Yorumlar

29 Nisan 2015 Çarşamba

Okuma Bayramı


Yıl 1983... Okuma bayramında Gestapo olarak görev aldım! Ve o günden sonra ne yaparsam yapayım, hareket alanımı sınırlamak adına tebeşirle çizilmiş o primordial bölgenin, o fosil-dairenin dışına bir türlü çıkamadım.

Okuma bayramı, sonraki okumalarımı sağlı sollu etkiledi elbette. Ama sonunda geldiğim yer, yine o prematüre bayram sevinci, yine o pencereleri kapalı bayram yeri oldu.

Kişisel tarihimde yalnızca kendime ve o da 'yarı-açık' bir müze olsam da bu kez müzenin kapılarını sizlere açmış olmanın sözde mutluluğunu yaşıyorum.

PS: Müzenin yalnızca ilk katını gezebilirsiniz. Bir sonraki fotoğrafı görebilmek için lütfen kangren olmuş silahımdan sarkan tek raylı möbius şeridini takip ediniz.

26 Nisan 2015 Pazar

Audition


Sinemaya dair porno filmlerden çok daha pornografik olan iki imaj var; kameramanın yansımasını sahne dekorasyonunun bir parçası olan aynada yakalamak ve oyuncu seçmelerinde alınan amatör kayıtlar...

Kameramanı aynada görmek, filmin imgesel boyutunu ölçülemeyecek bir zaman biriminde Gerçek'e indirgeyerek hem gerçeklikte ve hem de filmi izleme sürecinde kaynağı belirsiz bir zevk ve eş zamanlı bir mide bulantısı yaratır. Zevk alırsınız çünkü yüz arşivinizde saklı olan ve adına 'O'nun Bakışı' denen bir bakışı keşfedip ortaya çıkarırsınız. Aynaya yansıyan kameramanın yüzü, ideal yüzünüzdür sizin.

Fakat aynı zamanda mideniz bulanır çünkü tüm maçı tek tribünde konumlanmış kameraların bakışıyla izliyorken aniden karşı tribündeki korsan bir kameranın açısına geçerek kendi kalenize doğru hücum etmenin şaşkınlığını yaşarsınız.

Öyle ya da böyle ayna, kendilik ve kendiniz arasındaki '180 Derece' çizgisidir. Nerede haz alıp midenizin bulanacağı, sınırın hangi tarafında olduğunuz gerçeğine göre değişecektir.

Ekte paylaşmış olduğum video, diğer bir pornografik imajı, oyuncu seçmelerinde alınan prova kayıtları esas alıyor. Aynada görünen kameramandan farklı olarak sevdiğiniz bir filmdeki oyuncuyu casting kayıtlarında görmek, acısı olmayan bir yas, karmsarlıktan uzak bir melankoli, sıkıntı duygusu yavaşlatılmış bir depresyon ve yaşanmışlığın hesaptan düşüldüğü bir zamanla-oluş duygusu yaratır.

14 yaşında ve 1.68 boyundaki Julie Delpy, 'Mauvais Sang' filminin seçmelerinde! Geleceğe yatırım yaptığı dudaklarını hem erotizmin ve hem de ölümün hizmetinde onlarca kez ısırıyor. Anlamsızca aralıyor, sonra yine ısırıyor. Hatta videonun bir yerinde objektife doğru derinlemesine adım attığı için kameramanın netliği kaçırmasına neden oluyor. Uyarı sonrasında hareketini tekrarlıyor Delpy. İşte karamsarlıktan uzak bir melankoli derken, o 'gel-git' hareketinin uzayzaman içerisinde kendini sonsuza dek tekrar edeceğini söylemek istemiştim.

Bir şey daha, videonun sonunda saçlarını kendi soluna doğru atıyor Delpy ve benim kurgum giriyor devreye; ona benzeyen bir 'saç atışı' sahnesini filmin çokça ezberlediğim bir yerinden bulup çıkarıp video-sahnenin sonuna ekledim. Böylece iki Delpy çıktı ortaya, Carax'tan önce ve Carax'tan sonra; aynanın önünde ve arkasında...

24 Nisan 2015 Cuma

Beau Pere

video

Sinema tarihi içerisinde pek çok film -Robert Altman'ın hiç sevmediğim 'The Player' filmini kesinlikle dışarıda tutuyorum- 'açılış sahnesi' dahilinde beni ziyadesiyle heyecanlandırmıştır. Ancak bu filmler içerisinde Bertrand Blier'in 'Beau Pere' filmi, ana karakteri ve filmi dört dakikada özetleyen müzikal introsu ile (benim için) ayrı bir yere sahip. Çevirdiğim şarkı sözlerini sahneyle eş zamanlı okuyabilirsiniz.

PS: Sahne görsel efekt, reklam kurnazlığı ya da ikinci el zekasıyla dehşete düşüren kathartik yapı içermemektedir.

IN:

Bir piyanist olarak çalışıyordum, havalı, uluslararası bir restoranda. Harika başkent manzaralı, kule biçimli olanlardan.

Başka bir yer de olabilirdi aslında, Montreal ya da Zürih. Aynı sayıda Amerikalı, Japon ya da Suudi. Hepsi benzer bitkin gözlerle, paralarını saymaktan yorgun düşmüş.

Onlar için her şeyi çalardım: Gershwin, Chopin, Art Tatum. Ne var ki dinlemezlerdi. Tek istedikleri, gürültülü olmayan bir şeyler olurdu, yumuşak ya da kadifemsi bir atmosfer; şaraplarıyla, karides kokteylleriyle ya da T-Bone biftekleriyle uyumlu.

Ben de kendim için çalardım. Onları eskimiş Bud Powell akorlarına çekmeye çalışarak. Ve asla da başaramayarak. Zaten hiçbir zaman başarılı olamadım.

Kendime hayatta başarılı olabilmek için 30 yaşına dek süre tanımıştım. 29.5 yaşındaydım. 6 ayım kalmıştı. O zamanlar, gecelik 250 Frank kazanıyordum, yemek dahil ve yanında ne içersem. Mutluydum. Tek sorun, beni işe alan piçler hiç avans vermiyorlardı. Haftasonunu ve gecenin sonunu zor ediyordum, alacağım parayı düşünerek, yatıp uyumayı bekleyerek.

Geceyarısı masalar boşalırdı. Ve geriye zaman içinde kaybolsa da sihirli tuşlarım sayesinde yolunu bulmayı başaran aşık bir çift kalırdı.

Siz şampanyanızı yudumlarken ve o çalmaya devam ederken, kim bilebilir ki bir piyanistin kafasından geçenleri? Belki o da aşıktır ya da kederli. Çünkü karısı onu bekliyor. Ya da artık beklemiyor. Belki karısı onu terk etti. Belki de terk edecek.

OUT:

Ay Tarafından Kutsanmamış Bir Mezarlığım


Baudelaire'i ilk kez okuduğum ya da okumaya çalıştığım 24 Nisan 1990 tarihinden bu yana geçen 25 yıl boyunca, daha önceleri olabilmeyi başaramamış bir kelimeyi anlamsız bir çabayla da olsa oldurmaya değil ve fakat keşfetmeye çalıştım. Sonunda ise Baudelaire'in deyimiyle fani olandan ebedi olanı çekip çıkarmaya kendimi zorladığım bu zaman diliminde, yine onun mezarı başında ve onun sözcükleriyle dinlerken buldum kendimi. Hatırladığım ve çevirebildiğim kadarıyla paylaşıyorum, duyduklarımı... 

* Her zaman şair olun, yavan sözcüklerde bile olsa. 

* Aşkı sindiremeyen kilise, sonunda onu dezenfekte ederek evliliği yarattı. 

* Deha, tam zamanında ve yeniden ele geçirilen çocukluktan daha az ya da fazlası değildir.

* Tuhaflık, güzel olanda en elzem malzemedir. 

* Sıkıntının çölünde, kaygının vahası. 

* Onları ele geçirmeniz adına sizi arzuyla ilhama sürükleyen ve kendilerinden zevk almanızı sağlayan kadınların yanında, o öyle biri ki bakışlarının altında kalmış olan sizi ağır ağır ölüyor olmanın arzusuyla dolduran. 

* Müzik gökyüzünü kulaçlıyor. 

* Wagner'i sevsem de tercih ettiğim, pencerenin dışına kuyruğundan asılmış bir kedinin tutunmak için cama pençelerini geçirmeye çalıştığı müzik. 

* Tanrı bir dedikodudur, kazançlı olanından. 

* Şeytanın eli her hareketimizi yönetir; nefret ettiğimiz şeyleri sevdiklerimize dönüştürür. 

* Ruhu fesheden materyalistler, cehennemi de yok sayarlar. Her durumda miskin olan bu insanlar, yeniden yaşamaya karşı da kaygı doludurlar. 

* Bir tüccar için dürüstlük dahi mali bir yatırımdır. 

* İçinde melankoli olmayan bir güzelliği tanımlamakta güçlük çekerim. 

* Olmayan bir kelimeyi keşfedin ama daha öncesinde olmadığına emin olarak. 

* Bana yaşamam, var olduğumu hissetmem ve ne olduğumu bilmem konusunda yardım eden gerçekliğin kendi dışımda var olması neyi değiştirir ki?

* Çılgınlığın kanadındaki rüzgarı hissettim. 

* Her gün cehenneme bir adım daha atıyoruz, pis kokular içinde ve dehşete kapılmaksızın. 

* Hatırlamak, acı çekmenin yeni formu. 

* Aşık olma eylemi işkenceye ya da cerrahi bir operasyona benziyor. 

* İmgelem, sonsuzluğa sahip olan bir hakikatler kraliçesidir. 

* Hep sarhoş olmalı. Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, siz seçin. Ama sarhoş olun. 

* Her düşünürden, hayattan geri kalanın ne olduğunu bana göstermesini isterim. 

* Ay tarafından kutsanmamış bir mezarlığım.

21 Nisan 2015 Salı

Aton VS Giacometti


Güneş batmak üzereyken soldaki fotoğraf pozlandı: 

Amalfi'den Positano'ya doğru ve ölüme davetiye çıkaran virajlı bir yolda son sürat giderken hiçbir içsel ya da nesnel kışkırtıcı neden olmaksızın ani bir frenle durma gereği hissettim ve kendi kutsal sıcaklığına şirk koştuğu için Mısır'dan İtalya'ya sürülmüş olan güneş tanrısı Aton'un hormonlu-turistik aydınlanmasını arkama alarak birkaç saniye içerisinde ölümsüz boy kompleksimi mucizevi bir biçimde aşabilmeyi -ölebilmeyi- başardım. Sonrasında, topuklu ayakkabı giyen kadınlardan daha yüksekte olmamı bana bağışlayan ve güncel adı Foton olan Aton Tan'rısına şükranlarımı sunarak 2 metre 3 santim olan yeni endamımla birlikte yoluma devam ettim. 

Güneş battıktan sonra sağdaki fotoğraf pozlandı: 

O gece yazık ki Aton'un Foton'a dönüşmesine benzer bir dönüşüm yaşayan fiziksel yapım gereği hiçbir uyku tulumuna sığmayı başaramadım. Etrafımdaki tüm kadınların uykuya daldıkları bu süreçte, ikinci el libidomun hiç de bana ait olmayan bir nefesle gecenin içine doğru çekildiğini hissettim. O an aklıma ne 'The Young and the Restless' dizisindeki Nikki Newman ve ne de ölüm nedeninin 'nedensizlik' olarak kayıtlara geçtiği Carax'ın 2011 ölümlü karısı Yekaterina Golubeva geldi. Tam da bana ait olmayan gecenin sıkıntısı üzerime çökmüşken aklıma gelen isim nedense Alberto Giacometti oldu. Hayli mistik-mucizevi bir biçimde boy atmış olmanın getirdiği özgüveni de yanıma alarak güneş doğmadan önce onun heykelleri ile ilgili yalnızca tek bir slogan üretmeyi başarabildim: 

Slogan: Giacometti'nin heykellerini tıpkı bir sakız gibi sonsuzluğa uzatan cevher, gecenin ışığıdır. Onun figürlerindeki kararsız durağanlık, ölümsüz bedenin anatomik yapısıyla değil, ölümlü arzunun diyafram değeri her saniye değişen kekeme doyumuyla bir form kazanabilir ancak. 

Öyleyse Hans Arp'ın zehirli patates baskılarını bir yana bırakın! Sürrealizmin en uzun boylu figürlerini tıpkı Aton'un ışığı gibi arkasına alarak kendi kişisel tarihini devasa bir bellekte görünür kılan Giacometti'yi alkışlayın!

14 Nisan 2015 Salı

Hepinize Başarılar


Bu sene, nesnel şans yasası üzerinden Kadir Has Üniversitesi'nde dersimi (Experimental Film) alacak olan arkadaşlar için 'Seçmeli Ders' sınav sorusunu obsesif kişilik yapım gereği şimdiden soruyorum. Kopya çekmek, kütüphaneye gitmek serbest. Süreniz 135 gün.

Soru: Hegel'in gayrimeşru kuramı 'Objective Chance' ve Alfred Jarry'nin rüyalarımda dahi olsa Paul Feyerabend'i esinlediği kuşku götürmez 'Patafizik' anlayışı üzerinden, Güney İtalya'da bir randevu evinde bir araya getirmeyi başardığım sado-mazoşizm (Sadismo - Il Masochismo) sözcüklerini, Richard von Krafft-Ebing'in sıkıcı psikiyatrik formülasyonunu hesaptan düşerek yorumlayınız.

Metninizde kullandığınız her 'Hegel' ismi için 5 puan, her 'A. Jarry' ismi için 10 puan, her 'Richard von Krafft-Ebing' ismi için 15 puan ve her kuramadığınız cümle için 20 puan alacaksınız.

PS: Derse katılımınız için üniversite yasaları gereği yalnızca 5 puan gerekmektedir. Konunun slaytı aşağıda. Süreniz başladı. 

11 Nisan 2015 Cumartesi

Il Libro Rosso


Antalya'da düzenlenen uluslararası psikiyatri kongresinin kaçıncısıydı bilemiyorum ama Thomas Szasz'dan ya da David Cooper'dan alıntı yapmayacağıma dair parmak izim ve sözüm alındıktan sonra kongreye konuşmacı olarak çağrıldığımı hatırlıyorum. Sonu '... Bilmem Ne'nin Psikanalizi' ile biten başlıklardan biriydi konuşmanın konusu; 'Giderek Kırmızıya Dönen Trafik Işıkları Üzerinden Fransız Sinemasında Geçit Vermeyen Anal Obsesif Kadının Psikanalizi' gibi bir şeydi sanırım, hatırlamıyorum gerçekten...

Yine de kongreye neden katıldığımı hatırlıyorum tanrıya şükür; psikiyatristlerin psikiyatristi Otto F. Kernberg'le sonunda tanışma fırsatını yakalamak ve içselleştirilmiş kötü nesne temsillerime masaj yaptırabilmek için elbette. Tek derdim, kendisiyle gecenin kör bir saatinde Lara plajında sözleşmek ve yattığımız yerden gökyüzüne bakarak hangi parlayan yıldızın sevgili annemi ve hangi sönmüş olanın saygıdeğer babamı temsil ettiğine dair yarı metafizik, yarı astro-psikanalitik bir konuşmayı gerçekleştirmekti. Ama sonunda ne oldu? Kendi yaşamım dahil her şeye geç kaldığım gibi Bay Kernberg'e de geç kaldım! Otele yerleştikten sonra stajyer bir kızdan aldım kötü kaberi. Wilhelm Reich'a gönderme yapan literatürümü bağışlayın ama vejetatif olduğu kuşku götürmez bir orgazmı temsil eden o güzelim köprücük kemiğini titrete titrete bana Kernberg'in otelden ayrıldığını söyledi stajyer kız... Hayallerim kırılmıştı. Takım elbiseli otel görevlileri tarafından bileğime takılan ve bir psikiyatristten daha fazlası olmadığımı temsil eden acun mavisi bilekliğin izniyle üst üste birkaç tekila shot yaptıktan sonra otelin önündeki plajda soyunup çırılçıplak denize girdim. Derdim, Otto Rank'ın meşalesiyle ana rahmine giden yolu bulmak değildi elbette ya da bileşik bir kelimeden daha ölümlü olmayan bir Tan'atos deneyimi yaşamak... Sadece hayatımda kaçırdığım ne kadar insan varsa hepsine boy vermek istedim. Listenin sonuna, bileşik bir kelimeden daha anlamlı olmayan ass'solist Otto Kernberg'i de koyarak, kaçırdığım herkese ve her şeye boy verdim.

Neyse ki sonunda başarılı bir doğumu temsilen ve avaz avaz bir öksürüğün eşliğinde kıyıya ayak basmayı başardım! Anamdan doğma çıplaklığımı kamufle ederek psikiyatristlerin eğlendiği 40 metrekarelik bardan bozma bir ortama sürtünmesiz geçiş yaptım. Mekanda herkes nefes almaksızın o gün gerçekleşen paneller hakkında muhabbet ediyordu. Ancak grubun içinden biri, bir kadın, diğerlerinden çok daha heyecanlı-hezeyanlı bir ritmde konuşarak dikkatimi çekmeyi başarmıştı. C. G. Jung'tan bahseden ve her nefes alışında nefesinin yarısını kutsal mı kutsal dolunaya hibe eden bu kadının yarıçapına kadar yaklaşmaya cesaret bulsam da günahlarım kadar tenime sinmiş ahlakım gereği Miss. Professional'ın konuşmasını bitirmesini bekledim. Her şeyin bütünüyle bittiğine emin olduktan sonra ona şöyle dediğimi hatırlıyorum:

- Jung tamamen ve düpedüz yalan da olsa itiraf etmek gerekir ki kulağa Freud'tan hoş geliyor. Yine de 'Il Libro Rosso' okunmalı, Baba'nın adını anonim kıldığımızda dahi suçluluk duymamak için!

Manik bir hastasının kendisine saldırmasının -onun anılarından yola çıkarak söylüyorum- travmatik izlerini halen gözlerinde ve sözlerinde taşıyan kadın, Jungian değil ve fakat Freudian bir mucizeyle ağzından düşen sarma sigarasının üzerine basarak şöyle dedi bana:

- Ben senin filmlerindeki açılara karışıyor muyum? Sen de sohbete karışma lütfen!

Bunu öylesine 'Kim Basinger' ayartmasından uzak bir tonla ve Lena Olin'in erkeği dışlayan erkeksi protestosuna ihanet eden bir bakışla söyledi ki özür dileyip grubu terk etmek zorunda kaldım. O saatten sonra ne denize dönecek enerjim ve ne de hard disk'imde nesne ilişkilerimi yeniden düzenleyecek yerim vardı. Odama gidip en sevdiğim Fransız filmlerinden birini -Céline et Julie Vont en Bateau- düşünerek uyudum.

İlişikteki fotoğraf Roma'da, 'metafizik ressam' Giorgio de Chirico'nun mezarını ziyaret ettikten hemen sonra çekildi. Breton'un liderliğini yaptığı sürrealizm anlayışını fırçasına dahi takmasa da Breton tarikatinin yasaları gereği sürrealist olduğu sorgulanamaz ressam Chirico'yu hepiniz tanıyorsunuz değil mi? Hah, işte gönderdiğim fotoğraf, onu daha iyi tanımak için bilgi arayışına girdiğim bir kitapevinde çekildi. Ama Chrico'nun metafizik yalnızlığını ararken ne buldum dersiniz? Il Libro Rosso'yu elbette! Return of the Repressed!

İzin verirseniz lafı daha fazla uzatmadan slogana dönüştürmek niyetindeyim: Şu an odamda göz göze yazıştığım kitap, yani 'Il Libro Rosso', psikiyatri kongresinde ağzımın payını sözcüklerinde boğularak veren Miss. Bulimia Nervosa'ya mutlak bir sevgiyle adanmıştır.

PS: Velev ki obsesif dürtüleriniz, aktardığım hayli gerçek öyküyü sonuna kadar okumak konusunda tahammül edilemez bir baskı yaptı; o halde müzikal bir müjdeyi hakettiniz demektir: Yazıştığım ve pek çok organizatörün bilmediği kadarıyla Tom Waits 2016'da İstanbul'a gelecek. Onunla Haliç'te ve yazık ki Kernberg'le gerçekleştiremediğim bir pozisyonda sırtüstü uzanıp 'Kübik Funk' üzerine konuşmayı düşünüyorum. Üzgünüm ancak bu konuşmaya hiçbiriniz davetli değilsiniz.

7 Nisan 2015 Salı

9.15


G sınıfı ehliyetini 1976 Mayıs ayında Donald Winnicott'tan alan annem, hidrolik bir direksiyondan daha fazlası olmayan bedenimi en güvenli sürüş formüllerinden biri olan 9.15 pozisyonunda tutarken... 

O tarihten sonra iki kez direksiyon hakimiyetini kaybetti annem, 1979 Haziran ve 1991 Şubat ayında... İlkinde cinsiyetim belirdi eczalı bir aynada, ikincisinde ise sürrealizme olan aşkım.