüfuz etmek ve onlarla iletişim kurmak çok önemlidir. Çünkü bu kültürlerde farklı düşünme biçimleri, evreni farklı şekilde görme dersleri edinirsiniz.

Soru: Bir örnek verebilir misiniz?

Yanıt: Meksika'da bu tarz olayları çok yaşadım, Şili'de de, Mapuches'lerle (Hintli Şili'liler) birlikte... Şili'ye 'hekim' bir kadının yanına çalışmaya gittim. Oradaki tüm şamanlar kadındır. Benim için çok ilginç bir deneyimdi. Küçük yolculuklara çıktım. Ayrıca Meksika'da da şamanik Brujos'lar vardır. Şamanik deneyimi yaşamak çok önemlidir. Örneğin Brezilya'da... Ama dikkat etmek gerekir. Çünkü Meksika'da bazı kişiler, peyote, ayahuasca gibi maddeler içerek bu deneylere girişiyorlar. O deneylerin hepsi de önemsiz deneyler. Önemli olan, dünyayı kendi doğallığında hissedebilmek. Pek çok kereler Zen meditasyonu uyguladım. Çin felsefesi... Kaballah... Araştırıyordum çünkü ölmekten korkuyordum. Nasıl ölümsüz olabileceğimin hesabını yapıyordum. Ancak azar azar ölmeye başladığım zaman, mistik araştırmalara bir son verdim. Ölümü kabullendiğimde gerçekten de hayatı yaşamaya başladığımı hissettim. O anda müthiş bir 'gerçeklik' içinde hissediyorsunuz kendinizi, daha öncesinde değil.

Soru: Her çeşit Afrika kültürüyle ilgilendiniz mi?

Yanıt: Evet, çok fazla! Voodoo çalıştım bir süre, çok görkemli bir dindir. Transa nasıl girmeniz gerektiği, nasıl sahiplenilmeniz gerektiği üzerinde durur. Voodoo, doğayı duyumsamanın başka bir yoludur. Hollywood pek çok 'voodoo zombie' filmleri yapmıştır. Hepsi de aptal filmlerdi. Gerçekte voodoo saygıdeğer ve erdemli bir dindir. Bunu bilmek çok önemli. Temelde, Voodoo'nun kökleri Afrika'ya dek uzanır. Sahiplenmenin Afrika dini... Hakkında çok şey öğrenebilirsiniz. Benim gibi...

Soru: İnsanların ruhlar tarafından ele geçirildiğine inanıyor musunuz? Yoksa onların buna inanmış olmaları mı önemli?

Yanıt: Asla böyle bir şeye inanmıyorum. Dinleyin. Voodoo'da her tanrının bir idare şekli, kendine has bir hamlesi, elbisesi ve ritmi vardır. Bu kutsal tiyatronun ta kendisidir. Size doğru, sizi sahiplenmek için gelen mitik bir karakterdir o. Kendisine 'arketip' de diyebilirsiniz. Bilinçdışınızda pek çok arketip vardır, ay arketipi, güneş arketipi, savaşçı arketipi... Onlar size doğru, bilinçdışınıza doğru gelirler. Ben tanrılara inanmam. Sadece enerjiye inanırım. Uyandırabileceğiniz farklı psikolojik enerjiler vardır. Örneğin 'suçlu' arketipi... Suçlular ve seri katiller, negatif bir enerji olan 'suçlu arketipi' tarafından ele geçirilmiş kişilerdir. Azizlerin farklı bir enerjisi vardır. Sanatçıların da öyle.

Soru: Farklı yöntemler bulabilirsiniz.

Yanıt: Ve farklı enerjiler. Ortalama insanın sadece tek bir enerjisi vardır. Sadece ailesi, okulu ya da kasabası... Bunların hepsi tek bir enerjidir. Fakat keşfetmeniz gereken başka enerjiler vardır. Zihindeki bazı engelleri aşmak iyidir ama aynı zamanda tehlikelidir de. Çünkü enerjilerinizi kırabilir ve onun tarafından içerilen 'biçimin' saldırısına uğrayabilirsiniz. Bu tarz deneylere girişmek için dengeli bir insan olmanız gerekiyor.

Soru: Anlıyorum. Önceden söylediğiniz bir şeye geri dönelim. Sanıyorum bilgisayar oyunlarını kullanmak bu tarz enerjileri açığa çıkarmada önemli bir etken gibi görünüyor.

Yanıt: Oyunların kötü bir enerjisi var. Bizim ihtiyacımız olan doğru enerji.

Soru: Belki de Şaman geleneğinden esinlenen oyunlar yapılmalı.

Yanıt: Bilgisayar oyunlarını yapan insanların hepsi tekniker, sanatçı değiller. Örneğin 3D film olan Antz, berbat bir çalışmaydı. Neden? Çünkü sanatçılar tarafından deği teknikerler tarafından yapılmıştı. Gün gelecek, sanatçılar tüm bu teknik ayrıntıları öğrenip yeni teknik arayışlara girecekler. Şu aralar Beltran adında bir sanatçı arkadaşım var. Benimle birlikte karikatür yapıyor.

Soru: Evet, bilgisayar kullanarak...

Yanıt: Harika bu! Ve büyük bir başarı bizi bekliyor. Çünkü bu olay daha çok yeni, yaptığımız işin hem sanatsal yönü güçlü, hem de tekniği... Şu anda kendisi (Beltran) Avrupa'da tek. Yeni insanlara ihtiyacımız var.

Soru: Henüz tekno-rahip serisini okuyamadım.

Yanıt: 13-14 yaşındaki çocuklar için yazdım onu ve çok seviyorum.

Soru: Peki ya Incal'ın hedef kitlesi?

Yanıt: Biraz daha yetişkin. Çocuklar da okuyabilir ama aslında yetişkinler için yazıldı. 'Yetişkin'... Nedir ki yetişkin? 17-18 yaş? Sanırım. Belki Amerika için 13 yaştır. Rakam her zaman değişiyor. Geçenlerde okudum, 11 yaşındaki Amerikalı bir kızın 17 sevgilisi varmış! Nasıl oluyor, bilemiyorum.

Soru: Amerika'ya sık geliyor musunuz?

Yanıt: Los Angeles'taydım bir ara, karikatürlerin açılışıyla ilgili hazırlık yaptık.

- Teşekkürler Jodorowsky!

- Bu ingilizcemle nasıl bir röportaj yaptım doğrusu bilmiyorum. Size yemin ederim, konuştuklarımdan daha akıllıyım. Biliyorum, tam bir aptal gibi konuştum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder