11 Haziran 2008 Çarşamba

"Acapulco Film Festivali'nde Beni Linç Etmeye Kalktılar"




Çeviri: Tan Tolga Demirci


Soru: İlk olarak şunu sormak istiyorum. Sizce ilham nereden gelir? Sizin fikirlerinizin kaynağı nedir?

Yanıt: İlham, hayal gücünden gelir. Hayal gücü nedir? Bunu gerçekten de bilmiyoruz. Bilinçdışımızdan mı geliyor, kesinlikle öyle olmalı.

Soru: Sizce fikirler, birden çok kişi ile birlikte olduğunuzda mı yoksa yalnızken mi daha kolay akabiliyor?

Yanıt: 'Zor' ya da 'kolay', kavramlarına insanoğlunun ruhunda yer yoktur. Bir çiçek düşünün. Çiçek herhangi bir zorluk olmadan açar. Kolaylık ya da zorluk söz konusu değildir, sadece açar işte. Sanatsal yaratım da böyledir, çiçekler gibi. Beklersiniz ve sonra fikirler açmaya başlar. Bunu yönetmek olanaksızdır. Tek yapmanız gereken, kendi içinize doğmaktır. Ben de kendi akli dünyamda yaşıyordum. Sonra sınırlarımı farkettim. Her türlü sınıra sahiptim, ailemin bana verdiği, toplumun bana verdiği, dünyanın, dilin bana verdiği, İspanyol dilinin bana verdiği sınırlar... Sonra bu akılcı limitleri kırmaya başladım. 'Lucid' düşler, 'guru'larla geçirdiğim tecrübeler, üstatlar, araştırmalar, meditasyonlar... İki kez LSD kullandım, iki kez de mantar, Meksika'daki Hintli üstatlarla birlikte. Sonra birdenbire aklın duvarları çökmeye başladı. Sınırları birer birer yok ediyordum. Bilinç ve bilinçdışı arasında bir köprü kurdum. Benim için bu ikisi birlikte işliyor. Bilinçdışı, bir düşman olmaktan çıkıp müttefikim haline geldi. Ne zaman ona bir fikir sorarsam sorayım, tıpkı bir çiçek gibi açtı. Hem de hiç çaba göstermeksizin. İsterseniz size de kanıtlayabilirim. Bana bir şey sorun ve size bir şey keşfedeyim. Şimdi, burada!

Soru: Hayatınızda somut gerçekliğin önemi nedir?

Yanıt: Gerçeklik... Somut gerçeklik yoktur. Gerçeklik diye bir şey yoktur. Dinleyin. Burada görmekte olduğunuz her şey, şu kız, şu masa, şu göl, şu duvarlar elli yıl sonra burada olmayacak. Bizler de öyle. Elli yıl sonra gördüklerinizden geriye hiçbir şey kalmayacak. Bu bir yanılsama, tıpkı düş gibi. Her şey değişiyor ve ortadaki tüm somut gerçekler ortadan kalıyor. Her saniye değişiyorlar. Tüm hissettiğim bu. Bir gün sizin yaşınızdayken düş görmeye başladım, düşün içinde giderek berraklaştım ve kendime düşün içinde düş gördüğümü söyledim. Sonra o günden sonra 'lucid' düşler üretmeye başladım. Bilincim açıkken ürettiğim o düşlerin içinde tecrübeler kazanmaya başladım. Bana kim olduğumu sorarsanız size kim olduğumu bilmediğimi söylerim. Ben tanımı olmayan bilincim... Kendi hakkımda hiçbir mutlaklık yok. Bir şeyin içindeyim aynı zamanda değilim. Kendi kişiliğimin içindeyim ama 'kendi kişiliğim' değilim. Kendi dil yapımın içindeyim ama dilin kendisi değilim. Hiçbir milliyete ait değilim. Adım yok, cinsiyetim yok, hiç bir açıklamam yok. Somut gerçeklik tanımım bu benim.

Soru: El Topo'yu çekmeye hazırlanırken yazdığınız bir şeyi okumuştum, film için 'yeryüzünün düşleri' ile ilintili olan mekanları araştırıyormuşsunuz.

Yanıt: El Topo'yu 30 sene önce yaptım. O ben değildim. O ölen biri. Şimdi yeniden doğdum. Ben kendim değilim ama El Topo'yu yapan adama saygım sonsuz. O adam araştırıyordu. Kendisini araştırıyordu ve kendisini bulabilmek için o filmi çekti. O zamanlar, yani orada olduğum o zaman dilimi içersinde bir jip ve fotoğrafçıyla birlikte Meksika'nın kuzeyine doğru yol aldık, düşlerin eyaletine doğru ve rüya gibi yerler keşfettik. Çünkü Meksika'da hep aynı yerde fotoğraf çekerler, hep aynı manzarayı görüntülerler. Kolaylarına geliyor tabii. Ben yeni yerler bulmalıydım, yeni manzaralar. Buldum da. Ama şehrin göbeğinde hep gerçeği görüntüledim; caddelerde çekim yaptım, hırsızların ve canilerin tam ortasında. Santa Sangre'yi yaptım, hem de Meksika'nın en tehlikeli bölgesinde. Çok tehlikeliydi. Hırsızların lideriyle konuştum, ona gerekli ödemeyi yapacağımızı söyledim. Bizden hiçbir kötülüğün gelmeyeceğini anlamıştı. Yine de çok tehlikeliydi. Kamerayla çektiğinizden daha gerçek bir şey yoktur. Ticari bir filmde gerçekliği keşfedebilirsiniz. Ya da sanatsal bir filmde gerçekliğe bir mucize kazandırabilirsiniz. Ama ben, kendi filmlerimi yönetirken ben olmaktan çıkıyorum. Tamamen farklılaşıyorum. Santa Sangre'yi yaparken günlerce günde dört saat uykuyla dolaştım. Kimseyle konuşmadım. Arkadaşlarımı görmek istemedim. Gerçekten de öyle oluyor, film çekerken kadınımla uyumak, onunla sevişmek istemiyorum. Sadece çekim anında insanlarla konuşuyorum hem de tam bir vahşet tonunda! Suçlu vahşeti! Film setinde fikri olan insan anüsü olan insandır. Anüsün ne olduğunu biliyor musunuz? Büzük demek... Eğer insanın bir fikri varsa büzüğü de vardır. Sonra birden bire 'kes sesini!' dersiniz, 'burada fikir falan duymak istemiyorum!' Ben miyim o bağıran, kes sesini diyen? Herkesin bir fikri vardır, oyuncuların, görüntü yönetmeninin, teknik adamların... Herkes fikir birliğinde bulunmak ister! Ama gerçek film şiir gibidir. Kendi şiirinizi yazmanız gerekir. Benim yaptığım gibi. Ben bir cani gibiyim, her istediğimi yapmak için tüm insanlarla kavga ediyorum. Sonra yapımcı geliyor... Of korkunç!

Soru: Peki şu anda kimsiniz? El Topo'da ya da Holy Mountain filmlerinde farklı biri olduğunuzu söylediniz.

Yanıt: Çocuğumu o filmlerde görebilirsiniz. Şimdi yirmi yaşına geldi. Filmde çocuğumun elini kesen adam evli ve iki çocuk babası. Diğer çocuğum 24 yaşında, öldü, artık buralarda değil. Her şey çok çabuk değişiyor. Çocuklarım da öyle. Onlar aynı insan değiller. Hayat değişiyor derken demek istediğim tam da bu. Gündelik hayatta insanlarla özdeş olduğumuzu, asla değişmeyeceğimizi ve bununla gurur duyacağımıza inanıyoruz. Sonra birden değişiyoruz ve özdeşliğimiz yok oluveriyor. Sorun, bazı insanların ölüp elbiselerinin yaşamaya devam etmesi. Bir ruha sahip olmak isterseniz ölür ve sonra yeniden doğarsınız. Kendi içinizde reenkarnasyon yaşarsınız. Yeni biri olup çıkarsınız. Ölümden kendinizi yaratır ve yeni bir insan olursunuz, yeni bir hayatınız ve yeni fikirleriniz olur. Sonra yaratmaya devam edersiniz. 'Masonry'lerde sizi bir tabutun içine koyarlar. Sonra saçlarınızı kesip ayaklarınızı yıkarlar, öncekinden farklı bir isminiz olur. Tüm bu semboller, öldüğünüzü size kanıtlamak içindir. Sonra yeni bir varlık olarak doğarsınız. Belki de sorunuzun yanıtı bu değildir?

Soru: Çektiğiniz her filmin arasında yeniden doğmayı nasıl beceriyorsunuz?

Yanıt: Her filmde, ne isem ya da ne değilsem onu ortaya koyarım. Aramak... Her şey aramakta gizli. Dışa vurumu aramak, bilgiyi, duyguları aramak... Holy Mountain bir kimlik arayışını anlatıyordu. Santa Sangre ise duyguların arayışını. Çünkü ailemin kurbanı gibi hissediyordum kendimi. Sonra sahip olduğum özü nasıl duyumsadığımı araştırmaya başladım. Kendim olan her şeyi bu işe yatırdım. Sonra bir baktım, bomboş kalmışım. Uzun süreler film yapamadım çünkü söyleyeceğim her şeyi söylemiştim. Yeni olan ne idi? Niçin farklı bir film yaparak kendimi tekrar edeyim ki? Ben sosisli sandviç yapmıyorum. Neden 40 film birden çekeyim? John Ford garip bir yönetmendir. Bir, iki filmini görmüşseniz John Ford'un tüm filmlerini görmüşsünüz demektir. Çünkü hepsi birbirinin aynıdır. Neden? Ben sanat filmlerinden söz ediyorum. Eğer ticari film mantığı söz konusuysa yılda bir tane yapabilirsiniz. Bu çok farklı. Ben ticari filmlerden söz etmiyorum. Satış yapmak istediğiniz filmle ya da filmlerle girersiniz o ticaretin içine. Satışa çıkarılan yeni filmler... Bu büyük bir utanç!

Soru: Öyleyse bir arama aygıyıtmışçasına film yapıyorsunuz.

Yanıt: Evet! Kendimi bulmak, ortaya koymak ve dışa vurmak için film yapıyorum. Kendi filmlerimi sevmiyorum. Onları izlediğimde utanç duyuyorum. Asla bir daha çekmek istemiyorum. Hiç sevmiyorum filmlerimi.

Soru: Peki filmlerinizin amacına ulaştıklarını söyleyebilir misiniz? Aradığınız şeyi bulabiliyor musunuz filmlerinizde?

Yanıt: Evet, kesinlikle. Hayatımı değiştirdim. Her film hayatımı değiştirdi, en kötü filmim olan 'Tusk' bile. Onu Hindistan'da çektim, düzenbazın tekiyle, düzenbaz olan yapımcıydı. Bana filmde 'King Kong' gibi yapay olan bir 'fil' kullanacağımı söyledi. Neyse ki sonunda 'normal fil' üzerine anlaştık. Yine de hiçbir şeyim yok söyleyecek. Berbat bir film oldu. Ama o filmden çok şey öğrendim, örneğin fillerle çalışmayı. Filler kesinlikle bizim üstadımız olabilir. Hayvanlar da öyle. 'Tusk' olmasa bile fillerle iletişim kurmak hayatımı değiştirdi diyebilirim. Bununla ilgili bir anekdot anlatayım. Fillerin ömrü 90, 100 yıl kadardır. Hayatları boyunca kendilerine bakan sadece üç kişi vardır yanlarında, biri yemeklerini hazırlar, biri mutlu olabilsinler diye onları yıkar ve sonuncusu ise (karnak) onlara efendilik yapıp sahip çıkar. Tüm bu adamlar ölünceye kadar fillerle ilgilenirler. Orada olduğum süre boyunca kısa boylu bir adam vardı, bacağı delik olan kısa boylu bir adam... Tedavi görmemişti. Hindistan'da onu insan yerine koymuyorlardı. Ölmek üzereydi. Sonra polis memuruna onun için bir şeyler yapmak istediğimi söyledim. Memur da beni bir şey yapmamam konusunda uyardı. Çünkü eğer ölürse insanlar onu benim öldürdüğümü düşüneceklerdi. Ben isteğimde ısrar ettim. Sonra ona gittim, bir karışım vardı elimde, karışımı alkol ve basur kremiyle bir kez daha karıştırdım. En sonunda da elimdeki malzemeyi adamın bacağına sürerek İspanyolca dua ettim. Bir hafta sonra tüm dertlerinden kurtulmuştu. Adamı o karışım sayesinde kurtarmıştım. Sonra fillerle çalışmaya başladım. Onlarla her şeyi yapıyordum, itiyor ya da sürüyordum. 12 filin arasında koştuğum bile oldu. Bir gün polis memuru geldi ve fillerin bakıcısıyla (karnak) kötü bir dilde konuştu. O sırada fil hortumunu kaldırıp polisi dört metre ileri fırlattı, çenesi kırılmıştı adamın. Bir filin ne kadar korkunç bir hale geleceğini o zaman anlamıştım. Bacağına ilaç sürdüğüm adam yüzünden fillerin bana iyi davrandığını öğrendim. Adamın hayatını kurtarmış ve karşılığında da hayatım kurtulmuştu. Bu bir mucize mi? Kesinlikle öyleydi. Fillerin davranış biçimi oldukça ilginçtir ama bunları şimdi anlatmayacağım. Dediğim gibi her film hayatınızı bir biçimde değiştiriyor.

Soru: Neden var olduğunuzu düşünüyorsunuz? Neden insanlar var olurlar? Bir fikriniz var mı?

Yanıt: Tanrının bir oyunu herhalde. Her şey bir oyun. İnsanların var olduklarından emin değilim. Var oluşun anlamından da emin değilim. Aydınlatmamız gerekiyor öyle mi?

Soru: Bu yüzden ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

Yanıt: Tüm bu yaşananlar harikulade bir düş. Bizler bir düşün içinde ve o düşün birer parçasıyız. Neden var olduğumuzu yine de bilemiyorum doğrusu. Ama insanın arzularını iyi biliyorum. Söyleyeyim size. İnsanın üç kesin arzusu vardır. Biri, evrenin yaşadığı süre içersinde yaşayabilmek, ölümsüz olarak değil, sadece evrenin yaşadığı milyonlarca yıl kadar yaşayabilmek... Tüm insanlık olarak bunu istiyoruz. Evren ölmeden ölmek istemiyoruz, onunla birlikte ölmek istiyoruz. İkincisi, evreni tam anlamıyla bilmek. Mikrokosmosuyla, makrokosmosuyla, her yönüyle evreni bilmek. Ve üçüncüsü, evrenin şuuru olabilmek, yani evrenin tanrısı olmak... Tüm istediğimiz bu, her birimizin...

Soru: Bunun olabilirliğine inanıyor musunuz?

Yanıt: Elbette. Biz ortak bir var oluşuz. Birey olarak ölümlü varlıklarız. Ama kolektif olarak ölümsüz olabilmemiz mümkün. Öyle değil mi? İnsan ırkı bunu bir gün başaracak. Günün birinde Amerika Birleşik Devletleri, Çin ya da Dünya olmaktan çıkacağız. Hepsi yıkılıp ortadan kaybolacak. Sadece insan ırkı olacağız ve kosmos içinde yolculuğumuz başlayacak.

Soru: Fando ve Lis'in Meksika'daki gösteriminde ayaklanma çıktığını okumuştum. Doğru mu bu?

Yanıt: Beni öldürmek istediler. Çünkü Meksika'da o zamana dek berbat kovboy filmleri yapılmıştı. Onlara adam gibi bir filmle gelince şok oldular. Bunun pornografi olduğunu, ahlaksızca olduğunu düşündüler. Acapulco Film Festivali'nde beni beni linç etmeye kalktılar. Sonra bir araba istettim ve neyse ki kurtuldum ellerinden. Festival yönetmeni Emilio Fernandez beni öldüreceğini söyledi. İki kişiyi öldürmüş o gün. Beni de öldürebilirdi! O gece iki şişe viski yolladım kendisine. Sonra yakın arkadaş olduk. Yaşadığım en büyük çatışmadır bu.

Soru: Sizi diğer filmleriniz yüzünden öldürmek isteyen insanlar da oldu mu?

Yanıt: Yo hayır ama Meksika'da filmlerim her zaman sansürlenmiştir. El Topo'nun 60 dakikası kesilmiştir. Holy Mountain filmi de 40 dakika kadar sansür yedi. El Topo, Cannes Film Festivali'ne katıldığında filmin yarışma için fazla ateşli olduğunu söylediler. Meksika, filmin Meksika'yı temsil etmemesini istedi, daha doğrusu Meksika'yı değil de Meksika sinemasını... Yarışmaya giremedim. Ama sonra kabul ettiler, tamam dediler, anladılar... Genç kuşağın fikirlerini değiştirdiğime inanıyorum. Şimdi daha sanatsal filmler çekmeye başladılar, değiştiler. Bu arada Birleşik Devletler'de 'Santa Sangre' filmi de sansüre uğradı.

Soru: Biliyorum,

Yanıt: Neden peki?

Soru: Bilmem, El Topo'yu ya da Holy Mountain'i kesmemişlerdi oysa.

Yanıt: Belki de ticari bir nedenle sansürlemişlerdir. Zeki bir sansür anlayışınız var.

Soru: Avrupa'dan çok farklı olduğu kesin.

Yanıt: Bu inanılır gibi değil! Birleşik Devletler'de bir video mağazasına gittim. Blockbuster Video... Berbattı. Filmimin 'aile versiyonu'nu basmışlar. Uçaklarda olduğu gibi! Asla uçakta film izlemem çünkü filmi kesip duruyorlar. Sizce de akıllara zarar değil mi bu durum?

Soru: Her yerde böyle.

Yanıt: Günümüzde iyice fazlalaştı! 60'larda ve 70'lerde daha özgürdü her şey. Şimdi Avrupa özgür, Amerika değil! Protestan zihniyeti her yerde. Belki de şiddetten korkuyorlardır, bir çocuğun diğerini öldüreceğinden korkuyorlardır. Buna neden olanın filmler olduğunu düşünüyorlar. Kesinlikle doğru değil! Kötü örgütlenmiş toplumlar bu vahşetin nedeni, filmler değil. Ama her şeye bir suç bulma konusunda üstümüze yok. Biliyorsunuz, öldürdüğünüz hayvan... İngilizcede nasıl diyorsunuz? Önce hayvanı öldürür sonra da onu suçlarsınız.

- 'Günah keçisi'

- Evet, şimdi filmler günah keçisi oldu. Çocuklar arası şiddetin kaynağı da filmler öyle mi? Bu kesinlikle doğru değil!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder