Yorumlar

31 Mayıs 2012 Perşembe

Dipnotlar XIV


* Çözdüğünüz bulmaca kareleri, Gradiva'nın file çoraplarına aittir.

* Satrançta en güçsüz taş en güçlü hamleye sahiptir. Bu noktada piyonun değişim değeri, kullanım değerinden değersizdir.

* Yere atılmış bir boyama kitabına basmamak için yan çizen ve kendi ölüm haberini başkasının gazetesinden okuyan merhamet arketipi gözler.

* Terk etmek, kadınların merkezkaç kuvvetidir.

* Uzaktan sevmek, sevdiğin bir şarkının üzerine sevdiğin başka bir şarkıyı kayıt etmek gibi.

* Kendi piyonlarınızın şaha karşı ayaklanıp beyazlar daha açılışı yapmadan genel bir grev kararıyla oyunu rezil ettiklerini düşünün. Böyle bir durumda oyunu, özgürlüklerini ilan eden piyonlar mı yoksa henüz oyuna başlamamış olan beyazlar mı kazanır?

* Yaşasın kürtaj! Yaşasın doğmamış çocukların kardeşliği!

* Günler eskirdi eskiden, şimdi şarj oluyor.

* Ruh, sevilen kadının şeklini alır.

* Günahlarımı taşıyan bu ıslak taş, her temizlik darbesinde simsiyah köpürerek başkalarının günahlarına dönüşen kirli beyaz.

* Bir gün at 'L' çizmekten vazgeçecek.

* Yaşadığım aşkların arasına iliştirilmiş kitap ayracıyım.

* Çocukluk, dondurulmuş besin kaynağınızdır.

* Rüyamda Çek Cumhuriyeti komünist parti genel sekreteriyle ve Üsküdar lunaparkında, kuşbaşı doğranmış kanguru eti yiyordum.

* Ruh arzu duyar, organ talep eder.

* Satranç, son hamlede değil açılış hamlesinde kazanılır. Açılış sonrası yapılan her hamle, olsa olsa bu kazancın kuramsal yorumu olabilir.

* Acımı azaltmak için zamanı ağırlaştıracak kadınlar arıyorum.

* Çocukluk aşkınızla karşılaşmak, tatil köylerini kışın ziyaret etmek gibi.

* Süt ve kan arasındaki ‘alan el-veren el’ ilişkisi olan annelik işlevini doğasıyla yerine getiren kalkık göğüslerini kıskanıyorum Mia Kirshner.

* Cinsel iktidar paylaşıldıkça yok olur.

* Piyonun vezir çıkması simyadır.

* Teleskop, uzağı değil geçmişi gösteren optik bir zaman makinesidir.

 * Ani bir burun kanaması gibi gülerken ağlamaya başlamak.

* Susmak sesin hızını yükseltir.

* Üzerinde flaşlar patlayan ters dönmüş beyaz Converse duruşu.

* 'Terk edilmiş oyuncak bakışlı kadınlar' haftası başlıyor. Katılım için çocukluğunuzla birlikte göz doktorunuza müracaat ediniz.

* Beden ve poster arasına sıkışmış ölüm.

* Sesi alınmış cinayetsin.

* Hakikat ve gerçek arasında kalmış kan kokusu.

* Hayatın yasası, satrancın ise kuralları vardır. Yasayı ihlal edersen kahraman, kuralı ihlal edersen hilekar olursun. Rezil olmakla 'vezir' olmak arasındaki fark budur.

* Aynı yerden bir kez daha geçmemek için her yüz metrede bir yola kafamdaki kadını bırakıyorum.

* Yüzün, ampulleri patlamış gökkuşağı.

* Kadınların suskunluğu, düş ve gerçeklik arasında giderek seyrelmekte olan mitolojik bir malzemedir.

* Tabutunu gardrop olarak kullandı, ölümüne kuşandı.

* Ani bir frenle yamuk çizmiş kansız kral yolunun ortasındayım.

* Satranç, oyun dinamiğini simgeler değil imgeler dünyasından alır. Örneğin kale, kendisinden başka hiçbirşeyin temsili değildir. Benzer biçimde, fil de herhangi bir hamlenin simgesi değil ve fakat sadece kendi kuralının imgesidir.

* Déja Vu, anın anısı.

* Ölürken kendine poz vermek ne kadar zormuş.

* Bir kadın gebe kalırsa bilin ki benden değildir.

* Aynı soluk üzerinde birbiriyle kesişmeyen iki zamansız arzu. Biri çocukluğum, diğeri onun çocuğu.

* Una bulanmış utanç kaslarını belime sar küçük kız, sana benzeyen pozlar doğur.

* Ben ve sen arasına düşmüş artık düşünce.

* Hiçbir jilet bileklerinizden daha keskin değildir.

* Lanetlenmiş ağırlığını bölüşüyor sokak köpekleri.

* Aşkın nefrete dönüşmesi simyadır.

* Şizofreni, hayatın bir satranç oyunu gibi tasarlanmasından değil, satrancın hayatileştirilmesinden alır dinamiğini. Hayat için satranç, stratejik bir metaforken satranç için hayat ancak patolojik bir analoji olabilir.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Warhol VS Tornatore

Her anlamı aklayabilme yetkinliğine sahip şu 'içtenlik' kelimesinden ne kadar nefret etsem de Warhol'un (Kiss, 1963), Tornatore'ye (Nuovo Cinema Paradiso, 1988) karşı taşıdığı sıkıcı içtenlik karşısında söyleyecek söz bulmak zor. Tornatore'nin 'haz ilkesinin ötesinde' kurguladığı 'öpüş' mizanseninin tersine Warhol, müzik ve narratif montajı tam anlamıyla yok ederek sanatsal üretime dair zibidi inançlarına rağmen Tornatore'den çok daha köklü bir gerçeklik arayışıyla öpüşün biyolojik haz kaynaklarına iniyor.

Tornatore'nin Metafizik Öpüşme Modeli: 


Warhol'un Oral-Determinist Öpüşme Modeli:

29 Mayıs 2012 Salı

Dipnotlar XIII

* Andy Warhol, bize gerçeğin taklit edileceğini gösterdi. Duchamp ise taklitin gerçekleştirilebileceğini.

* Kendimi tanımak için kadınları deneysel bir form olarak kullanmakla kendimi dekor haline getirdiğimin farkında değilim. Bu dekor bana, üzerinde savaşın olmadığı ama binlerce ölünün olduğu bir genelev sokağını hatırlatıyor.

* Özgürce yazdığım zamanlar, 'özgürce yazma' gerekliliğinin esareti altında olduğumu hissetmediğim zamanlardır.

* Prag'ta zaman daha yavaş akıyor ama bu yine de erken boşalmamı engellemiyor.

* 'Everyting makes sense in the reverse'... Bu söz bana hep Alice Harikalar Diyarında isimli masalın arkadan versiyonunu hatırlatıyor: 'Anüs Harikalar Diyarında'

* Karşılıklı orgazm taklidi yapmadan önce lütfen cep telefonlarınızı kapatınız.

* Evrenselliğin birinci şartı: Bir batı toplumunun bir doğu toplumuyla aynı asansörde kalması.

* Ülkede enerji tüketimini yarıya indirecek formül: Narsisizm. Herkes sadece kendini sevsin, kendisiyle sevişsin.

* Ruh arzu duyar, organ talep eder.

* Bir düğün sonrası havada patlatılan onlarca havai fişek. Gerdek gecesini gökyüzünde yaşatan sosyal hizmetli bion kabarcıkları.

* Kübik domates konservesini açtığımda Avignon'lu kızların vajinasıyla karşılaşmış gibi oldum.

* Tarih formatlanırken elektrikler kesildi. Böylece postmodernizm doğdu.

* Hangi marka içkiyle sarhoş olduğunuz önemli. Çünkü bu aynı zamanda sarhoşluğunuzun markasıdır.

* Görünümler dünyasının görüntüler dünyasına olan üstünlüğüne benzer biçimde, inandırıcı olmak da inanca karşı yadsınmaz bir üstünlük taşır.

* Sesler zamanın imgesidir. Görüntüler ise tarihin.

* Söylence söylemden güçlüdür.

* Her ayrılık mekanı bir cinayet mahallidir ve bu ayrılıkta katil kimse, izlerini silmek için ayrılığı gerçekleştirdiği mekana mutlaka geri dönecektir.

* Şiiri en çok tanıyanın şairler olduğu doğru değildir. Şair için şiir, olsa olsa bir savunma mekanizmasıdır. Evliliğin, kişiyi aşık olmaktan koruması gibi, kişi de şiirden kendini korumak için şair olur.

* En iyi oral seksi dilbilim okuyanlar yapar.

* Klostrofobinin daha karmaşık bir örgütlenmesi, yani klostrohomofobi. Bir cinsin hemcinsiyle aynı asansörde kalma korkusu.

* Fassbinder'in sevdiğim diğer yönetmenlerden farklı olması, Douglas Sirk'ün Fassbinder'in sevdiği diğer yönetmenlerden farklı olmasıyla açıklanabilir ancak.

* Elektromanyetik bantta ses ve görüntü kuşağının ikiye ayrılması gibi, tarih ve zaman da öyle ayrılmıştır birbirinden.

* Islaklığın fethi, kuraklaşma düşüncesinin trajedisidir.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

10 Sürrealist Rüya Sahnesi

1) Le Fantôme de la Liberté, 1974 - Luis Bunuel
    Mr. Foucauld'nun Rüyası. 
2) Nuit Noire, 2005 - Olivier Smolders
    Oscar'ın Rüyası. 
3) Teorie a Praxe, 2010 - Jan Svankmajer
    Milan'ın Rüyası. 
4) La Belle Captive, 1983 - Alain Robbe-Grillet
    Walter'ın Rüyası.
5) Spellbound, 1945 - Alfred Hitchcock
    John'un Rüyası.
6) Le Sang d'un Poète, 1932 - Jean Cocteau
    Şairin Rüyası. 
7) La Science des Rêves, 2006 - Michel Gondry
    Stéphane'ın Rüyası. 
8) La Prisonnière, 1968 - Henri-Georges Clouzot
    Josée'nin Rüyası. 
9) Meshes of the Afternoon, 1943 - Maya Deren
    Maya Deren'in Rüyası.
10) Le Charme Discret de la Bourgeoisie, 1972 - Luis Bunuel 
      Don Rafael Acosta'nın Rüyası.

Ödül Metni Örneği

Bir kez de ödülünüzü yalnız ülkenizin bacaklarını şehvetle aralayan ve ayakkabı topuğunu bir pergel iğnesine dönüştürerek sözcüklerden oluşmuş bedeninize geometrik çığlıklar açan yalnız kadınlarına adayınız. Böylelikle yoksunluk ve yoksulluk edebiyatıyla kurduğunuz tezgah başınıza yıkıldığında en azından sığınacak başka bir bedeniniz olur.

27 Mayıs 2012 Pazar

27 Mayıs 2012 - Rüya

Rüyamda bir üniversitenin açtığı yabancı dil sınavındayım. Tuhaf bir biçimde sorular Türkçe sorulmuş ve cevap anahtarı da soru kitapçığının altında verilmiş. Her soruyu gayet kolay bir biçimde cevap anahtarına bakarak işaretliyorum. Kitapçığın sonlarına doğru ilginç bir soru dikkatimi çekiyor. Şöyle sorulmuş: 

'Jacques Lacan, aşağıdakilerden hangisiyle okunmalıdır?' 

A) Kant ile
B) Sade ile
C) Hegel ile
D) Recaizade Mahmut Ekrem ile 

Soru karşısında kafam karışıyor ve hemen cevap anahtarına bakıyorum. 'D' şıkkını işaretlemem gerektiğini gördüğümde kafam daha da karışıyor ve öncesinde cevap anahtarına bakarak işaretlediğim soruların doğruluğu ile ilgili şüphe duymaya başlıyorum. İki metre boylarında, zayıflıktan kırılacak izlenimi veren, şaşı ve kalın camlı gözlükleri olan sınav görevlisi kadını çağırıp soruda bir yanlışlık olup olmadığını soruyorum. Kadın, sorunun doğru sorulduğunu, cevap anahtarına bakarak bunu teyit edebileceğimi ve yanıtın oldukça kolay olduğunu söyledikten sonra çatlamış deri dokulu çantasını açıyor. İçinden adını bilmediğim onlarca parfüm şişesi çıkararak sıranın üzerine koyuyor. Sonra da parfümleri pazarlamaya çalışıyor. Ona parfüm ihtiyacım olmadığını ve sınava devam etmek istediğimi söylesem de parfümleri ısrarla pazarlamaya devam ediyor. Sonunda dayanamayıp markası 'Sultan' olan ve kutusunda üç ibare yazılı parfümü satın alıyorum. İbareler yukarıdan aşağı şöyle sıralanmış: 

Balina Yağı Karışımlı, 

(Mixed With Whale Oil) 

Türk Feminist Gıda Kodeksine Uyumlu Askeri Parfüm 

Erkeklerin Ulaşamayacağı Yerlerde Saklayınız! 

Parfümü alıp cebime koyuyorum ve kadın yanımdan bir an önce gitsin diye de soru kitapçığına odaklanmış gibi yapıyorum. Gerçekten de iki metrelik devasa kadın, birkaç saniye içinde parfümlerini toplayıp yeniden çantasına koyuyor ve arka sıralarda oturan başka birinin yanına giderek aynı pazarlığı onunla yapmaya başlıyor. Az önce takıldığım soruda çaresizce 'D' şıkkını işaretleyerek sınava devam ediyorum. Ancak sıkıntım bir türlü bitmek bilmiyor. Çünkü bu kez de bir sonraki sorunun saçmalığı karşısında ecel terleri dökmeye başlıyorum. Soru şöyle sorulmuş: 

'Aşağıdakilerden hangisi aşk sırasında oluşmaz?'

A) Bağırsak Enfeksiyonu 
B) Suçluluk Duygusu 
C) Kızamık 
D) Penis Eğrilmesi 

Cevap anahtarına bakmaya korkuyorum ve ürolog arkadaşım G.D'yi arayarak soruyu aynen soruyorum. G.D. ise şu an orgazm sürecinde olduğunu, bana zaman ayıramayacağını ve mesai saatinin bitiminde yeniden aramam gerektiğini söylüyor. Sinirlenip telefonu kapatıyorum ve neyim varsa toplayıp sınav salonunu terk ediyorum. Tam sınıftan çıkacakken kara tahtanın üzerinde Atatürk ve Freud portrelerinin karşı karşıya asılmış olduklarını görüyorum.   

24 Mayıs 2012 Perşembe

Jeanne Moreau'nun Ölümcül Kaderi

Jean Moreau kadar çekimsiz, libidoyu ketleyen, ısrarla sinir bozucu ve her daim yanlış oyuncu olduğu izlenimini yaratan başka bir tarihi aktris daha hatırlamıyorum. Onu her gördüğümde, yeşil plastik terlikleriyle Hürriyet mahallesinde pazara çıkan, kalsiyum eksiği saçları tarakta kalmış, aile albümüne bakarken farkında olmadan üst üste orgazm olan ve güneşlendiği zamanlar yumurtalı erişte kokan kadınlar geliyor aklıma.

Komünizmin Ayna Evresi

Fotoğraftakiler (Soldan Sağa): Teori, Praksis.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Dipnotlar XII

* Çektiğim hiçbir filmin 'Türk filmi' olarak tarihe geçmesini istemiyorum. Bunun nedenini bana değil seviştiğim Çek kadınlara sorun.

* Tom Waits'in erken dönem plakları, sismograf iğnesi ile modifiye edilmiş pikaplarda dinlenmeli.

* Max Ernst, kadının hayal gücünden kan çırpan kanatlar yaptı kendine; dişi olan ne varsa yer çekimsiz mabedine hapsetti, olması gerektiği gibi.

* 'Sen' olmaktan duyduğum suçluluğu nasıl açıklarsın?

* Vakitsiz ölen genç kızlar, tabut yerine çeyiz sandıklarına konup toprağa verilmeli.

* Rüyamda 1942 yılındaydım ve Auswitch'de onlarca SS tarafından sıkışık bir hücreye kapatılıp son dönem Türk filmlerini izlemeye zorlanıyordum.

* Les réves des amoureux hors du commun se terminent comme ils ont commencé. Chaque chose se termine comme elle a commencé.

* Zoë Lund! Steril bir iğne ucunun koluna yaydığı ‘stop motion’ çürüme, hayata karşı gösterdiğin uyumsuzluğun eş zamanlı grafiğidir.

* 'Blue Jean' dergisinin 80'ler edisyonuyla cansız bedenlerini örtbas eden kadınlar, bana duyduğunuz nefreti derin dondurucuda saklayınız.

* Ortasından sıkılmış diş macunu üreten bir fabrika kuracak ve evime gelerek kazara yatılı kalmış tüm misafirlerin işini kolaylaştıracağım.

* Eğer seviştiğiniz adam teninizin rengini almıyorsa onu törenle oyuncak müzesine kaldırın.

Klorlu suyun derinlerinde ve zamansız görülen bir düşün manyetik etkisi altında eğilip bükülmekte olan havuz fayansları gözleriniz...

* Annesi öldükten ve yakıldıktan sonra külünü sigara tütününe karıştırıp içen Alman bir arkadaşım şöyle dedi: Raucher sterben früher.

* Hayatımdan ansızın, nereye çarpacağını bilemeyen defolu bir molekülün amatör belleğiyle yok olmak nasıl bir his Leos Carax?

* Heather Langenkamp, son e-mailinde şöyle yazmış bana: 'You have to discover the convulsive energy of Hollywoodian plus value to touch me'

* Sürrealist manifestoyu André Breton değil de Lewis Carroll yazmış olsaydı 'official' annemi üzdüğüm için daha çok mu suçluluk duyardım?

* Sürrealist-patriarkal Bunuel'i böylesine taklit etmeye çalışıp da sonunda Cocteau'nun feminen kucağına düşebilen tek kadınsın Maya Deren.

* Ey sürrealizm, mezarımı özelleştir! Cesedimin ekonomi politiğe katkısı, kapitalizmin son nefesidir.

* Sevgili kadınlar, sosyalist devrim ve Dušan Makavejev sineması arasında 6.0 tam puan fark var. İnanmazsanız Ivica Vidovic'le sevişin.

* Küçükken Ekaterina Alexandrovna Gordeeva ve Sergei Grinkov çiftini örnek alıyordum. Sonra tuhaftır, ikisini de Katarina Witt ile aldattım.

* Max Ernst, Dorothea Tanning'in ılık çırpan kanat kokusudur.

* Google translate, 'seninle her gün sevişirdim' cümlesinin İtalyanca karşılığını 'günlük zincir reaksiyonu' olarak verdi. Kesinlikle haklı!

* Sen, libidinal reaktörden çıkan artı ucunu insanlığın eksi ucuna bağlayarak var olan eksiyi giderek eksiğe dönüştürmüş vajinal refleksin.

* L'Humanité okuyorsan Anatole France okuyamazsın Tan! Ah Tan! Yeni bir akademik eğitim programı seni bekliyor: L'Humanité without Mr.France!

* Organlarımı, eski kız arkadaşlarımla birlikte New York Doğa Tarihi Müzesine bağışlamayı düşünüyorum. 'Istanbul Modern' avucunu yalar.

* Darbecileri yargılamak yerine Kandilli Rasathanesi'nde deprem süpervizörü olarak çalıştırın.

* Bu sabah aldığım köy ekmeğinden Lenin'in el kadar küçük bir heykeli çıktı.

* Rüyamda Jacques Lacan'ı Mudanya sahilinde 'Dilruba' isimli bir balık lokantasına götürüyor ve gecenin sonunda hesabı ödemeden kaçıyordum.

* 'Türk solu' deyince aklıma havalı kornayla çalınan enternasyonal marşı geliyor.

* Bir sonraki filmimde diş telinde kalmış peynir parçasını parmağının ucuyla çıkarıp sutyen kopçasına silen bir kızın öyküsünü anlatacağım.

* Sonunda bir kadının sırtına nemli tebeşirle 'Satılık Orgazm' yazabilmeyi başardım.

* Bir kızım olursa adını Grizu koyacağım. İçi kömür dolu bir küvette uzanmış düşünürken aklıma geldi. 

16 Mayıs 2012 Çarşamba

"Deli Adam, Hiçbir İş Üretmeyen Zeki Adamdır"



Çeviri: Tan Tolga Demirci


Soru: Alejandro, pek iyi görünmüyorsunuz, iyi misiniz?


Yanıt: Evet, pek iyi sayılmam.

Soru: Röportajı erteleyelim ister misiniz?

Yanıt: Hadi canım, yapmayın!

Soru: Peki öyleyse. Hayatın içindeki sanatçı duruşunuzu tanımlayabilir misiniz?

Yanıt: Herhangi bir etiketim yok. Yaşam içersinde bir sanatçı değil bir insan olarak duruyorum. Yani sanatçı tavrım yok. Birine sanatçı dediğinizde onu etiketlemiş oluyorsunuz. Oysa ben bir sanatçı, sporcu, politikacı ya da gizemci değilim. Hiçbir şeyim. İnsanım. Yanıtım bu.

Soru: Pekala. İnsanlara psikomaji yöntemiyle yardım ettiğinizde ya da tarot açtığınızda nasıl hissediyorsunuz?

Yanıt: Orada olan ben değil 'öteki' oluyor. Bense kayboluyorum.

Soru: Transa geçtiğinizde farklı bir bilinçlilik durumu mu yaşıyorsunuz?

Yanıt: Birden çok yüzüm yok benim. Her an aynıyım. Tuvalete gidip kendimi rahatlattığım zaman bile.

Soru: Çok güzel bir yanıt. Peki seansta olduğunuz kişinin size akmasına nasıl izin veriyorsunuz ya da bu sürecin nasıl gerçekleşmesini sağlıyorsunuz?

Yanıt: İzin vermek güç sahibi olmaktır. Hiçbir şeye izin vermiyorum. Hiçbir şey yapmıyorum. Diğer bir deyişle kendimi 'dinleyici' konumuna sokuyor ve dinliyorum.

Soru: Peki siz 'orada' değilken sizi işlevsel kılan kim?

Yanıt: Bakın, eğer bunu tanımlayabilseydim Saint John, Ramakrishna ya da Buddha olurdum. Beni işlevsel kılanın ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok. Bu düşüncenin ötesinde bir şey.

Soru: Trans -ya da adı her neyse- durumuna geçtiğinizde bu konumu nasıl tanımlıyorsunuz? Kendi içinizde olmamak nasıl bir duygu?

Yanıt: Trans dediğiniz, gereksiz olan her şeyi bir kenarda bırakarak o sırada mühim olan neyse ona dikkat gösterme durumudur, hepsi bu, aşırı derecede dikkat gösterme durumu...

Soru: Birisiyle bu süreci yaşarken ona kendinizi yansıtmadığınızdan ya da ulaştığınız bulguları uydurmadığınızdan nasıl emin olabiliyorsunuz?

Yanıt: 'Kesinlik' denilen şey bu işte. Eğer katiyetiniz yoksa hiçbir şey yapamazsınız. Böyle bir durum aklımın ucundan bile geçmez. Ben mutlak katiyete sahibim ve yaptığım şey de doğru. Aksi taktirde yapmazdım.

Soru: İnsanlara yardım etmeden yaşayabilir misiniz?

Yanıt: Bir balık yüzmeden nasıl yaşayabilir ki?

Soru: İnsanlar sizi guru olarak gördüklerinde bu nitelikten ayrılabilmeyi nasıl başarıyorsunuz?

Yanıt: Bunun için hiç bir şey yapmıyorum.

Soru: Peki kitleler etrafınızda toplandığında?

Yanıt: Onlara sevimli görünmeye çalışıyorum.

Soru: Bana 'mış gibi' yapmanın gücünden söz edebilir misiniz; birinin sıradan bir yaşamın ortasında çıkıp da hiç sorunları olmayan bir azizmiş gibi davranmasından, sahip olduğu yakarma ve şifacılık gücünden?

Yanıt: Tüm bunları taklit hissiyatıyla yapıyorum. Ancak bir maymunun yaptığı gibi değil. Papağan ya da maymun, çevresindeki davranışları taklit eder. Oysa muhtevayı (içerik) taklit etmek çok daha farklıdır öyle değil mi? Muhtevayı taklit ettiğinizde onu hissedersiniz, taklidin bir duyumsayış olduğunu hissedersiniz. Ancak bu hisleri yönlendiremezsiniz. Bir aziz olmanın duyumsayışından söz ediyorum, yoksa bir maymun gibi taklit etmekten değil.

Soru: Peki delilik nedir sizce?

Yanıt: Deli adam, hiçbir iş üretmeyen zeki adamdır.

Soru: Peki hastalıklı insan kimdir?

Yanıt: Hastalıklı insan, yapmayı istediği pek çok şeyin yasaklandığı ve yapmak istemediği pek çok şeyi yapmaya zorlanan insandır.

Soru: Sanat ne yollarla bizi delilikten ve hastalıktan kurtararak özgürleştirebilir?

Yanıt: Sanat bir egzoz borusudur, arabada olan egzoz borularından... Bu yüzden de enerjinin boşalmasına yardım eder. Kimileri bu egzoz borusuna filtre koyar, kimisi koymaz. Koymayanlar enerjiyi negatif yoldan boşaltırlar. Koyanlar ise söz konusu enerjiyi hem dönüştürür ve hem de sağaltım adına ürettikleri sanat aracılığıyla pozitif anlamda boşaltırlar.

Soru: Peki 'güzel olan' sağaltıcı mıdır?

Yanıt: Güzellik bir ilaç değil, bir sondur. Diğer bir deyişle hastalık, güzel olanın kaybıdır. Hastalığı bir kenara bıraktığınızda güzelliğe ulaşırsınız. Peki eğer ona sahip değilseniz nasıl olur da güzellik sağaltıcı olabilir? İyileşmek demek, onu elde etmek demektir. Bu yüzden güzelliğin sağaltım olduğu söylenemez. Güzellik yalnızca sağlıktır. Ona ulaşmak için başka ilaçlar keşfetmeniz gerekir.

Soru: Sanat, bilinçlilik durumunu nasıl yükseltebilir?

Yanıt: Bakın, bu soruyu yanıtlayabilmek için Psicomagia (Psychomagic) ve La Danza de la Realidad (The Dance of Reality) isimli iki kitap yazdım. Şu an bu soruya yanıt vermek benim için oldukça zor. Eğer yanıtı merak eden varsa bu iki kitabı okusun.

Soru: Kitapları edindim, bu yüzden soruyorum. Ama, peki... Hayatta mucizevi olan nedir sizce?

Yanıt: Gerçeği olduğu gibi görmeyi öğrenmektir.

Soru: 'Gerçeklik' ve 'düşünme' üzerine ne söyleyebilirsiniz? Birbirleriyle olan ilişkileri nedir?

Yanıt: Gerçeklik ve düşünme arasında bir çifteşlik kurmak, birbirine bağlı olan şeyleri ayırmaktır. Gerçek olanı 'düşünme'den ve düşünmeyi gerçek olandan nasıl ayırabilirsiniz ki? Şu an kavrıyor olduğum gerçeklik, düşünmenin özüdür. Gerçeklik, 'gerçeklik' hakkında düşündüğüm şeydir. Bu herkes için geçerli. Kendi adıma gerçeklik ve düşünme arasında hiçbir fark yok.

Soru: Peki içsel kavrayışlarımız gerçekliğimizi nasıl etkiliyor?

Yanıt: Tam olarak olduğumuz şey değiliz. Tersine ve en azından başlangıçta, diğerlerinin olmamızı istediği şeyiz. İçsel kavrayış ise basitçe biri olabilmektir. Mutluluğun tek yolu 'biri' olabilmekten geçer. Başka mutluluk yoktur. En büyük ceza, o anı ve o anda yaşamıyor olmaktır. Oysa kusursuz içsel kavrayış yakalandığında mutluluk da yakalanmıştır.

Soru: Kendinizi mutlu olarak görüyor musunuz?

Yanıt: Kendimi göz önüne almıyorum. Size daha önce de söyledim. Kendimi görmüyorum, zihnimde çifteşlilik yok. Kendim hakkında konuşamam çünkü eğer konuşursam iki kişi olurum; mutlu olan kendim ve mutlu olan kendini gören kendim ki o ikinci kişi benim içimde yaşamıyor.

Soru: Öyleyse bu çifteşlik düşüncesinin üstesinden gelebildiniz.

Yanıt: Eğer üstesinden geldiğimi söylersem ukalalık etmiş olurum. Bu yüzden 'üstesinden gelmek' kavramını kabul etmiyorum. Ancak mümkün olduğunca içsel diyalogumu tamamladığımı söyleyebilirim.

Soru: Peki şimdi nasılsınız?

Yanıt: Berbat bir durumda.

Soru: Burada bitirebiliriz ve eğer isterseniz özgürsünüz.

Yanıt: Teşekkürler.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

İçinden Sinema Geçen 13 Rüya


28 Ocak 2012

Misafir öğrenci olarak Dokuz Eylül Üniversitesi, Sinema Televizyon Bölümünde bir derse katılıyorum. Ancak üniversitenin öğretim kadrosu değişmiş, hiç kimseyi tanımıyorum. Derse orta yaşlarda bir adam giriyor ve ukala bir duruşla bilgisayarını projeksiyon makinesine bağlıyor. Bilgisayar açıldığında, masaüstü resmi olarak Sadettin Kaynak'ın bir fotoğrafını görüyorum ancak fotoğrafın altında kırmızı italik bir fontla 'Adolf Hitler' yazıyor. Sonrasında masaüstü dosyalarının birine tıklıyor ve daha öncesinde görmediğim bir filmden sahneler göstermeye başlıyor. Siyah beyaz bir dekorda renkli karakterler, bilmediğim bir dilde hararetli olarak tartışıyorlar. Filmde konuşulan dili anladığını arada attığı kahkahalarla kanıtlayan hoca sınıfa dönüyor ve filmin Erich Fromm'a ait olduğunu, ayrıca Frankfurt Okulu zamanlarında çekilmiş olabileceğini iddia ediyor. Böyle bir filmi kaçırmış olduğum için kendime sinirleniyor ancak bir yandan da bilginin gerçekliğinden kuşkuya düşüyorum. Beni kuşkuya düşüren şey, hocanın 'Erich' ismini sürekli 'Heinrich' olarak telaffuz etmesi. İsmi yanlış telaffuz ettiği üzerine tam söze karışacakken bu kez gösterilen filmde onlarca gözün kameranın objektifine çarparak tıpkı bir atomun parçaları gibi birbirlerine yapıştıkları bir sahneyle karşılaşıyorum. Bunun üzerine hoca giderek yaşlanıyor ve yetmiş yaşlarında, elmacık kemikleri çıkık, zayıflıktan ölmek üzere olan bir adama dönüşüyor. Yaşlı adam, zar zor da olsa konuşarak sınıfa 'göz' ile ilgili herhangi bir makale okuyup okumadıklarını soruyor. Hemen söze girip 'The Very Eye of...' deyip kalıyorum. Hoca gülüyor ve yanıma gelerek sert bir biçimde hapşırıyor. Makalenin ismini hatırlamaya çalışıyor ve yeniden 'The Very Eye of...' deyip kalıyorum. Hoca, büyük bir şefkatle beni tamamlıyor ve 'Story of the Eye' ya da 'L'histoire de l'oeil' diyor. Utançla karışık hocaya müthiş bir hayranlık duyduğumu hissediyorum. Uzun bir süre bakışıyoruz. Sonra aniden onun nefesini kontrol edemediğini hissediyorum. Yüzü giderek morarıyor. Etrafa bakıyorum ve sınıfta yalnız kalmış olduğumu görüyorum. 'Yardım edin' diyecek birilerini arıyor ancak bulamıyorum. Hoca, destek almak için sıralardan birine tutunuyor ve yüzü morarmaya devam ediyor. O sırada gözlerini benden alamıyor, ince dudaklarına varla yok arasında bir gülümseme yerleşiyor. Nefesi kesiliyor ve olduğu yere düşerek kalp krizinden ölüyor. Müthiş bir hüzünle projeksiyon perdesinin önüne doğru hızlı adımlarla yürüyor ve tahta silgisiyle Erich Fromm'un filmindeki atom parçalarına dönüşen gözleri silmeye başlıyorum. Sonunda silgi darbeleriyle perdeyi yırtıyor ancak yine de göz parçalarını yok edemiyorum. Fromm'a, Reich'ın kuramlarını çalan aşağılık bir hırsız olduğunu bağırarak sınıftan koşarak ayrılıyorum. Koridoru geçiyor ve bahçeye çıkıyorum. O sırada, müzik bölümündeki öğrencilerin yemekhaneden gelen seslerini duyuyorum. Oraya yöneliyorum. Kafeteryanın devasa bir yemekhaneye dönüştürülmesinin ardındaki nedeni düşünüyorum. Tam yemekhanenin önüne gelmişken öğrencilerin ve hocaların yemekten önce dua ediyor olduklarını ve kız korosunun bağıra çağıra Ave Maria'yı söylediklerini duyuyorum. Diğer hocalar da başlarını elleri arasına almış şarkı eşliğinde dua ediyorlar. O sırada korodaki birkaç kız beni görüp gülüşüyor. Yanlarındaki kızlar da hafif dirsek darbeleriyle yaptıklarının yanlış olduğu üzerine onları uyarıyor. Dikkatle baktığımda, beni tanıyan kızlar dışındaki tüm koro üyelerinin takma gözleri olduğunu ve tüm gözlerin birbirlerinin aynısı olduğunu anlıyorum. Nereye baktıkları belli olmayan bu uzaysı gözlerden gözümü alıp hocaların olduğu gruba çeviriyorum. Grubunun içinde yalnızca rahip elbisesi giyinmiş O.A'yı ve bir başka üniversitede sinema hocası olan M.B'yi tanıyabiliyorum. El ele tutuşmuşlar, büyük bir iştahla Ave Maria'yı dinliyorlar. Bu saçmalık beni de etkiliyor ve koroya doğru yaklaşıp bana gülümseyen kızlardan birinin dizi dibine çöküyorum. O da üzerine tül sardığı sağ eliyle başımı okşayarak şarkıyı söylemeye devam ediyor. Masadaki tabakların içinde büyük butlar ve butlarda kurşun delikleri görüyorum. Aklıma aniden tabaktaki butların ikinci dünya savaşı sırasında kaza kurşunlarına hedef olan tarla domuzlarına ait olabileceğini düşünüyorum. Bu düşünceyle ve şarkı bitmeden, saçlarım arasında gezinen elin ritmiyle rüyamda uyuyakalıyorum.

30 Kasım 2011 - Rüya

Arkeolojik kazı izni alabilmek için Bursa'nın uzun yıllar önce kapanmış olan Dilek Sinemasına gidiyorum. İçeriye girdiğim andan itibaren sinema, okuduğum ilkokula dönüşüyor. Tanıdık bir yüz görme kaygısıyla köşelere saklanarak öğretmenler odasını bulmaya çalışıyorum. Üst kata çıktığımda, yıllar önce okuduğum sınıfın kapısı çıkıyor karşıma. Etrafta kimsenin olmadığını kontrol edip kapıyı aralıyorum. İçeri girdiğimde, sınıfın bir otel odasına dönüşmüş olduğunu görüyorum. Odanın ortasında çift kişilik bir yatak, düzgün çıkarılmış ayakkabılar, içinde tüylü balıkların yüzdüğü bir çiçek vazosu ve ahşabı çürümüş makyaj masası var. Tam balkona çıkmaya karar vermişken, odada kalan kişinin gelebileceğinden duyduğum kaygıyla mekanı terk etmek için arkamı dönüyorum. O sırada, kapının dibinde oturan, başını bükmüş ağlamakta olan takım elbiseli 50'li yaşlarda bir adam görüyorum. Ona iyi olup olmadığını sormaktan çekiniyorum ve öğretmenler odasını bulmak için yeniden koridora çıkıyorum. Birkaç adım atmışken, iki gazeteci kadın karşıma çıkıyor ve yeni bir film çekip çekmeyeceğimi soruyorlar. Onları başımdan atmakla atmamak arasında kalıyorum. Öğretmenler odasını aradığımı ve film çekmeyi bırakıp arkeolojiyle ilgilenmeye başladığımı söylüyorum. Benimle geliyorlar. Kadınlardan birisi feminist haberler yapan bir muhabir. Diğerini tanımıyorum. Feminist olan, arkeolojik kazı ekibinde kadın olup olmadığını soruyor. Bunun onu ilgilendirmediğini söylüyorum. Sinirlenip yanımdan ayrılıyorlar. Alt kata indiğimde yaşlıca bir adamla karşılaşıyorum. Yanında oturmakta olduğu kapının üzerinde 'Makinist Odası' yazıyor. İçeriden eski yeşilçam filmlerine has kadın kahkahaları geliyor. Ancak kapıya daha yakından baktığımda belediyenin mühür basmış olduğunu görüyorum. Adama, odaya ne olduğunu soruyorum. Kış için yüklük yapıldığını, öğretmeler odasının çok daha gizli bir yere taşındığını, oraya beni götürebileceğini ancak ayakkabımın asla ses çıkarmaması gerektiğini söylüyor. Tek bir gıcırtı olursa işten atılacağını da ekliyor. Ayakkabılarıma bakıyorum ve onları tanımıyorum. Başka birisinin ayakkabısını yanlışlıkla giyinmiş olabileceğimi düşünüyorum. Yola çıkıyoruz. İki kat daha aşağı iniyoruz ve müthiş bir titizlikle ses çıkarmadan koridorda yürümeye çalışıyoruz. Tam köşeyi döndüğümde, gıcırtı seslerinin arttığını ama bizden kaynaklanmadığını anlıyorum. Ahşap koridora uzanmış, mayolarıyla güneşlenmekte olan sarı saçlı ve Macarca konuşan dev gibi iki kadınla karşılaşıyorum. Beni öğretmenler odasına indiren adamın yüzünde bir telaş görmeyince rahatlıyorum. Sonra koridorun başında, mayosunu giyinmiş kilolu bir kadın daha görüyorum. Beyaz ve transparan bir tarakla koltuk altı kıllarını tarıyor. O an tuhaf bir panik yaşıyor ve koridorun sonuna doğru koşmaya başlıyorum. Ancak karşıdan onlarca mayolu ve kilolu kadının, sanki teneffüsten çıkmışcasına bana doğru koştuklarını görüyorum. Yaklaştıkça devleşiyorlar ve bel hizalarına ancak gelebiliyorum. Aralarından sıyrılmak için bacaklarını, bellerini itiyorum ve nihayet koridorun çıkışına geliyorum. Arabamı park ettiğim bahçeye çıkıyorum, araba bir başkasının arabasına dönüşmüş. Biniyorum ve evime gitmek üzere yola çıkıyorum. Ancak birkaç dönüşten sonra yolu kaybedip yanlışlıkla bir alışveriş merkezinin çatı katına çıkıyorum. Arabadan iniyor ve çatı katında, Ankara asfaltına çıkan yolu sorabileceğim birilerini arıyorum. O sırada küçük bir grubun toplanmış aralarında konuşmakta olduklarını görüyorum. İçlerinden birini Svankmajer'e benzetiyorum ve ona İngilizce Svankmajer olup olmadığını soruyorum. O da 'ben hiçbir şeyim ama Svankmajer'i arıyorsan, buralarda dolaşıyor' diyor. Grup gülmeye başlıyor ve hep bir ağızdan 'biz hiçbir şeyiz, Svankmajer bile değiliz' diyerek benimle dalga geçiyorlar. Bu rahatsız edici ortamdan uzaklaşmak için bilgisayar oyunlarında yaptığım ve asla ölmediğim gibi çatılardan atlamayı, gözden kaybolmayı düşünüyorum.

5 Kasım 2010 - Rüya

Üniversitede Sinema Televizyon, Görüntü Yönetmenliği Bölümü sınıfındayız. Ancak dersin hocası olan 50'li yaşlarda ve şişmanca kadını tanımıyorum. Onun yanında yine aynı yaş ve kilolarda misafir bir başka kadın hoca daha var. Omuzunda apoletler taşıyan bu kadını, aktris Gabriela Wilhelmová'ya benzetiyorum. O sırada diğer hoca, sunumunu yapmak üzere, en yakın lise arkadaşım K.A'yı kürsüye çağırıyor. Koca sınıfta tek dinleyici benim. Kimsenin olmayışını, K.A.sevilmediği için ona karşı yapılan bir protestoya bağlıyorum. K.A.kürsüye çıkıyor ve 'aşkın stalinistleşmesi' konusunda konuşmak istediğini söylüyor. Hoca, K.A'nın yüzüne bakmaksızın, 'biraz politik bir konu değil mi' diye soruyor. K.A, konunun politik olmadığını, yalnızca aşk denilen eylemin, şovenist, stalinist, kajucu ve napolist yan etkilerden kurtulması gerektiğini söylüyor. 'Kajucu' ve 'napolist' terimlerinin ne anlama geldiğini bilmediğim için içten içe utanıyorum. Sonra da ilkini Çin devrimiyle, ikincisini ise Napolyon ile ilişkilendiriyorum. K.A, ateşli konuşmasını sürdürürken sınıfa oldukça bakımsız, 1.50 boylarında, zayıf, esmer bir kız giriyor. Çirkin ve kendisine büyük gelen soğuk renkli bir kazak giyinmiş bu kız, onca yer arasında gelip yanıma oturuyor. Bundan rahatsız oluyor ancak ona belli etmiyorum. Az sonra kızın, K.A'nın konuşmasını keseceğine emin bir tedirginlikle K.A'yı dinlemeyi sürdürüyorum. Gerçekten de kız, stalinistlerin artışından söz edildiği bir sırada, oldukça tiz bir sesle araya girerek Stalin'in aşk için tek kurtuluş olduğunu, iki kişinin birbirini 'Stalin' sayesinde daha dürüst bir biçimde anlayabileceklerini iddia ediyor. Bu aptalca yoruma inanılmaz sinirleniyor ve söz alıyorum. Sonra da kıza dönüp, devrimin çirkin ayakkabılarla ve koca kazaklarla yapılamayacağını, ayrıca bekaretini kuşlara bölüştürmeden özgürlükten söz edemeyeceğini söyleyip ondan sınıfı terk etmesini istiyorum. Misafir hoca söze girerek, kendime hakim olmamı, kimseyi sınıftan kovma yetkim olmadığını söyleyip çantasından kalın mumlar çıkarıyor. Sonra da mumları K.A'nın konuşma yaptığı kürsüye yerleştirip cebinden çıkardığı dev bir kibritle yakıyor onları. K.A.mumlara şaşırmaksızın konuşmasına kaldığı yerden devam ediyor. O sırada yanımdaki kız, bacaklarını çapraz konuma getirip ağlamaya başlıyor. Onun bu tavrına üzüntüyle karışık nefret duyuyorum. Sonra da suçluluk duyguma yenilip, iyi olup olmadığını soruyorum. O da bu derse gelmeden önce amacının saçlarına fön çektirmek ve güzel görünmek olduğunu ancak sosyalist bir kuaför bulamadığı için dağınık saçla gelmek zorunda kaldığını söylüyor. Kızın saçlarına daha yakından baktığımda, saman parçalarının saç aralarına dolanmış olduğunu görüyorum. Birkaç tanesini elimle alıyorum ancak ben topladıkça saman parçaları giderek çoğalıyor. Olgun bir tavır takınıp gırtlağımı temizleyerek ona, kepeğe karşı sosyalist şampuan kullanmasının sapla samanı birbirinden ayıracağını söylüyorum. O da umutsuz bir tavırla, eğer şampuan kullanırsa örgütten atılacağını ve parasının kesileceğini söyleyerek yeniden apoletli hocadan söz alıyor. O sırada birden yüzü değişiyor kızın ve bu kez daha acımasız bir şekilde K.A'ya saldırmaya başlıyor, ağzına ne gelirse söylüyor. K.A'nın kadın düşmanı olduğunu, tek yolun stalinizm olduğunu, kadın kurtuluşunun ancak tören adımlarla mümkün olacağını iddia ediyor. Apoletleri olan kadın hoca, yapay bir gülümseyişle kızı onaylıyor. K.A, kızın yorumuna o kadar sinirleniyor ki avcunu, önünde yanmakta olan kırmızı gövdeli mumun ateşine yaklaştırarak acı çekmeden öylece duruyor. Bir süre sonra gözünden bir damla yaş geliyor ama yine de canının yandığına dair hiç tepki vermiyor. O an kızı öldürmekle evlat edinmek arasında kalakalıyorum. Sonra da sınıfı terk etmeye karar veriyorum. Son kez K.A'ya baktığımda, ellerinin alev aldığını ancak yine de suskunluğunu koruduğunu görüyorum. Stalinist kız, slogan atarak K.A'yı manipüle etmeye devam ediyor. Apoletleri olan hocaysa kızın attığı sloganlar eşliğinde kemikli parmaklarıyla pantolonu üzerinden kendini uyararak mastürbasyon yapmaya başlıyor. Bu rahatsız edici sahneye daha fazla dayanamayarak sınıfı terk ediyorum. Müthiş bir mide bulantısı ile okulun birinci kat koridoruna kusmaya başlıyorum. O sırada üniversite yıllarında hayranlık duyduğum M.A. bana yaklaşarak ve başımı yavaşça okşayarak kusmamı izliyor. Kendimi müthiş güvende ve huzurlu hissediyorum.

ON SÜRREALİST RÜYA SAHNESİ 

1) Le Fantôme de la Liberté (Özgürlük Hayaleti), 1974 - Luis Bunuel 

Mr. Foucauld'nun Rüyası. 

2) Nuit Noire, 2005 - Olivier Smolders

Oscar'ın Rüyası. 

3) Teorie a Praxe, 2010 - Jan Svankmajer 

Milan'ın Rüyası. 

4) La Belle Captive, 1983 - Alain Robbe-Grillet

Walter'ın Rüyası.

5) Spellbound, 1945 - Alfred Hitchcock

John'un Rüyası.

6) Le Sang d'un Poète, 1932 - Jean Cocteau

Şairin Rüyası. 

7) La Science des Rêves, 2006 - Michel Gondry

Stéphane'ın Rüyası. 

8) La Prisonnière, 1968 - Henri-Georges Clouzot

Josée'nin Rüyası. 

9) Meshes of the Afternoon, 1943 - Maya Deren

Maya Deren'in Rüyası. 

10) Le Charme Discret de la Bourgeoisie (Burjuvazinin Gizli Çekiciliği), 1972 - Luis Bunuel

Don Rafael Acosta'nın Rüyası. 


TAN TOLGA DEMİRCİ - PSİKEART DERGİSİ / MAYIS-HAZİRAN SAYISI

Akile Nazlı Kaya'nın 'Zlin Soup' İsimli Kısa Filmi

Andrew Thomas Huang'ın 'Solipsist' İsimli Kısa Filmi