Yorumlar

30 Aralık 2009 Çarşamba

Get Over


get over: phrasal verb

- to get better after an illness, or feel better after something or someone has made you unhappy.

* It took him years to get over the shock of his lover dying.
* It took him months to get over Anna when she finished the relationship.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Oyun


Oyunun Adı: Malevich Tablosuna Paraşüt Akını.

Oyunun Kuralı: İki aşık, aynı paraşütle belli bir yükseklikten atlar. Uzunca bir süre süzülürler. Geçmiş ve gelecekten oluşan doğrusal çizgi boyunca yol alırlar. Birlikte yaşadıkları anılar, çok geçmeden optik bir yanılsamaya dönüşür. Öyle ki gökyüzü ve yeryüzü, yaşanan anıların yaklaştıkça uzaklaşılan birer parçası haline geliverir. Giderek yaşanacak anlar, unutulan anların ön izlemesi olur. Tabloya doğru zamansız bir alçalma yaşanır. Sonunda kimin ayakları yere önce değerse o diğerini terk eder. Bunu engellemenin tek yolu, aynı paraşütü kullanmalarına rağmen önce kimin paraşütünün açıldığını bilmekten geçer.

Debord ve Tactile Deney


Deney No - 130
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Guy Debord

Renk: Sis bombası.
Koku: Ayrılık kararı.
Dokunsal: Seyrek dokulu file çorap üzerinde uyuyakalmak.
İşitsel: Bir dakikalık saygı duruşu.
Tat: Hidroelektrik pil.

For Sale


Dört numaralı Lacan oyuncağı.

27 Aralık 2009 Pazar

Herkes Toprak Olacak (Bedenin İlahi Simyası)























Jouissance adamı kıstırdığında, mutluluk, 'mutluluk' süresinin dışına çıkamaz! Haz ilkesinin sınırlarında, ölümün kuralları tarafından yaşamaya mahkum edilmek...

Soluk yasaları:

* Onu düşünürken kendin olmak.
* Onu sikerken o olmak.
* Onun yokluğunda yok olmak.

Deliria


Öyle sıkı bastırdı ki kısa sürede kanı, parmaklarının arasından akıp yağlı boya ahşabın çatlağı arasında sıkışıp öylece donakaldı. Bu bir ayrılık efekti olarak geçti tarihe. Aralarındaki konuşmayı kimse duymadı:

- Senden sonra bir köpek almaya karar verdim. Yalnızlığını kendi topraklarımda boğmak için.
- Bana iyilik ediyorsun.
- Evet. Her şey ücrete dahil.
- Ne kadar vermeliyim susman için?
- Annenin farkını öde yeter...

23 Aralık 2009 Çarşamba

Ten ve Tekstil


Godard kadrajı. Parçanın bütüne meydan okuduğu aksak bir Pars Pro Toto sahası. Böyle kadınları yazlıklardan tanırım:

* çirkin bir erkeğin arzusunda günahlarını tazelerler,
* elma kabuklarıyla mastürbasyon yaparlar,
* deniz kestanelerinden gebe kalırlar,
* tuzlu sudan kolye takarlar,
* ürkeklik kurslarına yazılırlar,
* eteklerinin altında niyet tavşanı beslerler,
* bardaklarında bira pıhtısı bırakırlar,
* iskelede bağdaş kurar, gökyüzüne karışırlar.

Godard kadrajı. Bir gıdım meniden yaratılmış kathartik ilahiyat.

Hanna


Bize gel Hanna. Kanlı Diş Macunu sokak, 37 numara. Ayakkabı numarandan gelsin aklına. Sağ elinde salınan dengeyi muhafaza edecek şeker kamışından kafesler yaptım sana. Açık denizleri andıran sırtını yaslayacağın paslı süngerler satın aldım. Bize gel Hanna, araları açıldıkça kuzey soğukları getiren gözlerinle gel...

PS: Eddie'yi de getir, ısmarladığı intihar çorabı hazır.

20 Aralık 2009 Pazar

15 Aralık 2009 Salı

14 Aralık 2009 Pazartesi

Anal Kudret (Double Persona)


Almanya'nın Berlin kentinde, kendilerini 'Anal Kudret' olarak tanımlayan bir grup profesyonel kazı grubu, üç yıldır şehir metrosunda (U-Bahn) gizli olarak yaptıkları arkeolojik araştırmalar sonucu, milattan önce 5.yüzyıla ait olduğunu iddia ettikleri bir yontu parçasına ulaşmayı başardı. Kazıyı yürüten Richard Freiherr von Krafft-Ebing, sonuçtan duyduğu mutluluğu şu sözlerle açıkladı:

"Hep tek bir hedefimiz vardı. Regresyon tuşu bozulmuş çift başlı Oedipus heykeline ulaşmak! Ve bu doğrultuda, otoritelerden gizli olarak kendi imkanlarımızla kazmaya devam ettik. Ancak hedefe bu denli geç ulaşacağımızı tahmin etmiyorduk. Bizi yerin altında dahi yalnız bırakmayan ailelerimize teşekkür ediyoruz."

Yaptığı açıklamadan hemen sonra tutuklanan Krafft-Ebing ve kazı arkadaşları, aynı şehirde bulunan Spandau şehir hapishanesine nakledildi. Kazı sonucu çıkarılan parçanın, Ulaştırma Bakanı Karl Abraham'ın 1988 yılında evinden çalınan heykel olduğu anlaşıldı. Abraham, bu konuyla ilgili konuşmaktan kaçınırken, bakanlık, hasar gördüğü gerekçesiyle kazının gerçekleştiği Hermannplatz metro istasyonunun, haftasonuna kadar ulaşıma kapalı olacağını bildirdi.

6 Aralık 2009 Pazar

Feride


Quoddam ubiquae, Quoddam semper, Quoddam ab omnibus, creditum est!

5 Aralık 2009 Cumartesi

Makavejev ve Tactile Deney


Deney No - 129
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Dusan Makavejev

Renk: Mezar kumu.
Koku: Kunduz yuvası.
Dokunsal: Güçlü bir kadın tarafından kucağa alınmak.
İşitsel: Islak yastık savaşı.
Tat: Şnorkelden gelen balgam.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Harçlık


Orgazm paranı ben karşılıyorum.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Möbius


Narsisizm: Libidinal yakıt ekonomisi.
Narcissism: Narcissism refers to the personality trait of self-esteem, which includes the set of character traits concerned with self-image or ego (Wikipedia).

Psişik Exorcism


Aktarım: İki boş aküyü birbirine bağlayarak şarj etmeye çalışmak.
Transference: Transference is a phenomenon in psychoanalysis characterized by unconscious redirection of feelings for one person to another (Wikipedia).

Gradiva


Fetişizm: Nesnenin kaygıyla uzlaşma noktası.
Fetishism: Fetishism is the sexual arousal brought on by any object, situation or body part not conventionally viewed as being sexual in nature (Wikipedia).

24 Kasım 2009 Salı

Foto Film


Alex: İçimden konuşacağım. Böylesi daha kolay.

Alex: Lise, benim küçük Lise'im. Yut gözyaşlarını. Seni asla ağlarken görmek istemiyorum. Bu yüzden bitti her şey.

Lise: Bittiği için ağlıyorum Alex. Ama bitmedi, hayır bitmedi!
Alex: Bir gün bütün bunları yaşamışız gibi olacak...

Charlie: Öldü!

Sfenks



Baktığın yerden kendini görememek ne acı değil mi?

22 Kasım 2009 Pazar

Sözcükler ve Görüntüler


* Şimşek ve gökgürültüsü gibi, önce yüzün görünüyor, sonra terk edişin.

* Küflendikçe açığa çıkan zehirli bir kimyasal reaksiyon, çocukluk kentim.

* Beklenti, bekleyişin negatifi. İlki kadınlar, ikincisi ölüm için.

* Uyurken gözlerin, oyun hamurundan yapılma kazara devinim.

* Sarı çizmeleri şekerli çamura bulaşmış kız çocukları, gözlerinde şarap lekeleri.

* Işık geçirmez bedenin, aramızdaki yakınlığın yanılsama payı.

* Bıraktığım yerde yoksun, bıraktığım yer de yok.

* Zaman tarafından terk edilmek, ölümün eşcinsellik kipi.

* Güzellik, içi cam kırıklarıyla doldurulmuş makyajlı kuş ölüsü.

* Yüzün, ampulleri patlamış gökkuşağı.

* Arzuda devamsızlık, makas değiştiren kalbin hastalığı.

* Aniden direksiyona düşen yüz, ölümü uğurlayan kısık sesli klakson.

* Zamansızlığa koca çırpınışlarla gerileyen eklemsiz melek.

* Sesin, buzul çağına bırakılmış devasa kömür parçası.

* Yüzündeki damarlar çekildiğinde, sarı iksire boyanmış kumsallar kaldı geriye.

* Bir kadının arkasından bakakalmak, manevi sürtünme kuvveti.

* Sis, kendini teşhir ederek gizleyen tek hayalet.

* Uyumsuz gülümseyiş, yol ortasına bırakılmış çürük ayakkabı.

* Açık kalmış araba silecekleri, nesnenin kendi varlığını kutsayışı.

* Şarj edilebilir tek klişe, orgazm. Ölümü geciktirmenin efendisi.

* Uyurken yüzün, hurda yığını arasında beliriveren hassas ayak bileği.

* Merak etme, her şey eskisi gibi olacak.

13 Kasım 2009 Cuma

Kanal 16


Eski bir televizyon istasyonu. Sıcaklık 18 derece. Kadife kurusu paçalarını çizmelerinin içine sokan kadınlar geçiyor önümden. Üzerinde görüntü sinyallerinin kuruduğu kağıt duvarlardan gelen yağlı çörek kokuları... Nesnelerin kansız refleksleri, tuhaf bir üst üste yığılmışlık duygusu yaratıyor.

Nefesini tutarak yerini sabitlemiş güneşe dönüyorum. Yüzüm kızarıyor. Ölü zamandan kopmuş bir kıymık parçası, kalp atışlarım arasına girerek kendini yontmak istiyor. İzin veriyorum. Patlamak üzere olan 'sıkıntı' sözcüğünden, eskilere ait bir şarkı sıyrılıveriyor. Şarkının yüzeyinde, bata çıka ilerlemeye çalışan sayısız kadın yüzleri...

Kız kardeşim, medya istasyonunun sahibi. Eteğinde kelebek ölüleri taşıyor ve içinde yaşattığı her boşluğa, kemiksiz bacaklarıyla uzun süreler bağdaş kurabiliyor. Sürekli hiçbir erkeği sevemediğinden şikayet ediyor. Tüm bunları söylerken asla yüzüme bakmıyor ve olmayan bir aynanın önünde, uzak ülkelerden aldığı yeni elbiseleri deniyor. Hepsinin üzeri kanlı. Hepsinin üzerinde badem kırıntıları. Sonra başka bir kız giriyor odaya. Ayaklarının dibinde koyun ölüleri. Sütyeninin içinde iki sap pamuk helva. Kız kardeşime aldırış etmeksizin bana doğru yaklaşıyor ve hayatımda ilk kez taktığım mavi kravatın ucundan tutarak yamuk attığı adımları eşliğinde beni diğer odaya sürüklüyor. Annesinden söz etmeye başlar başlamaz ojeleri çatlıyor kızın. Yüzündeki acı ifadesi, giderek kaynağı belirsiz bir gülümsemeye dönüşüyor. O an buluta giriyor güneş ve şeytan minareleri yağmaya başlıyor üzerimize. Annemin, anneliğinin otuzuncu yıl dönümünde armağan ettiği şemsiyeyi açıyorum. Küflü minareler, şemsiyenin yamalı yüzeyine çarpıp paramparça oluyorlar.

Sıkıntı, yalnızca kendisine bölünerek çoğalan bir kadını çağrıştırıyor. Arkadaşım olduğunu iddia eden insanlar geçiyor önümden. Hepsinin kulağında, ince bakırdan yapılma iletken kulaklıklar. Başlarını sağa sola sallayarak dans ediyorlar. Birbirlerine, kahkaha halindeyken tıkalı kalmış yüzlerini ödünç veriyorlar. İçlerinden biri, kendisi için hazırlanmış olduğu her halinden belli, gelecek yüzyıldan kalma ahşap bir koltuğa oturarak bacak bacak üstüne atıyor ve çözülmüş olan ayakkabı bağını işaret ederek önünde diz çökmemi istiyor. Sonra da olmayan garsona dönüp yarım bardak limonata sipariş ediyor. Dediğini yapıyorum kızın, önünde diz çöküp, üzerinde miki çıkartması olan nubuk ayakkabısını bağlıyorum. Ellerim kurum içinde kalıyor. O sırada annemin sesi patlıyor kulaklarımda: 'Ellerini hiçbir yere sürmeden doğru banyoya!'

Banyoyu arıyorum, bulamıyorum. Her yerde kız kardeşimin bisküvi maketleri. Her yerde sevişen hademeler. Her yerde düşük yapan resim seçiciler. Her yerde spermiyle kablo yapıştıran ses teknisyenleri ve her yerde kendilerine rağmen var ettiğim kadınlar. Sıcaklık 18 derece.

23 Ekim 2009 Cuma

Panzehir


Erken sütten kesilmiş blog okuyucularına...

19 Ekim 2009 Pazartesi

Uzaylıya Sadaka


Tan Tolga Demirci ile Türk Sineması Üzerine Söyleşi...

Soru: Filmlerden söz açıldığında, ortaya koyduğunuz referansların çoğunun batı sinemasını esas aldığını görüyoruz. Verdiğiniz örneklerin Türk sinemasını dışarda tutmasının nedeni nedir?

Yanıt: Türk sinemasının olmadığına inanıyorum.

Soru: Nedir bunun gostergeleri?

Yanıt: Benim için sinemanın formülü, film biçimini oluşturan öğelerin ve onların ürettiği kısmi alt metinlerin, içerik dediğimiz filmin temel metnine hizmet etmeleri ile yakından ilgilidir. Türk sineması olarak adlandırdığınız sinema, böylesi bir biçimci alt metin üretiminden bütünüyle yoksundur.

Soru: Ancak bu amaç için çabalayan filmler sayabiliriz.

Yanıt: Bunların çoğu, ille de bir tanım koymamız gerekiyorsa Türk filmleridir ve bu filmler arasındaki gerek tarihsel, gerekse anlatımı esas alan kopukluk, mutlak bir ‘Türk sineması’ kimliğinin oluşumuna yetmemiştir. Biçimci anlayışı oluşturan görsel ve işitsel kodların, ana metine hizmet edecek kısmi alt metin oluşturma yokluklarının dışında, tür çeşitliliğinin olmayışı ve zihinsel perspektif oluşumundaki yetersizlikler de ‘Türk sineması’ pratiğinin önünü tıkayan diğer nedenler olarak düşünüebilir.

Soru: Anlatım yöntemleri arasındaki kopuk enerji vurgunuzdan neyi anlamamız gerekiyor?

Yanıt: Bir ülke sinemasının var olabilmesi için, filmlerin çekildiği zaman dilimlerinden yola çıkılarak sinemaya dair adlandırılmış tarihsel dönemlerden çok daha fazlasına gereksinim vardır. Türkiye’de sinemaya yakıştırılan hiçbir tarihsel dönem, biçimci duyum esas alınarak hesap edilmemiştir. Benzer biçimde, o tarihsel dönemlerde yaşanmış kamplaşmaların temelini de anlatım tarzları değil, bir filmin genel içeriğine ve yapısal metnine dair tartışmalar belirlemiştir. Bu yüzden kamplaşmalar, sanatsal bir ‘akım olma’ düsturundan uzak kamışlardır. Örneğin 60 ve 70’li yıllar arasında adını duyurmaya başlayan ‘Milli Sinema’ ve ‘Ulusal Sinema’ tavırları, birer akım olmanın uzağında, ne anlatacağını sorgulayan ancak nasıl anlatacağını bu sorunun dışında tutan oluşumlar olarak karşımıza çıkmışlardır.

Soru: Akım derken dışavurumculuk ya da sürrealizm gibi akımlardan mı söz ediyorsunuz?

Yanıt: Hayır elbette. Sözüne ettiğiniz akımlar, yerel değil evrenseldir. Her ne kadar dışavurumculuğun ana vatanı Almanya olsa da temelini biçimciliğe yaslayan bu anlatım, giderek bir çok ülke sinemasında kullanılan, plastiği ile öne çıkan bir teknik haline gelmiştir. Benzer biçimde sürrealist sinemanın Fransa’da doğmuş olması da evrensel bir sürrealist anlatımın yolunu tıkamamıştır. Benim söylemeye çalıştığım, film biçimine dair öğelerin alt metnini, ana metnin hizmetine vermeyi sorgulayan yerel kamplaşmalar ve o kamplaşmalardan ortaya çıkan yerel akımlardır.

Soru: Buna dünya sinemasından bir örnek verebilir misiniz?

Yanıt: Fransız yeni dalga akımı, Kine-göz belgeselcilik anlayışı, İtalyan yeni gerçekçi sineması, İngiliz belgeselciler okulu, genç Alman sinemacılar okulu ve hatta diğerlerinden daha deorganize bile olsa Amerikan bağımsız sineması... Tüm bunlar, yerel deyişleri esas alır ve bir ülke sinemasının oluşumu için gereken biçim temelli kamplaşma hareketleridir. Geçmişte ve günümüzde Türk sineması adı verilen muammanın yoksun olduğu, tam da bu gücün kendisidir. Yönetmenlerin çabası, bireysel güç sarfiyatından öteye gidememiştir. Ancak yine de tüm bu koşullara rağmen kendi döneminin güçlükleriyle başa çıkabilmiş tek isim Atıf Yılmaz’dır.

Soru: Yılmaz’ın hangi döneminden söz ediyorsunuz?

Yanıt: Özellikle 80 sonrası döneminden. Gülünç bir tanımla onun filmleri, ‘toplumsal içerikli fantastik sinema’ başlığında değerlendirildi. Yeşilçam solunun terminolojisine yakışan bu tutucu tanım, onun filmlerini anlatmanın çok uzağındadır.

Soru: Adı Vasfiye, Arkadaşım Şeytan ya da Ah Belinda gibi örneklerden söz ediyorsak, bu filmlerin de biçimsel bir anlatım çeşnisi sunmadığı söylenebilir.

Yanıt: Kesinlikle öyle. Zaten bu yüzden onun çabaları da Türk sinemasının oluşumunda yetersiz kalmıştır diyorum. Ancak kendisinde özel bulduğum şey, içsel gerçekliğin melankolik söylemini düşler dünyasına dek sürükleyebilmesindeki başarıdır.

Soru: Onun sinemasal düşlerini nasıl tanımlıyorsunuz?

Yanıt: İçine karışmış bol miktarda nesnel gerçeğe rağmen en azından kişisel esaslarını korumayı başarabilmiş inatçı bir düş evreni... Atıf Yılmaz, özellikle Fransız sinemasının bir dönem tabu haline getirdiği ‘yitik kadın’ modelini, yerel kodlardan beslenerek kendine has bir anlatıya dönüştürmüştür.


Soru: Bu bana Ömer Kavur’un ‘Gizli Yüz’ filmini hatırlattı.

Yanıt: Kesinlikle doğru bir örnek. Gizli Yüz, ‘yitik kadın’ motifini akademik düzeyde yansıtan, bir tarafını batıya ve diğer tarafını doğuya yaslamış en iyi Türk filmlerinden biridir. Atıf Yılmaz sinemasının yoksun olduğu biçimci tavır, Gizli Yüz filminde nispeten daha ön plandadır.

Soru: Gizli Yüz’ün biçimciliğini öne çıkaran neydi sizce?

Yanıt: Filmin şiirsel kurgusuyla eş zamanlı üretilmiş ‘görsel plastik’ üzerinde kayan anlatımcı kaygı. Bu kaygı, aynı zamanda duygu sömürüsünden kaçan bir dramatik formül taşıyordu. Şiirsel sinema, duygu sömürüsünden uzaktır.

Soru: Duygu sömürüsü deyince bir kısım sinema yorumcusunun aklına Çağan Irmak geliyor. Büyük bir izleyici patlamasına neden olan ‘Babam ve Oğlum’ filminin başarısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yanıt: Filmin herhangi bir şeyi başardığına inanmıyorum.

Soru: En azından kitlesel anlamda belli bir sinema izleyicisi yarattı.

Yanıt: Sinemanın en büyük düşmanı istatistiktir. Değişime ve farklılaşmaya dair tüm olasılıkları sıfırlayan bu tür verilerden uzak durulması gerekir. Hangi filmin ne kadar izleyici yaptığı beni pek ilgilendirmiyor. Ayrıca Türk sinema izleyicisi, temelde kitlesel hareket eden, sözde sinema zevkini kendi benzerinin hazzına endekslemiş histerik bir yapıya sahiptir; reklam sisteminden çok dedikodu sistemiyle gideceği filmi seçer ya da seçmez.

Soru: Peki ‘Babam ve Oğlum’ neden izleyicinin özel seçkisine dahil oldu sizce?

Yanıt: Nesil faşizmini ‘kanser’ hastalığını kullanarak yaydığı için herhalde.

Soru: Bu bilinçli bir tavır mıydı peki?

Yanıt: Bilemiyorum ancak bu durumu şöyle formülleştirebilirim: Film, üç nesil üzerinden ‘baba’ motifine karşı duyulan suçluluk duygusunu kışkırtarak nefretle sevgi arasında bir çekim gücü yaratıyor. Yani, öyle bir cephede duruyor ki izleyiciye hiçbir yorum ya da karşı taraf olma hakkı tanımıyor. Suçluluk duygusunun standart bir fantezi alanı yaratarak öz ezerliğin hizmetine verildiği bizim gibi toplumlarda, hangi ideolojik görüşte olursanız olun ‘acı bağımlılığı’ yapısaldır. Kendi özgürlüğünü engellediği için babasından nefret eden sosyalist delikanlının ya da otoritenin mutluluğu için ne yaparsa yapsın, hep daha fazlasını yapmak için kendini kemiren muhafazakar kadının dönüp dolaştığı yer, bağımlı olduğu ve kendisine layık gördüğü bilinçdışı acıdır. Filmin izleyici açısından başarısı, böylesi bir nesil süperegosunu kullanarak, politik duruştan yoksun, tam da kitlelerin ağzına layık yapısal boyuneğmeyi anlatı sistemine dahil etmesidir. Sonuçta babasından nefret eden de babasına hayranlık derecesinde bağlı olan da sevdi filmi...

Soru: Babam ve Oğlum’un ideolojik anlamda taraf tutmadığını mı söylüyorsunuz?

Yanıt: Elbette hayır. Hatta film, metin açısından tutucu bir vurguya sahip.

Soru: Nedir filmi tutucu kılan?

Yanıt: En ‘politik’ hastalıklardan biri olan ‘kanseri’ kullanarak izleyiciyi acıya bağımlı kılması.

Soru: Fantastik düşünürsek, ‘Babam ve Oğlum’ nasıl çekilseydi sosyalist bir çizgiye oturabilirdi?

Yanıt: Öncelikle hedefin bu olup olmadığını bilmiyorum. Eğer değilse söylenecek pek bir şey yok. Ancak dediğiniz gibi fantastik düşündüğümüzde, öncelikle dramatik çatışma yaratan ‘kanser’ vurgusunun ortadan kaldırılması gerekirdi. Sosyalist filmlerde hastalık yoktur. Hedeflenen ilke arıdır, temizdir, sahip olduğu düşünsel çatışma ilericidir ve patolojik üst metinlerden arınmış bir duygudaşlık içerir. Sosyalist ikonlara bakın, hepsi devasa büyüklüktedir, hiçbiri mikrop ya da virüs taşımaz, görkemlidir, kanser basilinin duygusal emperyalizminden uzak, devingendir. Bu ihtişamın, dolaylı olarak kendi eksiğini kapatmak adına bir ‘temsil’ işevi görüp görmediği başka bir tartışmanın konusu. Ancak söylemek istediğim, böylesi idealler üzerine çekilen filmlerde, hedefin apaçık gösterilmesi gerçeğidir. Irmak’ın filmi, ideolojik bir taraf olsun olmasın, iç kemiren acılar ağında sürekli geriye düşen, çatışmaktan ve ilerlemekten korkan karakterleriyle kesinlikle bağnaz bir kurguya sahiptir.

Soru: Daha politik bir kanatta duran Yılmaz Güney sinemasının, tutucu olarak nitelendirdiğiniz bu anlatıyı tersine çevirdiğine inanıyor musunuz?

Yanıt: Yılmaz Güney sinemasının muhafazakarlık fraksiyonu farklıdır. Babam ve Oğlum filmini temel alarak konuşursak, Irmak, kişisel standart kodları kullanarak ‘yerinde saymak’ ve ‘gerilemek’ arasında kalmışken, Güney ise toplumsal kodları kullanarak ‘ilerlemek’ ve ‘geriye düşmek’ arasında kalmıştır. Öne çıkan filmleri temel alındığında, Güney’in sineması, kente karşı köy, kentsoyluya karşı Anadolu insanının enerjsiyle saldırırken, diyalektik olmayan biçimde saldırdığı değerlerin arkasına düşmüştür. Irmak’ın filminde ise saldırı, otoriteden kendiliğe doğrudur. Bu içedönük enerji, yaşanan kanserin ve durdurulamaz acının temel kaynağıdır. İki yönetmenin saldırı düsturlarındaki en temel nokta, çatışma yaratan taarruzun dürtüsel olmasıdır. Güney’in kendince ortaya koyduğu Anadolu değerlerini arkasına alarak yaptığı saldırı dürtüseldir; hedefi belli ancak metni yetersizdir. Irmak’ın otoritenin gücünü kendiliğe yönelten saldırısı da benzer biçimde dürtüseldir ancak metinsizdir. Bu açıdan Güney sineması, kontrolsüz bir enerji yayarken, Irmak’ın filmi ise enerjiyi babanın adına soğutup gizler. Güney’in filmlerindeki kanser, sosyalizm kılığında dolaşan feodalizmdir. Irmak’ın filmindeki kanser ise padişahlık sisteminde olduğu gibi babadan oğla geçen sayrılı bir unvandır.

Soru: Son olarak pek çok Türk filminin yurtdışında aldığı ödüllere değinmek istiyorum. Sizce bu bir başarı göstergesi mi?

Yanıt: Türk sinemasının var olabilmesi ile ödül sistemi arasında herhangi bir bağlantı yoktur. Bununla birlikte özellikle yurtdışı temelli ödüllerin dolaylı amaçları olduğu düşüncesindeyim.

Soru: Ne gibi?

Yanıt: Bir haber okumuştum. Amerika’da bir çiftçi, uzaylıların ekinlerine zarar verdiğine inanarak farklı bir yöntem geliştirmiş. Öyle ki her gün uzaylıların geçtiğini sandığı yola belli bir miktar para koyup onları ekinlerinden uzak tutmaya çalışmış. Bir süre sonra gerçekten de adamın toprağı daha verimli hale gelmiş. Haberin başlığı, ‘Uzaylıya Sadaka’ idi.

18 Ekim 2009 Pazar

Polański ve Tactile Deney


Deney No - 128
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Roman Rajmund Polański

Renk: Safra pıhtısı.
Koku: Defolu Lewis 501.
Dokunsal: Yarım karpuzun içine yumruğu iki yana döndürerek girmek.
İşitsel: Yapılan gürültü üzerine alt kattan gelen uyarı sesi.
Tat: Hardal otu.

Roman Phedophilia Polański


10 Mart 1977 tarihinde yönetmen Roman Polanski ve 13 yaşındaki Samantha Jane Gailey, Polanski'nin evinde buluştular. Sonrasında olanlar, 4 Nisan 1977 tarihinde mahkemeye taşınan soruşturma ile tartışmalı da olsa bir sonuca vardı. İsviçre'de geçtiğimiz günlerde yeniden tutuklanan Polanski'nin 77 yılında kaydedilen mahkeme tutanak metni aşağıdadır.

Metinden alıntı:

Samantha: Then he lifted up my legs farther and he went in through my anus.
Question: When you say he went in your anus, what do you mean by that?
Samantha: He put his penis in my butt.

Metnin gerekli bölümü:

http://geekslovesex.com/about/roman-polanski-underage-rape-trial-transcript-original-documents

2 Ekim 2009 Cuma

UNICEF



Bu film karesinin, UNICEF'in yeni bayrağı olmasını istiyoruz!

1 Ekim 2009 Perşembe

Havel ve Tactile Deney



Deney No - 127
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Václav Havel

Renk: Ucuz tansiyon hapı.
Koku: Sarımsak döveceği.
Dokunsal: Ölü bir tavus kuşunun üzerine uzanıp mekik çekmek.
İşitsel: Kanatsız arı.
Tat: Motorin.

27 Eylül 2009 Pazar

Guy-Blaché ve Tactile Deney



Deney No - 126
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Alice Guy-Blaché

Renk: Frak.
Koku: Terk edilmiş ekmek fırını.
Dokunsal: Canlı Somon balığını iki el arasında muhafaza etmeye çalışmak.
İşitsel: Yere ufalanan cüzzam yarası.
Tat: Kanlı Türk lokumu.

21 Eylül 2009 Pazartesi

A Snake of June


Uzun süre gelenekleriyle yaşamış toplumlarda patlayan Reichian söylemle 'cinsel sapkınlık', Shinya Tsukamato sinemasının da 'Tetsuo' filminden bu yana günahkar tarzını oluşturur.

Bu sahnede, göğüs kanserine yakalanmış Asuka Kurosawa'nın, mide kanserine yakalanmış bir yabancıya verdiği pozlar önünde mastürbasyon yapan iktidarsız kocasını görmekteyiz.

Cinsel güçlerini 'el altından' da olsa birbirine kenetlemiş evli çift, bu mistik bütünleşmenin sponsorluğunu üstlenen 'gizemci-mekanik' Nikon endüstrisine teşekkür eder.

20 Eylül 2009 Pazar

Leopold von Sacher-Masoch



Trend dışı mazoşizmin 'yapısal' kanadından gelme sosyalistlerin sınıfsız toplum ideallerine taş koyan Leopold von Sacher-Masoch ve efendisi Wanda'yı tüm sürrealistler adına selamlarım.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Angst



Tek filmlik Gerald Kargl'a sevgiler...

Çeviri:

"Şu ikisini gözüme kestirdim. Oldukça genç görünüyorlardı. Ama öyle görünmek için çabalamaları gerekiyordu."

"Kendimi bu giyisilerin içinde biraz garip hissettim. Ama 10 yıl hapiste kaldıktan sonra modern elbiseler giymen imkansızlaşıyor. Beni kışkırtıyorlar. Tüm dikkatlerini bana verdiler. Kelimenin tam anlamıyla beni kışkırttılar. Fantezim gittikçe vahşileşiyor.

"Onlarla nasıl iletişim kuracağımı merak ediyorum. Çok telaşlanmıştım. Hemen akla gelebilecek harika şeyler hayal etmeye başladım. Çok fazla dikkat çekmeme neden oldu. Herkes beni duyabilirdi. İyi bir fırsat değildi."

15 Eylül 2009 Salı

Sublime Webb Sister-s'a Mektup



"You loved me as a loser, 
but now you're worried that I just might win"

Ateşler içindeki oyuncak ayakkabılarınla kumdan kaleler arasında yol açtın kendine. Ayak izlerine oturan onlarca kadın, kendilerine dahi dokunmadan gebe kaldılar.

Sesi alınmış bir cinayetsin.

Üniversite zamanlarında yaşadığım evin davetkar halısı üzerinde piknik yaptık. Hava o kadar sıcaktı ki baldırından sızan her ter damlası, filmlerimde oynatmayı düşündüğüm başka başka kızların kaşınma nedeni oluyordu.

Klasik müzik eğitimi almış bir bedenin, hiç de alışık olmadığı sert bir müziğin eşliğinde ve biraz da votkanın etkisiyle kendi kusursuz yerçekimini yaratması.

Seni, hiç tanımadığın çirkin kadınlarla birlikte dünyaya getirdik. Herkes kıskançlığını konuştu; sende olmayanı, ölçülemeyecek bir zaman aralığında vücut sıvıların yardımıyla nasıl içine aldığını...

Bana her bağırdığında sertleşen bedenimi hediye paketi yapıp tavanarasında sakladın. Herkes zalimliğini konuştu; ısrarla sana ait olanı, ölçülemeyecek bir zaman aralığında, kaybolmuş bir arzuya nasıl dönüştürebildiğini...

Ben senin camdan yapılma yüksek topuklu özel yeteneğinim; tanımadığım kız çocuklarım üzerine kestirilemeyen zamanlarda, kemiksiz bir ceset gibi parçalanarak yağıyorum.

Kız çocuklarımda annesizliğin boyun bağı, hepsinde babalarına karşı ölümcül hassasiyet. Günlerden bir gün yazamayacak kadar yaşıyor olduğumda, kendilerine sarılıp, şahsıma duydukları ölümsüz nefreti derin dondurucuda saklayacaklar.

Sahilde gömülü cesetlerin üzerinden atlayarak kendi ölümünden kaçan sarışın hayalet! Vücudundaki tek sarılmalık boşluğu asla olmayacak çocuğuna ayır. Dinlendikçe eskiyen bir şarkının tersine, her akla geldiğinde giderek aklın kendisi oluveren pornografik çirkinliğini ölümün ters açısıyla takas et.

13 Eylül 2009 Pazar

Su Terazisi


Önceden tasarlanamayan yürüyüş hızınla odanın gerçekliğini parçalayarak balkon camına doğru yol aldığında, tüm vucudun ahşap bir su terazisine dönüşüverdi. Ellerini cam kenarına bastırıp hafifçe dışarı sarktın. Omzundaki melek dövmesi, kanatlarında birikmiş kanla havalandı. Nereden geldiği belirsiz bir ışık düştü sırtınla bacakların arasına. "Yağmur başlayacak" dedin, "eğer aynı anda ağlamayı öğrenemezsek büyük bir felaket olacak..." O an üzerine düşen ışık giderek eridi ve kendi karanlığına çekildi. Yüzünü sokağın diğer ucuna çevirip bir şarkı mırıldanmaya başladın:

"Je passerai la main comme ça
Dans tes cheveux, sur ton visage
Pour dire qu'au plus profond de moi
Je t'aime au-delà des usages..."

Şarkının ortalarında şehirli bir gülümseyişle bana doğru döndün. "Biliyor musun" dedin, "bu şarkı ölü bir kadına işkence etmek gibi, hiç zevk vermiyor." Odada uçuşan melek, yeniden omzuna kondu, yorgun kanatlarındaki kan, antik bir mürekkep kalıntısıyla yer değiştirdi. Kolumdan tutup mutfağa doğru çekiştirdin beni. Tüm dolaplar ardına dek açıktı. Üst dolaplarda iç çamaşırların, alt dolaplarda ayakkabıların, çekmecelerde ise birlikte uyuduğun erkeklerin kol saatleri saklıydı. "Aynı rüyayı gördüğüm erkeklerin ölüm anlarını biriktiriyorum" diye fısıldadın. Saatlerden sadece biri dikkatimi çekti. Çocukken yol ortasında bulup anneme armağan ettiğim saatin aynısıydı. Sert bir hareketle çekmeceyi kapattın. "Hiçbiri çalışmıyor. Ama istediğin varsa alabilirsin" diye söylendin. Yüzümü bacaklarının arasına götürüp sessizce ağlamaya başladım. "Sanki başkası ağlıyor. Ve sen de o ağladığı için ağlıyorsun. Ağlayan erkekler vücuttaki kansız kesiklere benzer, derinleri sadece gözle görülür, asla duyulmaz" diyerek yükselttin sesini. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinden biri diğerine göre daha kısıktı. Ağrısız bir ölüm gibi bakıyordun. Tam ellerimi yüzüne götürecekken patlamayı andıran bir ses duyuldu. Elbiselerin yavaş yavaş ıslanmaya başladı. Çok geçmeden yüzün ve bedenin sular altında kaldı. "Demiştim sana büyük bir felaket olacak diye. Sonunda patladı bedenime yakıştırdığın su terazisi. Sırları dışarı taşan dengesiz bir arzu enkazıyım artık. Kaçıp kurtar kendini André, az sonra tüm İstanbul sular altında kalacak!..." Öyle de oldu. Felaketin nasıl başladığını yalnızca ben görebildim.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Bergman ve Tactile Deney


Deney No - 125
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Ingmar Bergman

Renk: T basili.
Koku: Genleşmiş demiryolu rayı.
Dokunsal: Ergen bir kızın poposunu mıncıklamak.
İşitsel: Standart telefon sinyali.
Tat: Lapa.

11 Eylül 2009 Cuma

Portreler

1.Fotoğraf: André ve Simone Breton - 1920
2.Fotoğraf: André Breton - 1921
3.Fotoğraf: Simone Breton - 1921
4.Fotoğraf: Ayaktakiler soldan sağa: Paul Chadourne, Tristan Tzara, Philippe Soupault, Serge Charchoune. Oturanlar soldan sağa: Man Ray (Kolaj), Paul Eluard, Jacques Rigaut, Mick Soupault, Georges Ribemont-Dessaignes - 1922
5.Fotoğraf: Francis Picabia - 1922
6.Fotoğraf: Paul ve Gala Eluard - 1923
7.Fotoğraf: Ayaktakiler soldan sağa: Charles Baron, Raymond Queneau, Pierre Naville, André Breton, J.A.Boiffard, Giorgio de Chirico, Roger Vitrac, Paul Eluard, Philippe Soupault, Robert Desnos, Louis Aragon. Oturanlar soldan sağa: Simone Breton, Max Morise, Mick Soupault - 1924
8.Fotoğraf: Jacques Prévert, Simone Prévert, André Breto ve Pierre Prévert - 1925
9.Fotoğraf: Ayaktakiler soldan sağa: E.L.T. Masens, René Magritte, Louis Scutenaire, André Souris, Paul Nougé. Oturanlar soldan sağa: Irene Hamoir, Marthe Nougé, Georgette Magritte - 1926
10.Fotoğraf: René Crevel - 1929
11.Fotoğraf: Lee Miller - 1930
12.Fotoğraf: Joan Miró - 1930
13.Fotoğraf: Marie-Berthe, Max Ernst, Lee Miller ve Man Ray - 1931
14.Fotoğraf: Meret Oppenheim - 1933
15.Fotoğraf: Salvador Dali ve Gala - 1936
16.Fotoğraf: Lee Miller, Paul Eluard ve Eileen Agar - 1936
17.Fotoğraf: André Breton, Diego Rivera, Leon Trotsky ve Jacqueline Breton - 1938
18.Fotoğraf: Elsa Triolet, Tristan Tzara ve Louis Aragon - 1946
19.Fotoğraf: Antonin Artaud - 1948
20.Fotoğraf: André ve Elisa Breton - 1956
21.Fotoğraf: Marcel Duchamp ve Man Ray - 1963