23 Eylül 2016 Cuma

Oedipus Rex


Kolaj, Tan Tolga Demirci - 2016

20 Eylül 2016 Salı

Threesome


Kolaj, Tan Tolga Demirci - 2016

19 Eylül 2016 Pazartesi

The Secret Life of Cinderella


Kolaj, Tan Tolga Demirci - 2016

17 Eylül 2016 Cumartesi

Cinéma


Kolaj, Tan Tolga Demirci - 2016

16 Eylül 2016 Cuma

Self-portrait


Kolaj, Tan Tolga Demirci - 2016

15 Eylül 2016 Perşembe

A Rite of Passage


Kolaj, Tan Tolga Demirci - 2016

9 Eylül 2016 Cuma

'Parça'nın 'Bütün'e Kıyasla Kendine Has Stratejik Bir Ayrıcalığı Olduğuna İnandım


Söyleşen: Mehmet Akif ERTAŞ

Bir önceki sayımızın söyleşi perdesini aralarken, bu sayımızda teknolojinin nimetlerinden istifade ederek Tan Tolga Demirci ile bir söyleşi gerçekleştireceğimizi vurguladığımızı, dergimize ilgiyi lafta bırakmayanlar hatırlayacaklardır. 

2006 yılında Gomeda isimli uzun metrajlı sinema filmini çekmiş olsa da genellikle kısa film yönetmek için kamera arkasına geçen; psikanaliz ve sürrealizm konularındaki birikimini sadece kısa filmlerinde değil, Korku Sineması Psikanalizi adıyla yayımlanan kitabıyla somutlaştıran; sürreel ve psikanalitik kurgunun hâkimiyetini ilan ettiği kısa kurgusal metinleriyle de hatırlanabilecek olan Demrici ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, Demirci’nin; sinema ve psikanaliz arasındaki ilişkiler ve çelişkiler; psikanalizin, psikoloji ve psikiyatri kadar, şizoanalizle tesis ettiği akrabalık; psikanaliz ile sürrealizmin sinemada, teorik ve kurgusal metinlerde buluşturulması hakkındaki düşüncelerine odaklandı.

Söyleşimizle sizleri baş başa bırakmadan önce, 45. sayımızda Volkan Hacıoğlu ile yine teknolojinin nimetlerinden istifade eden bir söyleşi gerçekleştireceğimizi ve bu söyleşi aracılığıyla; Hacıoğlu’nun poetikasının izini sürmeye çalışacağımız haberini şimdiden verelim.

Tan Tolga Bey, öncelikle bizimle söyleşme teklifimizi reddetmediğiniz için teşekkür ediyor ve söyleşimizi derinleştirmeden önce; kısa veya uzun metrajlı sinema filmlerinde ve kısa kurgusal metinlerde başrolü oynayan, oynamasa da oynatılan İstanbul’u, psikanalizle sürrealizmi ortak paydada buluşturan hem kısa kurgusal metin yazarı hem de bir yönetmen olarak nasıl konumlandırdığınızı öğrenmek istiyoruz.

Şehirler, ancak 'zaman' kavramıyla iç içe bir kurgusal gerçeklikte kendilerini düşünceye, düşe ve fanteziye sunan bir mimari değer kazanabilirler. Şehri kendi sınırları dahilinde dokuyan ve hiç de doğrusal olmayan bu zaman algısı, bir şehirde yaşamakla bir şehri yaşamak arasındaki anlam farkını yaratan önemli dinamiklerden biri sanırım. Bu iki seçenekten görece olumsuz olan ilkinin, yani yalnızca bir şehirde yaşıyor olmanın İstanbul ve benim aramdaki sıradan ilişkiyi düzenlediğini itiraf edeceğim. Öyle ki İstanbul benim için ucuz bir dekordan, zaman algısı bozuk bir duvar saatinden ve her şeyin üst üste tıkıştırıldığı bir elbise dolabından daha fazlası değil. İnsanla ve zamanla kirlenmiş bu aksak ritmli şehirde var olmanın zihinsel üretim sürecine hiç de hizmet etmeyen acısını yaşıyor olduğumu söyleyeceğim. Keşke kendi kendisinin altında kalarak yok olmakta olan bu şehre Alain Robbe-Grillet'nin zihin kadrajından bakabilseydim; onun çekmiş olduğu 'L'immortelle (1963)' filmi, kanımca İstanbul'u tam zamanında ve mekanında anlatan en iyi filmdir. 

Çalışmalarınızı ilgiyle takip edenler, sizin sadece bir yönetmen değil, aynı zamanda; hikâye, öykü, anlatı, sayıklama gibi türlerin birisinin pusulasıyla ilerlememek ve böylece kavram kargaşasına sebebiyet vermemek için bu ifadeyi kullanacağız, kısa kurgusal metin yazarı olduğunuzu da bilirler. Bu bilgiden ve yaşanan kavram karışıklığından hareketle sormak istiyoruz: Hikâye, öykü, anlatı, sayıklama türlerini nerede konumlandırıyorsunuz ve yazdıklarınızı hangi türe niçin dâhil ediyorsunuz?

'Parça'nın 'bütün'e kıyasla kendine has stratejik bir ayrıcalığı olduğuna inandım hep. 'Pars Pro Toto' deyiminde kendi anlamını yakalayan bu süreci hem yazınsal ve hem de diğer üretim disiplinlerinde elimden geldiğince deneyimlemeye çalıştım. Hatta diğer parçalardan daha küçük bir 'parça'nın, diğer bütünlerden çok daha 'bütün' bir kavrama, düşünceye ya da yaşantıya hizmet edeceğine, giderek onun temsili olabileceğine inandım. Bu yüzden kısa bir filmi daha da ayırdım parçalarına; 'Alfabetik Düşler (2003)', 'Kendiliğinden Öyküler (2003)' ya da 'Klecks (2004)' filmlerinde olduğu gibi epizotlardan oluşan kurgusal bir söylemi tercih ettim. Parçadaki 'hipotetik tamlık' duygusunu yaşayarak bir bütünün kısmi hazzına bıraktım kendimi. Sorunuzdaki hemen her türün (özellikle öykü ve sayıklama olmak üzere) en küçük parçasını yeniden üreterek o türde kesin bir mutlaklığa, tamlığa ulaşmaya çalıştım. Varsayımsal olan böylesi bir deneyimde nasıl bir kazanım ya da kayıp içerisinde olduğumu söylemem olanaksız elbette. 

Uzun metrajlı bir sinema filmi çektiğiniz halde, kısa film yönetmeni olarak karşılandığınızı ve kısa kurgusal metinler kaleme aldığınızı bilerek ve kısa filmin uzun metrajlı sinema filminin kısa hali olmadığını düşünerek sormak istiyoruz: Kısa filmle uzun metrajlı sinema filmi arasındaki fark, size de, kısa kurgusal metinle roman arasındaki farkı hatırlatıyor mu?

Böylesi bir fark, ancak ürettiğiniz disiplinin dış yüzünde kendini görünür kılar. Zamanı esas alan böylesi bir biçimsel yaklaşımda roman-uzun metraj ya da kurgusal metin-kısa metraj benzetmesine elbette gidilebilir. Ancak olayın iç yüzünden bakıldığında ve bir önceki yanıtımı da esas alarak diyebilirim ki 'parça' tesirli bir kısa film, uzun metrajlı bir filmi hem 'zaman' ve hem de 'bağlam' olarak katedebilir; metrajı giderek uzayabilir ve bir 'bütün' olma hevesinde yıllarca sönmeden kalabilir. Aynı durum, kısa kurgusal metinle roman arasında da geçerli. Tüm teknik referanslardan bağımsız olarak sabuklamadaki ya da öyküdeki en küçük parça, bir romanın giderek uzayan gölgesi, temsili ve belki de kendisi olabilir. Çok katmanlı 'zaman' kavramının, türleri oluşturan standart klişelerin üzerinde algılanması gerektiğine ve rasyonel zaman algısının biçimsel düsturu referans alınarak türler arasında yapılacak bir benzeşme ya da ayrışmanın olanaklı olmadığına inanıyorum. 

Psikanaliz ve sürrealizm çalışmalarınızın olmazsa olmazları. Bu iki alanı buluşturma sürecinin izini sürmeden önce psikanaliz odaklı sorularımızla söyleşimize devam etmek istiyoruz: Psikanaliz, bizce, Freud ve ona saplanmadan yeni alanlar açan isimler sayesinde hem kendisine hem de psikiyatriye nefes aldırdı ve psikiyatrinin kendi yakasından düşme sürecini de beraberinde getirdi. Bu arada psikolojinin “loji”yi bünyesinde ne kadar barındırdığı da sorgulanma gereği hissedildi. Sizce de psikanaliz, yeni alanlar açan isimler sayesinde psikiyatrinin kendi yakasından düşme sürecini hızlandırabilecek mi?

Psikanalizin yalnızca klinik sürece değil, özellikle sosyal bilimler ve sanat olmak üzere kendi disiplini dışında pek çok alana uygulanabilir olması, onu psikiyatrinin tıbbi referanslarından halihazırda uzaklaştıran en önemli gösterge olmuştur. Yalnızca psikanaliz ve psikiyatri arasında olmayan bu kopuş, 1920'li yıllardan başlayarak psikanaliz ekolünün kendi içinde de yaşanmıştır. Önce Eleştirel Teori'nin ortaya çıkışıyla ve sonrasında Yapısalcılık / Post Yapısalcılık modelleri ekseninde psikanaliz, bireysel sağaltımı idealize eden kendi klinik göstergelerinden soyutlanmıştır. Psikodinamik Psikiyatri gibi oldukça eklektik bir yaklaşımı saymazsak çoktandır psikanalizin yakasından düşmüş olan psikiyatrinin bu kez hayli güncel bir çabayla, hem de 'yeni alanlar açan isimler'e rağmen tıbbi-deneysel bir birleşmenin habercisi olduğunu görmekteyiz. Bu çabayı işler hale getiren bilimsel yaklaşımın adı: 'Nöro-Psikanaliz'. İleride adını sık sık duyacağımıza emin olabilirsiniz. 

Son yıllarda şizoanalizin psikanalizden daha fazla konuşulmasını, psikanalizle daha fazla iştigal eden bir isim olarak hayra yoruyor musunuz? 

Şizoanalizin psikanaliz üzerine yazılmış deneysel bir sabuklama olduğunu düşünüyorum. Deneysel olduğu içindir ki psikanalizin kurucu öğelerini kendine has paradigmalar sürecinde yok saymış ya da dönüştürmüştür. Örneğin bilinçdışını ve onun 'arzu' pratiğini, kapitalizmin uzantısı olarak yorumladığı aile romansından ve burjuvazi zihniyetiyle üretildiğini varsaydığı tek boyutlu insan ilişkilerinden uzaklaştırarak devrimci bir formülle makineleştirmiştir. Kulağa ne kadar hoş geliyor olsa da kişisel olarak, Lacan'ın arzuyu kışkırtmakla görevli gösterenler zincirini ya da Freud'un histeriden, obsesyondan, anksiyeteden ve fanteziden öyküleştirerek biçim verdiği Oedipal kurgusunu, Deleuze'ün 'konstrüktivist' bilinçdışı kurgusuna tercih ettiğimi söylemek isterim. 

Çalışmalarınızı öylesine takip etmeyenler, sizin, sürrealizmi André Breton’un dairesinde konumlandırdığınızı bilirler. Breton ile bağ kurmanızdaki hatta onunla kendinizi özdeşleştirmenizdeki tek saik onun sürrealizmin uçbeyi olması mı? Bu akıma içeriden eleştiriler getiren Peret gibi isimleri de unutmadan siz de içeriden eleştiri getirme ihtiyacı hissediyor musunuz?

André Breton'un adını ilk kez duyduğum 1991 yılı, aynı zamanda hayatımdaki dönüm noktalarından biri oldu. Ben ve İdeali'm arasındaki mesafenin yeniden düzenlendiği, hemen her yeri görebilen portatif bir ahlaki bakışın görüş alanımın dışında bir göz / bakış olarak konumlandığı, iç sesimin hiç de kendisine benzemeyen ve kaynağı belirsiz bir yankıya dönüştüğü o dönem, kendim dışında bir kendilikle yaşıyor olmanın kabulüydü bir anlamda. Kimi zaman varoluşumu güçlendiren, kimi zamansa şişiren bu simbiyotik beslenme, 'ben' ve 'öteki' arasındaki sınırları muğlak kılarak kontrollü bir psikozun doğmasına yol açmıştı. İşi kontrollü kılan, terimi Lacan'dan ödünç alırsak, Babanın Adı'nın (Nom du père) bir başka gösterene ya da bir başka 'Ad'a aktarılmasındaki stratejiydi. Breton, gösterenler zincirinin en somut, en anlaşılır, 'sahte psikotik' dozuna rağmen en dünyevi ve en az semptomatik halkası oldu benim için. Bu noktada Breton'u sorunuz gereği içeriden eleştirmek demek, onu, içinde çokça 'kendim' olan psişik bir nesnenin parçası olma konumundan sıyırmak anlamına gelecektir. Zaman zaman ona dair kendime itiraf ettiğim birkaç eleştirel yaklaşım dışında -ki en önemlisi onun, sürrealizme tutarlı bir içsel siyaset yakıştırmaya çalışmasıdır- böylesi bir mutlak sıyrılma sürecine girmeyi hiç istemedim ve düşünmedim de. 

Son yıllarda özellikle “İkinci Yeni” den yola çıkılarak sürrealizmin Türkiye’ye ithali üzerinde yoğunlaşan kitapların çoğaldığını gözlemliyoruz. Sürrealizmin izini Türkiye’de sürmek için “İkinci Yeni” sizce isabetli bir nokta mı? Sözünü ettiğimiz girişimler ve sürrealizmin Türkiye’deki algılanma biçimleri hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?

Sürrealizm akımının özellikle ilk iki yayın organında (Littérature, La Révolution Surréaliste) ve Birinci Sürrealist Manifesto'da biçimlenen iç siyaseti, böylesi bir ithalin mümkün olmadığının altını çizer. Bunun en önemli nedeni, bilinçdışının ortak ve örtük bir toplumsal / bireysel kaynak olarak herhangi bir coğrafi sınır tanımıyor olmasıdır. Ne bilinçdışının yazınsallaştırılması olan 'Otomatizm (Écriture Automatique)', ne 'hezeyanlı çağrışımların ve yorumların eleştirel-sistematik nesnelleştirilmesine dayanan irrasyonel bilginin kendiliğinden yöntemi' olan 'Paranoyak Eleştirel Yöntem (La Méthode Paranoïaque-Critique)', ne 'Kara Mizah'ın psikodinamik yapısı / zenginliği, ne Breton'un mucizevi çelişkiler üzerine bir yaklaşım olarak tanımladığı 'Harikulade (Merveilleux)' ve ne de 'Rüya' üzerinde şekillenen 'Oneiritik', 'Ezoterik' deneyimler ithale açık kavramlardır. Türkiye'de sürrealizmi herhangi bir sanatsal akım, disiplin, tür ya da hareketten yola çıkarak algılamak yerine onu ham haliyle hayatın içerisinde yakalamanın çok daha mümkün olacağını düşünüyorum. Bu noktada edebi bir süreç olan İkinci Yeni'nin sürrealizme olan yakınlığı, Türkiye'deki toplumsal zihniyetin sürrealizme olan yakınlığının hayli uzağındadır. Ancak yeniden tekrar etmek gerekir ki çokça ham olan bu irrasyonel-toplumsal zihniyet, önceden sözünü ettiğim teknik yöntemlerden bütünüyle bağımsız olduğu için 'mutlak sürrealist' bir göstergeler zincirinin dışında yapılanmıştır. 

“Korku Sinemasının Psikanalizi” isimli kıymetli bir eserin yazarı olduğunuzu bilerek bu sorumuzu yöneltmek istiyoruz: Türkiye’de özellikle son yıllarda korku sineması adı altında gerçekleştirilen çalışmalar sizce bu alanın popülist kültürün ekmeğine yağ süren ürünleri olarak mı yoksa popülist kültürü sorgulayan alın teri göz nuru dökülmüş eserleri olarak mı dikkat çekiyor?

Türkiye'de korku filmi yapmanın, en azından güncel-toplumsal değerler kıstas alındığında olanaksız olduğuna, dolayısıyla irrasyonel düşünce sistemini bütünüyle terk etmemiş bir toplumsal dinamikte 'Korku' kavramının gelişmiş kültürlerde olduğu gibi estetize edilemeyeceğine inanıyorum. Korku sineması, terimi Freud'tan ödünç alırsak, bastırılanın geri döndüğü bir malzemeyi türün klişeleri ekseninde görselleştirir. Malzemenin yoğunluğu, toplumsal bastırmanın gücü ile doğru orantılıdır. Korku sinemasının koşulları, tam da büyü gibi, din gibi eskil toplumsal yapılardan geri dönen ve yaşanmakta olan güvenli alanı tehdit eden şeytani içeriğin / temsilin varlığı üzerine kuruludur. Toplumsal-zihinsel katmanlar arasında kesin geçişleri olmayan bizimki gibi bir kültürel yapılanmada sözde bastırılan 'şey', 'korku' değil, daha çok 'gülme' tepkisi olarak kendini gösterir. Bu coğrafyada çekilen ve ne hikmetse türü 'korku' olarak sınıflandırılmış filmlere gülüyor olmamız da bu yüzden. 

Yedi kısa filmde, kamera arkasına görüntü yönetmeni olarak geçmiş bir isim olarak, Türkiye sinemasının bu alanda hangi aşamada olduğunu düşünüyorsunuz?

Tür çeşitliliğinin olmayışı, öyle ya da böyle kendini güncel koşullara uydurmaya çalışan protez filmlerin giderek çoğalması, anlayamadığım biçimde 'Minimalist Gerçekçi' olarak adlandırılan, kes-yapıştır biçimselliğiyle kendini dahi baştan çıkaramayan sahtekar bir görsel plastiğin sıkıcı bir slogana dönüşmesi, alternatifleri olmadığından varoluşçu taklidi yapan uyduruk öykülerin baş tacı edilmesi, çoğunlukla tek katmanlı zihinsel / görsel bir anlatım çabasının kötü teknik koşullar ve maddi kaygılar nedeniyle dumura uğratılması, biçimci bir söylemden yoksun metin-merkezli bir dramatik anlatımın giderek büyüyen bir sorunsala dönüşmesi, günümüz Türkiye sinemasının trajik ama her şeye rağmen 'mağrur' duruşunun özetidir. 

Edebiyat eserlerinin sinemaya uyarlanması konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Şimdiye kadar gerçekleştirilen uyarlamaların hangisinin ya da hangilerinin başarılı ya da başarısız olduğunu düşünüyorsunuz, niçin?

Freud, rüyaları görselleşmiş sözcükler olarak ifade ederken belki de Breton'un rüyaya en yakın üretim disiplini olarak tanımladığı 'sinema' ve 'yazın' arasında dolaylı bir ilişki kuruyordu. En azından biçimsel bile olsa böylesi bir ilişkinin edebi yapıtlar ve onların görselleşmiş versiyonları için de geçerli olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Nedenleriyle birlikte aklıma gelen iyi ve kötü uyarlamalardan dörder film sayayım. 

Jan Svankmajer, Lesson Faust (1994): Üç ayrı Faust uyarlamasından oluşan film, klasik bir eseri ya da eserleri nasıl sürrealist okuyabileceğimizi gösterdiği için başarılıdır. 

Victor Nieuwenhuijs, Venus in Furs (1994): Leopold von Sacher-Masoch'un aynı isimli romanından uyarlanan film, acının şiirini, çok katmanlı bir görsel metin oluşturarak yorumladığı için başarılıdır. 

Walerian Borowczyk, Love Rites (1987): Andre Pieyre DeMandiargres'ın 'Tout Disparaitra' romanından uyarlanan film, beden mimarisinin erotizmini, cinselliği kateden bir baştan çıkarma deneyiminde yeniden üretebildiği için başarılıdır. 

Marco Ferreri, Tales of Ordinary Madness (1981): Bukowski'nin aynı adlı yapıtından uyarlanan film, gündelik yaşantıyı şiirsel bir boşluğa, ani bir travmaya, mucizevi bir sıradanlığa ve sözcüklerin öte yanına sürükleyebildiği için başarılıdır. 

Şimdi de başarısız olanlar: 

Jesus Franco, Marquis de Sade's Justine (1969): Sade'ın romanını ucuz bir görselliğe, sahteliği apaçık karakterlere ve romanın sözcük mimarisiyle uyumsuz bir ikinci el mizansene hapsettiği için başarısızdır. 

Michel Gondry, L'écume des jours -Mood Indigo- (2013): Boris Vian'ın aynı adlı yapıtını aşırı bir biçimcilikle süsleyerek onu kendi tarihsel söyleminden, bağlamından ve estetik algısından koparıp rengarenk bir reklam filmine dönüştürdüğü için başarısızdır. 

Leos Carax, PolaX (1999): Herman Melville'in 'Pierre, Or The Ambiguities' romanından uyarlanan film, Melville'in psikolojik derinlikli ensest fantezisini postmodern-kekeme ve dahi zorlama bir masala dönüştürdüğü için başarısızdır. 

Christophe Honoré, Ma mère (2004): Georges Bataille'ın aynı adlı yapıtını işlevsiz bir pornografiye, çalakalem yazılmış senaryosuna ve Isabelle Huppert'e rağmen aksayan oyunculuklara kurban ettiği için başarısızdır.

Bir gün, elinize kalemi uyarlama senaryosu yazmak için alırsanız ya da kamera arkasına uyarlama yönetmek için geçerseniz hangi eserleri niçin seçmek istersiniz?

Zihinsel bir intihar gibi düşünebilirsiniz ama uzun süredir aklımda Comte de Lautréamont'un 'Maldoror'un Şarkıları'nı (Les Chants de Maldoror) filmleştirmek hevesi var. 1977 yılında Shûji Terayama benzer bir deneme yapmış; hem de kısa film formatında! Bununla birlikte Raymond Roussel'ın 'Locus Solus' yapıtını ilk kez okuduğum üniversite yıllarında, 'çekilseydi nasıl bir film olurdu' gibi yanıtı neredeyse olanaksız bir soruyu kafamdan geçirdiğimi hatırlıyorum. Aklıma gelen iki yapıt daha var: Philip Roth'un 'Meme' (The Breast) ve Leonara Carrington'un 'The Oval Lady: Surreal Stories' kitabından yalnızca kendime sakladığım bir öykü! İçlerinden 'sürrealizm' geçmesi bir yana, yapıtları seçmemdeki temel neden, sözcüklerden zihne yansıyan imgelemle ışıktan perdeye yansıyan fiziki görsellik arasındaki farkı dehşet boyutlarda üretebilecek yapıtlar olmaları. Günün birinde bu yapıtları sözcüklerle değil belki ama ışıkla yeniden yazmak mümkün olabilir umarım. 

Nefret söyleminin alanının her gün biraz daha genişlemesini sizce, Türkiye’deki kültür, sanat ve edebiyat ortamı engelleyebiliyor mu? Bu yolda hatırı sayılır adımların atılması için sizce neyin ya da nelerin hayata geçmesi gerekir? 

Nefret söyleminin giderek bir yineleme takıntısına dönüştüğünü; daha da önemlisi, toplumsal Thanatos'tan kaynaklı bu nefretin, öznesine vazgeçilmez bir zevki bahşettiğini söyleyebilmek mümkün. Saymış olduğunuz üretim disiplinlerinin bu sosyolojik dürtüyü ya da dürtülmeyi engellemek yerine onu tersine döndürmek, evcilleştirmek, alabildiğine yeniden üreterek kökünü kazımak, mizahi bir manevrayla yönünü değiştirmek ya da sıkıcı bir taktik de olsa akılcılaştırmak konusunda daha etkili olabileceğine inanıyorum. İçinde nefret söylemi de olmak üzere herhangi bir toplumsal anomaliyi görmezden gelmek ya da yok saymak, onu 'bilinçsiz şey'e geri kazandıracak koşulları rastlantısal da olsa yaratacaktır.