31 Aralık 2012 Pazartesi

Mezar Günlükleri I - André Breton


Batignolles mezarlığında verdiğim doğum günü partime katılımından dolayı Monsieur André Breton'a teşekkürlerimi sunarım.

23 Aralık 2012 Pazar

The Real

William Tell elmayı vurarak olası pedofili tehlikesini kasıklarına kadar bastırmış ve katartik formülü sıkıcı 'bekleyiş' süreci üzerinde yapılandırmıştı: Vuracak mı yoksa vuramayacak mı?... Kahrolası bekleyiş sona erdi! Çocuk vuruldu ve ölümün meyvesini dahi yiyemeden toprağa verildi. Ya siz, ne bekliyorsunuz hala! Gidin diyet elmanızı yiyip sabah jimnastiğinize başlayın!

Dört Derste Sevdiklerinizi Mutlu Edin!

Corps Morcelé

Bayanlar baylar, lütfen elinizdekiyle yetinmesini biliniz. Kadrajın dışındaki beden parçalarını öldükten sonraya saklayınız.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Dipnotlar XV


* Dünyayı güzellik, insanlığı yalnızlık kurtaracak.

* Sinema festivallerinde jürilik sistemi kaldırılsın, zira köpekler başları okşanmadan da yaşayabilir.

* Sevdiğim kadınların ayaklarını birer kitap ayracı olarak kullandığımı saklamayacağım sizden.

* Ey Fransız sineması! Dişlerini ne kadar fırçalarsan fırçala, nefesindeki Gitanes kokusunu asla temizleyemeyeceksin.

* 'Katarsis Hediyeli Minimalist Filmler Haftası' düzenleyeceğim. İçinde ne köy olacak ne kasaba.

* 1986 yılında Belde Parkı'nın önünde parti veriyorum... I won't harm you or touch your defenses, vanity and security... You're all invited!

* Sevişirken bedeni aniden makas değiştiren kadınlarla aynı istasyonda inemezsiniz. Bunun için makinisti suçlamayınız lütfen.

* Aynı filmleri aynı sırayla izlemek, deliğin ortasına delik açmaya çalışmak gibi.

* Devrim geciktirici spreyi ve cinsel kimlik korumasıyla postfeministler için az kullanılmış Lacan çıkartmalı 'jouissance' paketi bayilerde!

* André Breton'un kızının adı da Tan (Aube). İkimiz de güneşten hızlı doğduk. Ama kaynağı 'tarih' olan bir cinsiyet kırılması yaşandı aramızda.

* Sinemanın hayal gücünü ve düşsel dinamiklerini görkemli bir ahmaklıkla hadım eden sözde toplumcu gerçekçi kurnazların filmlerini veto edin!

* Kesinlikle tanımını yapamadığım ancak yoğun olarak hissettiğim sonbahar havasının aşka ilişkin mazoşizme hizmet eden ağırlığı.

* Bir hostese arkadan sarılıp iltica talebinde bulunmak istiyorum. Hangi hava yollarına ait olduğu önemsiz.

* Türk sinemasındaki kara mizah ve zeka açığını kapatmak adına Kültür Bakanlığı ivedilikle Bent Hamer'ı ithal etmeli. Bonservis ücreti benden!

* Bremen'de Türklerin oturduğu apartmanı kundaklayan Alman, döner-ekmek yerken yakalanmış. Oral haset ve etnik yamyamlıktan açılmalı dava, sonra da düşmeli.

* Felsefe, psikanalizin 'cinsiyetsiz' babasıdır.

* Walter Benjamin mi yoksa Benjamin Péret mi diye sorsalar ikincisini seçerim. Farklı kulvarlar olduğunu düşünenlerin canı cehenneme.

* Ne zaman Michel Legrand dinlesem, doyurulmamış arzu ve yaşanmamış yas arasında yerel zigzag'lar çiziyorum.

* Yokluk üzerinden mucizevi biçimde kendilerini inşa eden bedenler, fantezi bedenlerdir. Bu yüzden bir kızım olursa adını 'kürtaj' koyacağım.

* Türkiye'de sinema yapmak, içki içmekten daha ucuz artık. Eskiden içki ısmarlayanlar, şimdi 'film çekelim' diyorlar.

* Bazı kadınlar yalnızca 'omuz plan' dünyaya geliyor. Isabelle Huppert de bunlardan biri.

* Berlin'den döneli iki gün olsa da Bülowstraße'deki sokak orospularının şemsiye kırıntıları hala dişlerim arasında. Pespembe çiğniyorum.

* Bayanlar Baylar! Masumiyet yerçekimine karşıdır. İnanmıyorsanız sevgilinizi uçurumdan aşağı itin. Eğer düşerse onu, düşmezse beni mahkemeye verin.

* Talk Talk'ın 'Renee' şarkısı, 'The Fly' filmindeki Geena Davis'in aniden incelen DKNY marka siyah çoraplarını hatırlatıyor.

* Jung'un personası ruhun kaportasıdır.

* Nick cave "Raise your hands up to the sky" diyor. Oysa tüm sevdiklerim gömüt.

* İmkansızlıktan türeyen trajedi muhafazakardır. Bu yüzden üst üste orgazm olmaya çalışmayın.

* Lacan'ın mezarı Çanakkale'ye taşınsın! Aynalı Çarşı, Lacan Müzesi olsun!

* Türk usulü histeri günün birinde mucizevi biçimde ortadan kalkarsa, tüm cast ajansları iflas eder.

14 Aralık 2012 Cuma

The Curse of Millhaven


Hayatımda gördüğüm en bitkisel Polonya'lı sen olmalısın! Sahne üzerindeki grotesk denge matematiğini çözmeye çalıştıkça diyalektik ikizin dahi olamayacak kadar 'kendiliğinden salak' Kylie Minogue geliyor aklıma. Bana kalırsa bayan Minogue, o sahipsiz bakışlarını Natural History Museum'a kaldırıp kendisine iki beden büyük gelecek yapısal-devrimci mavi elbisenle bütünleşmeli bir an önce! Ya sen Nick, ya sen Cave? Önceden planlanmış Anglosakson melankolizmini, sürekli burnunu çeken patolojik-steril bir çocuk yapmak adına kullanacağına neden bu olağanüstü kadının Walbrzych soğanı kokan organik-tiyatral bedenine yatırmadın; omzu her daim düşük bu demir perdeli Tanrıçadan on çocuk, yirmi çocuk yapmadın? Kinga Preis! Bu gece rüyamda en ön sıradan ayrıldı yerin; arsenikli kalçalarına ve kontrollü dengesizliğine içeceğim. Millhaven'in laneti hepimizin üzerine olsun!

Bekleme Odası

Karaciğer testlerini yaptırmak için gittiğim hastanenin bekleme odasındayım. Karşımda 80 yaşlarında bir adam ve hemen yanımda 30'lu yaşlarını henüz geçmiş bir kadın oturuyor. Adamın elinde özenle montajlanmış mavi bir uçak maketi var. Boeing 737-400 tipi yolcu uçağına ait maketin iniş takımları, olması gereken yerin biraz önüne yapıştırılmış. Bu sevimli makete baktığımı gören yaşlı adam konuşma ihtiyacı duyuyor:

- Torunum yaptı, kendi elleriyle.

Aldırmaz bir ifadeyle başımı çeviriyorum. O sırada yanımda oturan kadınla göz göze geliyorum:

- Hiç torunum olmayacak. Geçen kış yumurtalıklarımı aldılar.

Üzgün bir ifade takınmadığımdan emin olduktan sonra cebimden yeni aldığım pipo tütününü ve pipomu çıkarıyorum. Uzunca bir çabadan sonra nihayet yanıyor pipo. Dumanı, karşı duvarın dibindeki saksı kenarına oturmuş tırnaklarını törpülemekte olan hemşireyi rahatsız ediyor. Törpüyü tutan eliyle 'sigara yasağı' ilanını gösteriyor. Başımla ilanı olumlayıp pipomu içmeye devam ediyorum. Bunun üzerine büyük bir hayranlıkla gülümseyip elinden törpüyü bırakıyor ve diz kapaklarına kadar inmiş olan eteğini biraz daha yukarı çekiyor. Çoraplarının bitiminde kirli sarıya kaçmış pembe donu görünüyor. Yeniden yanımda oturan kadınla göz göze geliyorum:

- Annem bana gebeyken tüm pembe donlarını yakmış!

Duymamış gibi yapıp yeniden karşımda oturan adamı izlemeyi tercih ediyorum. Adam, önünde duran ve üzerinde Alman çikolata reklamlarının olduğu torbanın içinden elli santim boylarında portatif bir klozet kapağı çıkarıyor. Kapağın alt kısmına monte edilmiş bir de taharet sapı var. Eliyle taharet sapını bir sağa, bir sola hareket ettiriyor:

- Almanya'da 40 yıl dahiliye uzmanı olarak çalıştım, Hannover kentinde. Orada hastaneler kiliseye bağlıdır. İnsanlar ya hastanede ya da kilisede günah çıkarırlar. Günah çıkaran insan pistir! O yüzden tam altı yıl, kendinden taharetli bu klozet kapağının tasarımı için çalıştım. Taharet sapını kıçınıza ve günahınıza göre ayarlayabiliyorsunuz. Böyle yaparsanız su şiddeti artıyor, böyle yaptığınızda ise azalıyor.

Adam gösterisini tamamladıktan sonra klozet kapağını yanındaki sandalyenin üzerine koyuyor. Yanımda oturan kadın ayaklanıp meraklı bakışlarla kapağın olduğu sandalyeye doğru ilerliyor. Hemşire, saksı kenarındaki yerini terk ederek yanımda boşalan koltuğa oturuyor ve bacak bacak üzerine atıp sağ ayak ucundan sarkan kirli delikli saboyu sallamaya başlıyor. Klozet kapağının yanında dikilmekte olan kadın, üzerindeki tek parça sarı elbisenin altından hemşireninkiyle aynı renkte olan külotunu indirerek kapağın üzerine oturuyor. Hannover'li doktor, kadının cesaretinden duyduğu memnuniyeti onun saçlarını okşayarak gösteriyor ve ağzından 'Deutschland Uber Alles' şarkısının ilk notaları dökülüyor. Hemşire, yakasındaki sararmış sakızı kırmızı uzun tırnaklarıyla sökerek parmağıyla birlikte ağzına sokuyor. O sırada oktavı yüksek bir osuruk sesi bekleme odasını ağzına kadar dolduruyor. Sesin şiddetiyle hemşirenin sabosu ayağından düşüyor. Doktor, mırıldandığı şarkıyı yarıda kesiyor. Klozet kapağındaki kadın, bacaklarını çapraz hale getirip konuşmaya başlıyor:

- Kendi türkülerini söyleyerek içimden çıkmaya çalışan şu hayaletler de olmasa...

Doktor kadını avuturcasına karşılık veriyor:

- Büyüklerimiz, yellenme sesi ve kuş ötüşü arasındaki estetik farkı ikincisinden yana olumlayarak bizi benliklerimizden soyutladılar. Bilmez misiniz ki yüzyıllardır bastırılan bu insani ses, zenci ırkının isyanından daha yaslıdır, daha şiirlidir?

Yanımda oturmakta olan hemşire, doktorun lafı bitmeden sağ bacağını diğerinin üzerinden indirip otistik bir çocuk tavrıyla söylenmeye başlıyor:

- Zenciler ülkemizi işgal edip tertemiz dişleriyle paramparça edecekler iç organlarımızı.

Hannover'li doktor sevinçle devam ediyor:

- Biliyor musunuz, başhekim de zenciymiş! Kendi teşhislerini koyamayan hastalarını siyaha boyayarak cezalandırıyormuş.

O sırada kapağın üzerinde oturmakta olan kadın işemeye başlıyor. Sandalye üzerinde biriken idrar, kadının kasıklarından bacaklarına doğru akıyor. İdrar akışını izleyen doktor, işaret parmağını ağzına götürerek söyleniyor:

- C vitaminini biraz fazla kaçırmışsınız.

Yanımda oturan hemşire yankısız bir kahkaha patlatıyor. Doktor, idrarın ayak bileğinde çatallaştığı yere burnunu götürüyor:

- Kokusu da Paskalya bayramını anımsattı!

Hemşirenin kahkahası aniden kesiliyor. Hannover'li doktor doğrularak diğer yanında bulunan strafor bardaklardan en üstte olanını alıyor ve kibarlığını bozmadan yanındaki kadına dönüyor:

- Numune almamda bir sakınca yok değil mi, Almanya'daki doktor arkadaşlarıma ve Bremen'de okuyan bakire kızıma göstereceğim. 

Kadın tavrını bozmadan bacaklarını biraz daha aralıyor. Doktor, strafor bardağı, cılızlaşmaya yüz tutmuş bacaktaki idrar akışının ters yönünde gezdirerek numuneyi alıyor. O sırada yanımda oturan hemşire, sağ göğsünü sutyeninden dışarı çıkarıyor:

- Göğüslerim annemden bana kalan tek miras, tek armağan! Keşfedilmeden önce var olan, keşfedildikten sonra ise erkek dünyası tarafından yok edilen bu mistik küre, insanlığın taşıdığı en büyük bayraktır. Öyleyse bu organik kristal küreyi buzul çağına geçmeden, sıcacık sütü sade dondurmaya dönüşmeden bir an önce yalayınız!

Kapakta oturan kadının bakışlarındaki sabitliğe sinsi bir gülümseyiş ekleniyor. Hannover'li doktor, idrar dolu strafor bardağı ceketinin ön cebine yerleştirip kravatını gevşetiyor. Hemşire sandalyesinden kalkıp doktora doğru ilerliyor. Cebinden şeffaf bir serum hortumu çıkarıyor. Hortumun ucunu, açıkta olan sağ göğüs ucuna sıkıca bastırıyor, diğer ucunu da ağzına alıyor. Sonra ellerini göğüs kökünden göğüs başına doğru ritmik biçimde iterek sütün hortumun içine akmasını sağlıyor. Doktor, bu jestin gerekliliğinden emin bir biçimde 'Denn heute gehört uns Deutschland' dizelerinin geçtiği bir başka şarkıyı mırıldanıyor. Kapağın üzerinde oturan kadın, ayağıyla doktorun şarkısına tempo tutuyor. Hemşire, kendi sütüyle beslendiği hortumu biraz daha ağzına sokup dans etmeye başlıyor. O sırada boyası dökülmüş oda kapılarından biri aralanıyor ve sert bir kadın sesi ismimi söylüyor. Pipomun sönmesini beklemeden, testlerimi yaptırmak üzere aralık kapıdan içeri giriyorum.

6 Aralık 2012 Perşembe

Tan Tolga Demirci'nin 'Entrechat' Filmi ve Röportaj


Soru: Sanırım kafanız iyi.

Yanıt: Muhtemelen.

Soru: O hale söyleşiye Entrechat'ın kelime anlamı ile başlayalım.

Yanıt: Entrechat bir bale figürü. Dansçının sıçrama sonrası yer çekimine karşı geldiği noktada bacaklarını çapraz duruma getirmesi.

Soru: Filmle kurduğu ilişkiyi merak ettim.

Yanıt: Film de yerçekimine karşı bir uzay mekanda geçiyor. Karakter ve paravan dışındaki her yer karanlık, sonsuz.

Soru: Peki sıçrayış?

Yanıt: Entrechat figürü, aynı zamanda senaryoyu yazmama neden olan iki anafikrin metaforu. İlki, bir kız kardeşim olduğu gerçeğinin benden uzun yıllar saklanmış olduğuna dair çocukluk paranoyamı, ikincisi ise anne babamın, gerçek anne babam olmadığı yönündeki hezeyanımı esas alıyor, yani öksüzlük kompleksini... Sıçrayış anı ve figür, bu iki durumun duyumunu temsilen gerçekleşiyor.

Soru: Nasıl bir sıçrama bu?

Yanıt: Uzay mekandan taşan mavi, kırmızı ve beyaz bir sıçrama.

Soru: Filmi yalnızca renkleri ile izlediğimde, aklıma Godard'ın 60'lı yıllarda yaptığı filmler geliyor.

Yanıt: Ben daha çok yamyamlık, infantilizm ve tutku arasında bir renk ayrılığı olsun istedim. Bu açıdan film, Godard'ın renk anlayışından çok Jacques Cousteau'nun tat anlayışına yakın.

Soru: Nasıl yani?

Yanıt: Tatlı ve tuzlu okyanus suyunun birbirine karışmaması gibi, filmdeki renkler de birbirine karışmıyor. Sizce yeterince kutsal değil mi?

Soru: O halde renklerin anlamını sormalıyım.

Yanıt: Hayır sormamalısınız.

Soru: O zaman bana bir şeker borçlusunuz!

Yanıt: İnsanların dikkatini en çok çeken şey oldu.

Soru: Şeker mi?

Yanıt: Evet! Fallik, hipnotik, infantil, lunapark şekeri! Hatta öyle ki çekimler tamamlandıktan sonra onu bir daha gören olmadı. Sanırım şekeri içimizden biri arakladı.

Soru: Hırsızlık yani!

Yanıt: Muhtemelen.

Soru: Peki onu suçluyor musunuz?

Yanıt: Elbette hayır! Yaptığı hırsızlık, filmi anladığını gösteriyor.

Soru: Sizin için anlaşılıyor olmak önemli mi?

Yanıt: Filmde anlaşılacak bir şey yok. Ne kadar anlam üretirseniz filmden de o kadar nefret edersiniz.

Soru: O halde her şeyi rastlantıya bıraktınız.

Yanıt: Elbette hayır! Filmdeki babanın gözlerine bakın. O size doğru yolu gösterecektir.

Soru: Yazık ki filmin ikinci yarısında yok.

Yanıt: Kralın tahtına oturan başka biri var oysa ki. Onu 'babanın adı'ndan nasıl ayırabilirsiniz?!

Soru: Peki ya annenin acizliği?

Yanıt: Kafatasındaki böcekleri sayıyor. Umutsuz değil.

Soru: Delikanlının şaşkınlığı?

Yanıt: Yalandan.

Soru: İlaç kapsülleri?

Yanıt: Avuca gelen stilistik patriotlar. Vatanseverliğin 'üç renk' narsisizme dönüşmesi.

Soru: Fotoğraf makinesi?

Yanıt: Obtüratör mekaniği istila edilmiş, kontrolden çıkmış! Defolu fütürizm.

Soru: Paravan?

Yanıt: Anıyı örterek anının kendisine dönüşen ana gösteren. Travmatik arketip!

Soru: Yamyamlık gibi.

Yanıt: Kesinlikle! Filmin başındaki yemek ritüeline bakın. Ebeveynler, delikanlının kız kardeşini afiyetle yiyorlar.

Soru: Bir daha tavuk yemeyeceğim!

Yanıt: Aile yemeklerine de geç kalmayın lütfen.

Soru: Peki paravanın arkasında ne var?

Yanıt: Bu sorunun yanıtını bilseydim filmi çeker miydim?

Soru: Sahnenin sonunda delikanlı, şekerin sapıyla paravan bezini yırtarak sınırın ardına geçiyor.

Yanıt: O halde sorunuzu ona sorun. Muhtemelen paravanın ardında ne olmadığını yalnızca o biliyor.

Soru: Peki filmi Türkiye'deki festivallere gönderdiniz mi?

Yanıt: Yalnızca tek bir festivale, yazık ki.

Soru: Neden yazık?

Yanıt: Adına 'karar mekanizması' denen ve röntgenciliğin hakkını hakkıyla verememiş, ağzı kulaklarına dek yırtık aksak zihinlere fantezi dünyamı açtığım için.

Soru: Bunu duysalardı hiç şüphe yok ki ödül alamadığınız için tipik bir serzeniş içerisinde olduğunuzu iddia ederlerdi.

Yanıt: Akademik anlamda konuşursak filmden bir bok anlamadılar. Ancak ortada halihazırda anlaşılacak bir şey yoktu zaten. Filmi izlerken en yanlış yerlerini, yani kafalarını kullandılar.

Soru: Bu bana Demirkubuz'un Adana jürisine olan isyanını hatırlattı.

Yanıt: Filmlerini sevmesem de Zeki isyanında haklı.

Soru: Ama siz de bir sürü festivalde jürilik yaptınız.

Yanıt: Kafasını kullanmadan karar veren birilerine ihtiyaç var. Ben bu ihtiyacı gideriyorum. Duygusu sömürüye uğramış adalet simülatörlerine antidot olarak işlev görüyorum.

Soru: Uzun yıllar yarışmalarda pek çok ödül kazandınız. Siz mi değiştiniz yoksa karar mekanizması mı?

Yanıt: 'Sosyal gerçekçilik' patlaması bu ülkenin tüm üretim disiplinini yok ediyor. Kısa filmler 'sosyal sorumluluk projesi' değildir. Eğer slogan atmak istiyorsanız gidin reklam çekin. Kısa filmin sahip olduğu oyun alanını rahat bırakın!

Soru: Duyan da apolitize-marjinal biri olduğunuzu sanacak.

Yanıt: Keşke öyle olabilseydim.

Soru: Diğer söyleyiş biçimlerini yok etmeye dair faşizan bir tavrınızın olduğunu düşünmeden edemiyorum

Yanıt: Hepsi tezgah! Formülü vereyim mi size: Etnisist ya da siyaseten toplumcu içerik + minimalist formalizm! Bu formülü uygulayıp da ödül almamanıza imkan yok.

Soru:  Daha açık olmak gerekirse?

Yanıt: Başkasının gözünden kendinizi izlediğinizde anlattığınız her şeyi yok edersiniz. Ödül alanların yaptığı da bu; kendilerini başkalarının gözünden yargılayarak film çekiyorlar. O yüzden ortaya sistem eleştirisi değil, sistemin bizatihi kendini büyük bir iştahla eleştirdiği sado-mazoşistik bir tezgah çıkıyor. Jüri de ikinci el standart vicdanını seferber ederek vermiş olduğu ödüllerle bu tezgahı cilalıyor. Yine akademik dille konuşacak olursak, tam bir salak gibi davranıyor. Bu dalaverenin içinde olmayacağım bundan sonra.

Soru: Bir daha film çekmeyeceksiniz yani?

Yanıt: Daha kötüsü, film çekip çekmediğimi asla bilemeyeceksiniz.

Soru: O halde çektiğinizi bildiğimiz filme dönelim tekrar.

Yanıt: Hayır dönmeyelim. Filmle ilgili daha fazla söz söyleyip de ürettiğim her şeyi sonu belli olan bir evlilik programına dönüştürmek istemiyorum. Şu anda Entrechat, dünyanın pek çok yerinde yarışma halinde. Oysa ben, aniden gelen bir felç gibi hiç de standart olmayan bir kural ihlali yaparak filmi sosyal medyada paylaşıma sunuyorum. Rica ederim ispiyonlayınız beni.

Soru: Öyleyse sözün sonu.

Yanıt: Öyleyse.

2 Aralık 2012 Pazar

Wilde VS Reich

“When liberty comes with hands dabbled in blood it is hard to shake hands with her” VS “The pleasure of living and the pleasure of the orgasm are identical. Extreme orgasm anxiety forms the basis of the general fear of life”... Doğru alıntıyı seçin, kendi bedeninizde bir iz de siz bırakın! Eğer 'bunlar benim savunduğum alıntılar' değil diyorsanız, 'BOŞLUK' yazın, boşluk bırakın 112'ye gönderin.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Aforizmalar


Bu sayıda izninizle tembellik hakkımı kullanmak ve konu başlığına dair detaylı bir film analizi ya da antolojik bir yaklaşım sunmak yerine bir süredir üzerinde çalıştığım sinemasal aforizmaları paylaşmak istiyorum.

* L'atalante bir libido enkazıdır ve tam da bu yüzden, siyasi bir enkaz olan Potemkin'den çok daha derine batmıştır. 

* The Brothers Quay, İngiliz sinemasına olan köklü nefretimi uzun yıllar sonunda ambivalansa dönüştürebilmeyi başardı. 

* Aynı kadını yeniden sevmeye çalışmak, ışıkları açık bir sinema salonunda film izlemeye benziyor. 

* Jean-Yves Escoffier, erken ölümüne rağmen ardında bir sürü gölge, ışığından önce sönmüş anlam ve ıslak renkler bıraktı. 

* Ölüm bir devamlılık hatasıdır. 

* New York Stories (1989) filmini ilk kez 1990 yılında VHS formatında izlemiş ve Nick Nolte'nin, Rosanna Arquette'i 'hayat dersleri' bahanesiyle nasıl da elde edemediğine tanık olmuştum. Bu travmatik durum karşısında Nick'in cebelleştiği soyut dışavurumcu resmin giderek endirekt-libidinal bir proteze (resimsel otomatizm) dönüşmesi, Procol Harum'un 68 kuşağını besleyen dahiyane müziğinin Arquette'in sol ayağında apolitize olması ve filmin sonunda Almendros tarafından parçalarına ayrılan amatör ressam kadının boyun çukuru ile erosun lanetine uğrayarak çarpılan ucuz kolyesi, 'New York Stories (Life Lessons)' filmini 22 yıl sonra bir kez daha hatırlamama neden oldu. 

* Rüyamda 1942 yılındaydım ve Auswitch'de onlarca SS tarafından daracık bir hücreye kapatılıp son dönem Türk filmlerini izlemeye zorlanıyordum. 

* Yönetmen Jan Švankmajer'i, eşi Eva Švankmajerová öldükten sonra dahi yaşatan gücü nasıl açıklayabilirim ki? Sürrealist sinema ölümsüz can çekişmedir! 

* Sinemanın '180 derece' kuralını yalnızca sözcükleri kullanarak ihlal edebilir misiniz? 

* Fassbinder'in sevdiğim diğer yönetmenlerden farklı olması, Douglas Sirk'ün Fassbinder'in sevdiği diğer yönetmenlerden farklı olmasıyla açıklanabilir ancak. 

* Tim Burton sineması nekrofiliktir. Onun karakterleri, dolaşımsız kandan yapılma asortik pıhtılardan daha fazlası değildir. Tim Burton, nabzı henüz atıyor olan malzemeyi, stilistik bir hokus pokusla içi sidik dolu memeye dönüştüren oyuncak bir yönetmendir. 

* Anna Karina’nın adı, Mistress Godarina olarak değiştirilmeli. 

* Visconti'nin Morte a Venezia (1971) filmindeki en esaslı sahneyi hatırlıyorum. Gustav von Aschenbach, kolera salgını nedeniyle şehirden ayrılmak üzereyken, tren garında zavallı bir adamın gözlerinin önünde yere düştüğünü görür. Ve onu yerden kaldırmakla kaldırmamak arasında ivedi bir tereddüt yaşar. Sonrasında aristokrat bir ağırbaşlılıkla adamı öylece orada bırakmaya karar verir. İşte 'kendilik' ve 'nesneler' ile yaşadığım ilişki, Aschenbach'ın 'asil tereddüt' duruşuna benziyor. Onlara dokunmakla onların uzağında kalmak arasındaki mesafe bana acınası bir zevk veriyor. 

* 'Maddeci tarih usulü epizodik anlatım nedir' diye sorarsanız, yanıtın Serge Bard'ın Détruisez-vous (1969) filmi olduğunu söylerim. 

* Nicolas Roeg'in Bad Timing: A Sensual Obsession (1980) filmini uzun zaman sonra yeniden izledim, ancak tuhaftır, bu kez Theresa Russell filmin sonunda öldü. 

* Kendi çapında formalist-sembolist İran sinemasından başından beri nefret ettim. 

* Jean Moreau kadar çekimsiz, libidoyu ketleyen, ısrarla sinir bozucu ve her daim yanlış oynadığı izlenimini veren başka bir Avrupalı aktris hatırlamıyorum. 

* Sadece Absinthe içtiğimde itiraf ettiğim bir gerçek var: Le Sang d'un Poète filmini, Un Chien Andalou'dan daha çok seviyorum! 

* Çek sinemasını ölümsüzleştiren dört 'J' kuralı: Jan Svankmajer, Jaromil Jires, Juraj Herz ve Juraj Jakubisko. 

* Bir kez de ödülünüzü yalnız ülkenizin bacaklarını şehvetle aralayan ve ayakkabı topuğunu bir pergel iğnesine dönüştürerek sözcüklerden oluşmuş bedeninize geometrik çığlıklar açan yalnız kadınlarına adayınız. Böylelikle yoksunluk ve yoksulluk edebiyatıyla kurduğunuz tezgah başınıza yıkıldığında en azından sığınacak başka bir bedeniniz olur. 

* Yeşilçam emekçilerinin narsisizmi, kırdırılamamış bir çekten farksızdır. 

* Sürrealist-patriarkal Bunuel'i böylesine taklit etmeye çalışıp da sonunda Cocteau'nun kucağına düşebilmeyi başaran tek kadınsın Maya Deren. 

* Bir film yönetmeni için 'aşk' ve 'intihar', olsa olsa birer prova kayıttır. 

* François Ozon'un filmlerindeki yabancılaştırma efektleri, Brecht kuramlarının hadım edilmiş marjinal-feminen uzantılarıdır. 

* Tren yollarında olduğu gibi film setlerinde kurulan şaryoların da makas sistemi olmalı. Kamera kayarken anlamı yakalayabilmek adına aniden makas değiştirebilmeli. 

* Yaşamı boyunca hiç aşık olmamış bir aktörün, oynayacağı aşk filmi için dublör istediğini düşünün. 

* Felix Und Scorpion (2007) biricik imgeyi 'sembol'ün kendisine dönüştürdüğü için pornografik filmdir. 

* Leos Carax’ın Boy Meets Girl (1984) filmini, ego idealimin sınırlarını ödünç heveslerle kasıp gevşeten, kendimi tanıma nefretime katkıda bulunan, silik bir cesaret gibi hayatıma girip de varlıklarını sözcükler arasında unutmuş olan, tanrı vergisi dengesizliğimi sakat bir at gibi koşturan, bedenimi oluşturan harfleri kendilerinden uzak bir nefesle içlerine çeken, hileli bir mercek gibi arzu odağımı sürekli değiştiren ve aşkın bir ucunu makaraya bağlayıp da başkalarından çaldığım düşsel cehennemime kafa üstü sarkan kadınlara adıyorum. 

* Olivier Smolders'ın Nuit Noire (2005) filmi, 21.yüzyılın sürrealist sinema manifestosudur. 

* Farklı dillerde aynı cümleyi tekrar edeceğime, tek dilde tüm sözcükleri yok ettim; Herz'in Spalovac Mrtvol (1969) filmini bir kez daha izledim. 

* Amerika için 'rüya', içsel bir imge olmaktan çok yerel bir semboldür. İşte bu yüzden Lynch filmleri anonimdir.









TAN TOLGA DEMİRCİ - PSİKEART DERGİSİ / KASIM-ARALIK SAYISI

24 Kasım 2012 Cumartesi

Ironie Diagonale

Yaşamı boyunca çektiği tek filmle Avrupa avant garde sinemasının kapitone noktası olan Viking Eggeling adına düştüğüm 'seçilmiş filmografi' notu, bütünüyle ironiktir. Her nasılsa slaytları hazırlarken dikkatimden kaçan bu 'pozitif' ironiyle yüzleşmemi sağlayan vizör arkasına şükranlarımı sunuyorum.

22 Kasım 2012 Perşembe

O que é Patologia?

Altını ıslatmak (selfpissing), cinsel yolla bulaşan belki de en ölümcül hastalıktır. Böylesi vakalarda idrarın kana dönüşmesi simyasal bir süreçtir ve suçluluk duygusuna dayalı mitolojik kalıntıların mikroskobik birer belgeye indirgenmesi adına da önemli koşullardan biridir. Fotoğrafta, Thanatos marka elektron mikroskobu aracılığıyla, altını henüz ıslatmış ergen bir gencin tam da ölümcül mikrop bedenine girmeden önceki halini izliyorsunuz, hem de 5000 kez büyütülmüş olarak! Tanrı Tübitak'ı korusun.

20 Kasım 2012 Salı

20 Kasım 2012 - Rüya

Uzun süredir görüşmediğim İ.A. ile eski evimde ve aynı yataktayız. Ona arkasından sarılmışım. Saçları bir zamanlar kullanmış olduğu şampuan kokuyor. Yıllardır görüşmemiş olmanın yarattığı arzuyla ona daha sıkı sarılıyorum. Bir süre sonra yüzünü dönüyor ve duş almak istediğini söylüyor. Konuşmasını fırsat bilerek, yıllar sonra bana niçin döndüğünü soruyorum. Eliyle ağzımı kapatıp 'kendine acı çektirme' diyor. Oda içinde dolaşmaya başlıyor. Biraz zayıflamış, yaşlanmış ama vücudu aynı. Beni terk ettiği sırada odada unuttuğu eşyalarına göz gezdiriyor. Dokunuyor onlara, gülümsüyor. Sonra odadan çıkıp banyoya gidiyor. O an yeniden terk edildiğime dair müthiş bir kaygıya kapılıyorum. Kaygıma, annemin birkaç gündür bende kaldığı ve neredeyse eve geleceği telaşı ekleniyor. Ancak bu konuyu İ.A'ya açmak istemiyorum. Yataktan kalkıp banyoya ilerliyorum ve aralık kapıdan onun duş almak yerine saçlarını suyla ıslattığını görüyorum. Güzelliği ve görkemi karşısında yenik düştüğümü hissediyorum. Bir süre sonra izleniyor olduğunu fark ediyor İ.A. ve banyodan çıkıp tam önümde duruyor. Nasıl tepki vereceğinden duyduğum heyecana rağmen yüzümü yavaşça yüzüne yaklaştırıyor ve dudağımı onun alt dudağında tutuyorum. Nefesinde taze şarap kokusu. Gözlerimi kapatıp, onca yıl kimlerle olduğunu aklımdan geçirmeye çalışıyorum. Bu düşünce acı veriyor bana. O an sanki düşündüklerimi hissedip dudaklarını çekiyor İ.A. ve yeniden yatak odasına dönüyor. Yatağın üzerine oturup gözlerini bana dikiyor. Bakışlarından cesaret bulup niçin yeniden bana döndüğü sorusunu tekrarlıyorum. 'Üzerime oturup sigara içerdi' diye yanıt veriyor. Eski sevgilisinden söz ettiğini anlıyorum. Bir erkeğin, sevgilisinin üzerine oturup nasıl sigara içebileceğini aklımdan geçirmeye çalışıyorum. Esmer, pis bir erkek olabileceğini düşünüyorum ve duyduğum üzüntüye rağmen daha çok acı çekmeyi göze alıp fazlasını anlatmasını istiyorum. 'Anlatacak bir şey yok, sonra beni terk etti' diye bitiriyor lafını. Bana bu yüzden dönüp dönmediğini soruyorum. 'Başka kim vardı ki' diyor. O an duyduğum acıya ani bir öfke eşlik ediyor ve ona 'hep böyle kıro adamlardan hoşlandın. Ben böyle bir şeyi asla yapamazdım' diye söyleniyorum. Kesik, kısa bir kahkaha atıyor İ.A. ve çektiğim acının beni olgunlaştırmayacağını, eski sevgilisi hakkında konuşmak istemediğini söylüyor. Tüm anlattıklarına rağmen ona güzel görünmek isteğiyle yeni aldığım tişörtlerimden birini giyiniyorum. Yataktan kalkıyor İ.A. ve bana sıkıca sarılıp öpmeye başlıyor. Bir yandan da 'lütfen içime boşalma, hamile kalmak istemiyorum' diye yakınıyor. Bunun bir ironi mi yoksa gerçek bir kaygı mı olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ona sakin olmasını, zaten çocuk istemediğimi ve duyduğu bu kaygının eski sevgilisinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını soruyorum. Onun hakkında konuşmak istemediğini bu kez daha sert yineliyor. Saatime bakıyorum. Annemin gecikmiş olması beni rahatsız ediyor. Konuyu açmaya karar veriyorum; İ.A'ya annemin birkaç gündür bende kaldığını ve neredeyse geleceğini söylüyorum. Yüzü asılıyor. Masanın üzerinde duran çantasını alıp 'hadi, bira içmeye gidelim' diyor. İçimi kaplayan tarifsiz bir hazla ona sımsıkı sarılıyor ve bir daha beni bırakmamasını istiyorum. Uzunca bir süre sarılı kalıyoruz. Sonra bedeninin giderek soğuduğunu hissediyorum. Onu sardıkça daha da soğuyor bedeni. Kaygıyla yüzüne bakıyorum. Daha beyaz. İyi olup olmadığını soruyorum. Tereddütsüz bir biçimde gülümsüyor ve hiç değişmemiş olduğumu çünkü onu hala rüyamda gördüğümü söylüyor. 

18 Kasım 2012 Pazar

Momentum Kapital

Hazza dönüşemeyen arzuyu ve ne kadar çekerseniz çekin bir türlü koparamadığınız kronik haset duygusunu aynı bedende yoğunlaştıran bu anıtı Dünya Ticaret Merkezi'nin arka bahçesine dikiniz.

13 Kasım 2012 Salı

Hans Vakası

Küçük Hans, annesiyle vitrinleri dolaşıyor. Söylesenize şu çocuğun kaygıları nasıl dinecek? Atı vurdu, olmadı. Atı babasıyla takas etti, yine olmadı. Sonunda kastrasyon kaygısını koyabilecek bir oyuncak sepeti bulamadığından onu törenle vitrine kaldırmaya karar verdi. Oysa Küçük Hans bilmiyor ki annesine yaslanarak asla ikizkenar bir üçgene dönüşemeyecek! Ama bir dakika durun! Madem Hans satranç zemini üzerinde, iyisi mi atını F8'e oynayıp babasına Şah çeksin. Şansı varsa ölür, yoksa büyür.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Dominguez ve Tactile Deney

Deney No - 154
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Oscar Dominguez

Renk: Radyasyonlu Rize çayı.
Koku: Tam teşekküllü ameliyat odası.
Dokunsal: Noel Baba elbisesiyle onuncu kattan aşağı atlamak.
İşitsel: Dinamitle çökertilen kadınlar hamamı.
Tat: Terli at.

11 Kasım 2012 Pazar

11 Kasım 2012 - Rüya


Düz kontak yaparak çaldığım T.S.Eliot marka arabayla intihar etmek için üçüncü köprüye doğru yol alıyorum. Bir grup insan, Bağdat Caddesi'nin Tütüncü Mehmet Efendi'ye çıkan aralığında kuyruk olmuşlar. Yavaşça frene basıp grubun önüne park ediyorum. Minibüs durağının olduğu yere iki insan boyunda ahşaptan yapılma devasa bir seçim sandığı yerleştirilmiş. Sandığın üzerinde bir sürü buton, Jackpot makine kolları, elektronik devreler ve bir de kullanım talimatı dikkatimi çekiyor. Ancak sandığa uzak olduğum için yazılanları okuyamıyorum. Talimatın altında bir de küçük kapı var. Kapının üzerine, yaş sınırlamasını belirtmek için DVD kapaklarında kullanılan fontun benzeriyle yazılmış '16' ibaresi duruyor. Seçme yaşının ne ara 16'ya düşürülmüş olduğunu hatırlamaya çalışıyorum.

Oy kullanma süreci şöyle işliyor: Seçmen, sandığa zarf atmak yerine sandığın içine giriyor. Ardından sandık görevlisi kolu çekiyor ve tıpkı kumar makinelerinde olduğu gibi yan yana dizili ikonlar dönmeye başlıyor. İkonların diziliş sırasına göre içeri giren seçmen, isterik çığlıklar atarak orgazm olmaya başlıyor. Seçmenin orgazm süresi, sandığın dışındaki elektronik sayaç tarafından diğer seçmenlere teşhir ediliyor. Kim daha uzun süre orgazm olursa onun seçtiği siyasi parti puan topluyor. İkonlar, ünlü ressamların resimlerinden oluşuyor. Dört resmi yan yana dizebilen seçmen, bir kez daha oy kullanma hakkı kazanıyor.

Tam bu fantastik seçim ortamını terk edeceğim sırada telefonum çalıyor. Bilinmeyen numaraları açma huyum olmasa da nasıl olsa intihar edeceğim için 'Ok' tuşuna basıyorum. Arayan kibar ve titrek ses, kendisini Zübeyde Hanım olarak tanıtıyor ve 20016 sicil numarasıyla beni doğurtan ebe olduğunu iddia ediyor. Kendisine Zübeyde isminde birini tanımadığımı ve doğum sürecini kimsenin yardımı olmaksızın kendi kendime gerçekleştirdiğimi söylüyorum. Bunun üzerine ağlamaya başlıyor kadın ve eğer onu gün içinde ziyaret etmezsem emeğini, hakkını, oyunu ve Sütaş marka sütünü asla helal etmeyeceğini söylüyor. Kadını tam teskin edeceğim sırada seçim sandığına giren bir kızın ardı ardına attığı arzu dolu çığlıklar kaplıyor her yanı. Şans eseri de olsa Jackpot'ta dört Ferik İbrahim Paşa resmini yan yana getirmeyi başarıyor! Böylelikle kızın, lehine oy kullandığı ikinci sıradaki siyasi parti birinciliğe yükseliyor. Atılan çığlıkları duyan Zübeyde Hanımın sesi aniden değişiyor ve sağlıklı bir doğum olmasına rağmen böylesine terbiyesiz, ahlaksız biri olmamın affedilemez olduğunu söylüyor. Yanımdaki kadını bir an önce defetmemi aksi taktirde uzun yıllardır saklamış olduğu göbek kordonumu kolye yapmaları için Bodrum'daki incik-boncuk dizen arkadaşlarına vereceğini söylüyor. Kendisine, duymuş olduğu sesin yanımda olduğunu sandığı kadına değil, henüz ergenliğini sonlandırmış seçmen bir kıza ait olduğunu söylüyor ve telefonu kibarca suratına kapatıyorum. O sırada arabanın torpido gözünden gelen başka bir telefon sesiyle irkiliyorum. Elimdeki telefonu sağ ceket cebime koyup torpidoyu açıyorum. Ericsson'un ilk dönem telefonlarından biri çıkıyor karşıma. Duyduğum atonal 'Hotel California' melodisine daha fazla dayanamayıp yeşil ekranı yanıp sönen telefonu açıyorum. Zübeyde Hanım'a göre çok daha yaşlı bir kadın sesi, 'iyi günler' diledikten sonra 13190 sicil numarasıyla beni doğurtan asıl ebenin kendisi, yani Zeynep Kamil olduğunu iddia ediyor. Bu iddia karşısında zorunlu bir tercihle ikimiz de sessiz kalıyoruz. Ne var ki seçim sandığından gelen haz dolu haykırışların yankısı, bir süre sonra Zeynep Hanımı konuşmaya zorluyor. Hakikati benden saklamasının haklı sebepleri olduğunu ve kanımdaki doğumdan kaynaklı bazı negatif değerler yüzünden kullanacağım oyun geçersiz sayılacağını vurguluyor. Donuk ve güçlükle kendini kuran bir ses tonuyla kendisine zaten oy kullanmayı düşünmediğimi söylüyorum. Gülüyor Zeynep Kamil ve bebekliğim sürecinde açlığıma uzanan ne kadar Türk yapımı meme varsa hepsini nasıl da reddederek yalnızca Sovyet yapımı mamaları tercih ettiğimi hatırlatıyor. Ve ekliyor: "O zamanlar Sovyet bilim adamları, beslenmeni sağlayabilmek için farklı hammaddeleri memenin anatomisi içinde harmanlayan bir ekipman icat etmişlerdi. Bunun için bakire Sovyet hemşireler kullanılıyordu. En çok onların göğüslerini emerdin. Emdikçe aç kalır, aç kaldıkça anneni, yani beni uyutmazdın. Öylesine yaramaz bir bebektin ki ilk söylediğin şey 'Mikhail Alexandrovich Bakunin' olmuştu. Herkes büyüyünce ilkokulu dahi bitiremeyecek bir salak olduğunu düşünüyordu. Oysa ben o sıralar sırf sen mutlu ol diye korku filmlerinde öldürülen kadınlara dünyanın parasını veriyordum; sırf onların yerini tutabilesin, onlar kadar ölü, onlar kadar kadın olabilesin diye... Ama sürrealizmin yükselişini hesap edemedim. Sen André Breton'un peşinden gittin, açlık ve sefalet de senin peşinden..." Bayan Kamil'in bu epik açıklaması sonrası konuşacak gücü bulamıyorum kendimde. O an yüzlerce film, binlerce diyalog geçiyor gözümün önünden ve Zeynep Hanım'a nasıl bir yanıt vermeliyim diye düşünürken beklenmedik bir refleksle telefonu yüzüne kapatıyorum. Gözümden birkaç damla yaş düşüyor. Arabayı yeniden çalıştırıp hızla seçim ortamından ayrılıyorum. Ancak o anda arka koltukta çalan bir başka telefona yazık ki engel olamıyorum. Kimin aradığını dahi sorgulamadan Motorola marka feodal telefonu açıp 'bu kez kim doğurtuyor, kim doğuruyor beni' diye bağırmaya başlıyorum. Telefondaki oldukça kibar erkek sesi, görevinin ebelik değil belediyede memurluk olduğunu ve yanlış bilgilendirildiğimi; üçüncü köprünün henüz inşa edilmediğini, intihar etmek istiyorsam ikinci köprüyü tercih etmem gerektiğini, çünkü trafiğin o bölgede gayet açık olduğunu bildiriyor. Kendisine 'suicide app' hizmeti için teşekkür ettiğimi söylüyor ve ikinci köprüye ulaşmak için gazı köklüyorum. Gözüme önce Zübeyde Hanım geliyor, sonra Zeynep Kamil... İkisinin arasında ya da akabinde annemi hatırlamaya çalışıyorum ancak hiçbir yüz gelmiyor aklıma. Fassbinder'in başarısını böylesi bir formüle bağlama ihtiyacı duyuyorum: Annesini hatırlayamayan ve Berlin'de üçüncü köprü olmadığı için aşırı dozdan rahmetli olan bir yönetmen olarak! Ve tam bunları düşündüğüm sırada gazı köklememe rağmen araba yavaşça duruyor. Önce yağ göstergesine bakıyorum, OK. Hidroliklere bakıyorum, OK. Benzin göstergesine bakıyorum, KGB. Benzin bitmiş! Hiç de sinematografik olmayan bir kahkaha atıp kendimi yukarıdan (God's view = Google Map) izlemeye başlıyorum ve görüyorum ki ikinci köprü ile arzularım arasında bir yerde mahsur kalmışım. 

29 Ekim 2012 Pazartesi

Pul Krizi

Avusturya devleti 80'li yılların başında üzerinde Sigmund Freud tasarımı olan bir dizi pul üretimine başladı. Yalnızca 'cinsel fantezi' içeren mektupların zarflarına yapıştırılmak üzere üretilen pullar, on gün gibi kısa bir süre içinde tüketilince, yoğun talebi karşılayabilmek adına merkez bankası para yerine pul basmaya başladı. Yüzde yetmişi kadınlardan oluşan posta görevlileri, mesai ücretlerinin ödenmemesi nedeniyle Freud'u ve ulusal posta servisini protesto etmek adına iki gün süreyle iş bırakma kararı aldılar. Freud müzesine posta dağıtımları ivedilikle durduruldu. İşin içinden çıkamayan hükümet, bir ay sonunda Freud pulunu geri çekerek yerine Papa II. John Paul pulu basmaya başladı. Böylece ülke genelinde büyüyen sosyo-seksüel kriz, yerini mekanik-mistik arınmaya bırakmış oldu.

26 Ekim 2012 Cuma

Soğuk İçiniz!

Sürrealistlerin hiç bir zaman greve girmeyen müseccel süt fabrikası, Lee Miller! Kuru ve serin yerde saklandı, tarihi geçmeden tüketildi. Fabrika, 1977 yılında süt üretimini tamamen durdurdu... Oral regresif dostlar, laktik asit komasına girmek isteyen sondan eklemeli sürrealistler! Miller'ın mezarı başında bu yılbaşı toplanıyoruz. Boruda kalanlar için, son bir kez Miller'ın göğüslerine saklanıyor, sığınıyoruz. 

22 Ekim 2012 Pazartesi

Kahn ve Tactile Deney


"Gizemin karşısında taştan adam, anla beni!"

Umudu devrik bu cümle, Sonbahar mevsiminin tam ortasına uykuyla uyanıklık arasında düştü. Ve kendiliğinden gerçekleşti tek kelimelik deney. 

Deney No - 153
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Simone Kahn (Breton)

Renk: Cereyan.
Koku: Kenevir.
Dokunsal: Katalepsi.
İşitsel: Hallaç.
Tat: Türbülans.

Not: Fotoğrafa sürekli bakın. Bir an sonra Simone'un giderek açılan gözlerini ve onun karanlık yüzünü göreceksiniz. 

15 Ekim 2012 Pazartesi

50 Freud Schilling

Avusturya Merkez Bankası'nın anal döneminde yitik bir anı temsili olan Sigismund Schlomo Freud'un 50 şilin değerindeki yüz ifadesinde kaygıyı ve hüznü bulmanız işten bile değil. Ancak yine de Avusturya devletinin Freud'un yüzü suyu hürmetine yapmış olduğu bu incelik, Wilhelm Reich'ın Sex-Pol hizmetinden sonra gerçekleştirilmiş en kolektif sağaltım eylemlerinden biridir. Öyle ki o dönemde cüzdanında 50 şilin bulunan her nevrotiğin psikanalizi otomatik olarak gerçekleşir ve ayrı bir seansa gerek duyulmazdı. Freud tedavülden kalkınca bu nostaljik amelin yerini yazık ki Euro'nun 'birleşmiş patolojik' zihniyeti aldı.

14 Ekim 2012 Pazar

Sexparalysappeal

Onca sürrealist asemblaj ve ready-made çöplüğünde beni erkeksi bir iştaha, kadınsı bir yüz çevirmeye ve çocuksu bir meraka iten en kıymetli yapıt, adı günümüzde giderek silikleşen sevgili Wilhelm Freddie'nin 'Sexparalysappeal' ismiyle rüya işlemine yoğunlaştırılmış sentaks hizmeti veren yapıtıdır. Ressamın, en azından Hans Bellmer ile aynı mezarı paylaşmasını dilerdim.

13 Ekim 2012 Cumartesi

Dulac ve Tactile Deney

Deney No - 152
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Germaine Dulac

Renk: Damıtılmamış ayrılık. 
Koku: Geçersiz oy pusulası.
Dokunsal: Kırık kalçayla yürümeye çalışmak.
İşitsel: Meşe ağacından yapılmış takunya. 
Tat: Şeytan tırnağı. 

10 Ekim 2012 Çarşamba

Wölfli ve Tactile Deney

Deney No - 151
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Adolf Wölfli

Renk: Pistol dumanı.
Koku: Yumurtanın dış kabuğuna yapışmış saman parçası.
Dokunsal: Kemer deliğinden nefes almaya çalışmak.
İşitsel: Lağım suyuna düşen akupunktur iğneleri.
Tat: Koyu sarı yağlı boya.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Mother Courage

Köylü bir ana, sırf evladı oral haset çekmesin diye kışın zorlu şartlarında çalışıyor! Köy gerçekçiliğine dair bu değerli fotoğraf karesi, bir an önce kısa film olup, pitoresk-minimalist görselliğe doğuştan duyarlı jüri üyelerinin beğenisini kazanmak için bekliyor.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Masson ve Tactile Deney

Deney No - 150
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - André Masson

Renk: Dibi tutmuş tava.
Koku: Konsomatris peçetesi.
Dokunsal: İki el yardımıyla geri vitese takmak.
İşitsel: Pili bitmek üzere olan melodili kapı zili.
Tat: Ergenlik sivilcesi. 

4 Ekim 2012 Perşembe

Mayakovsky ve Tactile Deney

Deney No - 149
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Vladimir Mayakovsky

Renk: Sünnet derisi.
Koku: Pestera Valea Cetatii Mağarası.
Dokunsal: Uyku anında elektriğe kapılmak.
İşitsel: Merdivenlerden yuvarlanan bebek puseti.
Tat: Patlamamış oyuncak mayın.

3 Ekim 2012 Çarşamba

Kinsey ve Tactile Deney

Deney No - 148
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Alfred Kinsey

Renk: 44 numaralı Penti çorap.
Koku: Dinamitle avlanmış levrek.
Dokunsal: Bir hostese arkadan sarılıp iltica talebinde bulunmak.
İşitsel: Ağır sanayi.
Tat: Jonglör lobutu. 

Jakubisko ve Tactile Deney

Deney No - 147
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Juraj Jakubisko

Renk: Turuncu devrim.
Koku: Yahni buharı.
Dokunsal: Baraj gölüne işemek.
İşitsel: Yaralı sirk fili.
Tat: Gustav von Aschenbach'ın akan saç boyası.

2 Ekim 2012 Salı

Marinetti ve Tactile Deney

Deney No - 146
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Filippo Tommaso Marinetti

Renk: Kuduz virüsü.
Koku: Kaçak İran halısı.
Dokunsal: Felçli bir adamla el sıkışmak.
İşitsel: Manyeto.
Tat: Yanık postiş.

30 Eylül 2012 Pazar

Richter ve Tactile Deney

Deney No - 145
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Hans Richter

Renk: İç kanama.
Koku: Dikdörtgen.
Dokunsal: İçi deniz kestanesi ile doldurulmuş bir yastıkta öğle uykusuna dalmak.
İşitsel: Çocuk nefesi ile dönen yel değirmeni.
Tat: Kestane kurdu.

28 Eylül 2012 Cuma

Herz ve Tactile Deney

Deney No - 144
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Juraj Herz

Renk: Fotosentez.
Koku: Genç rahibelerin ayak havlusu.
Dokunsal: Çırılçıplak bir kadına bakarak ağırlık çalışmak.
İşitsel: Cellat çeşmesi.
Tat: Lahana dolması. 

Grillet ve Tactile Deney

Deney No - 143
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Alain Robbe-Grillet

Renk: Karamela sepeti.
Koku: Sperm bankası.
Dokunsal: Anüse itilen fitil.
İşitsel: Kırmızı telefon.
Tat: Kargo poşeti.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Sacher-Masoch ve Tactile Deney

Deney No - 142
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Leopold von Sacher-Masoch

Renk: Hizmetkar fosili. 
Koku: Baskülde kalmış ayak izi.
Dokunsal: Çocuk tabutunda iki büklüm uyuyakalmak.
İşitsel: Meydan dayağı.
Tat: Kırık kaşağı. 

Mendel ve Tactile Deney

Deney No - 141
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Gregor Mendel

Renk: Ramazan davulu.
Koku: Günah çıkarma odası.
Dokunsal: Meme uçlarına posta damgası basmak.
İşitsel: Neyzen Salih Dede'nin Güldeste Saz Semaisi.
Tat: Paşa çayı.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Hayal Kırıklığı Yaratan Öncelikli Filmler

Bir duygu durumundan başka bir duygu durumuna geçişte arzunun 'özgül' ağırlığını yitirerek ruhsal boyutta bir kara deliğe dönüşmesi ile ışığın, saydam bir ortamdan başka bir saydam ortama geçişte kırılarak doğrultu değiştirmesi arasında bir benzerlik var. Hayal kırıklığı ve ışığın kırılması arasındaki bu analojik benzerliği fantazmatik bir ışık oyunu olarak kabul edebileceğimiz sinema üzerinden yorumladığımızda ise bir başka sonuç ile karşı karşıya kalıyoruz. Öyle ki sinema perdesini 'saydam' bir ortam olarak kabul edersek, projeksiyon cihazından yansıyan ışığın zihnin hangi düzeyinde kırılarak izleyicide onarılmaz bir hayal kırıklığı yarattığı meselesi daha ilginç bir hale geliyor. Işık hızına erişerek zamanı durduran ve pozlandığı fotoğraf karelerine parçalanarak stabil hale gelen bir film, hangi noktada doğrultu değiştirerek hayal kırıklığına dönüşür?  Hiç de esnek olmayan kendi zihnimi model aldığımda bu sorunun yanıtı olabilecek öncelikli birkaç film geliyor aklıma! 

The Rainbow Thief, 1990 - Alejandro Jodorowsky 
Sinemasına inandığınız bir yönetmen tarafından hiç de ilginizi çekmeyen bir filmle aldatılmış olmak, o yönetmenle aranıza yerleştirdiğiniz aynanın ayarını da değiştiriyor şüphesiz. Öyle ki kolektif bilinçdışı argümanları simya, ezoteri ve mistisizm ile bütünleştirerek sinemada irrasyonel bir 'metafizik imgelem' ağı yaratan Jodorowsky'nin ışığı, bu ısmarlama filmle birlikte kırılarak büyük ölçüde yön değiştirmiştir. Aynı zamanda izleyici cephesinde yaşanan hayal kırıklığının da nedeni olan bu değişim, hiç şüphe yok ki filmin kalemi olan Berta Domínguez'in beceriksizliği ile yakından ilgilidir. Zorlama bir 'yeraltı' masalı olan 'The Rainbow Thief', aynı zamanda Jodorowsky'nin son filmidir. 
Vivement Dimanche, 1983 - François Truffaut 
Yeni dalga sinemasının üç önemli ucundan biri olarak kabul edebileceğimiz Truffaut'nun son dönem çalışmalarından olan film, sıfat olarak hiç değer vermediğim ancak nedense bu filme yakıştığını düşündüğüm 'samimiyetsiz' tanımını bir biçimde hakediyor. Sinema eleştirmenlerinin genellikle neyi eleştirdiklerinden emin olmadıkları zamanlarda kullanmaya çekinmedikleri bu muğlak sıfatı cümle içinde konumlandırdığımızda, Vivement Dimanche filminin, gerek plastiği, gerekse öyküleme tarzı ile 'samimiyetsiz bir Hitchcock taklidi' ya da biraz yumuşatırsak başarısız bir Hitchcock ithafı olduğunu iddia edebiliriz. Entelektüel aşk üçgenlerini ve sıradan ilişkileri gündelik rastlantılarla süsleyerek kapalı bir mizah duygusu yaratan yönetmenin bu yerleşik tavrından uzaklaşarak formalist dozu yüksek bir gerilim filmine kalkışması, hayal kırıklığını formüle eden en önemli neden.  
Sileni, 2005 - Jan Svankmajer  
Diğer filmlerinde Freudian psikanalizi rüya sembolizmiyle bütünleştiren ve özenle çarpıttığı nesnel tarih algısını infantil-kişisel bir masala dönüştüren yönetmenin ışığı, Edgar Allan Poe ve Marquis de Sade'ın birer öyküsünden yola çıkılarak gerçekleştirilmiş olan bu filmle birlikte büyük ölçüde kırılmıştır. Politik göstergelerin, imgesel olanı, nesnel gerçekliğin sınırında organize olmuş birer sembol yığınına dönüştürdüğü kaçınılmaz yavanlık, oyuncuların sıkıcı profesyonelliği ve animasyonların etkisiyle kurulan zoraki epizodik anlatım, filmde konu edilen delilik kavramının paleolojik evrenini derinleştirmemiş, tersine evcilleştirmiştir. 
La Fidélité, 2000 - Andrzej Zulawski 
İkili ilişkiler üzerinden yol alan Possession (1981) ve La Fidélité filmlerini arka arka izledikten sonra Zulawski'nin vahşet tiyatrosuna özgü grotesk söyleminin evcilleştirilmiş bir psikolojik dramaya nasıl dönüşebildiğine tanıklık edeceksiniz. Yaklaşık üç saat sürecek bu hayal kırıklığından kurtulabilmek için sonrasında L'amour Braque (1985) filminin hezeyanlı ve gösterişli temposunu salık veriyorum.  
Robinson Crusoe, 1954 - Luis Bunuel 
Bilinçdışı zihnin rastlantısal değil sistematik olarak estetize edilmesi ile başlayan Bunuel sinema anlayışının, özellikle onun Meksika döneminde çektiği ucuz melodramlarla birlikte derin bir sarsıntı yaşadığı kuşku götürmez bir gerçek. Bu kaçınılmaz sarsıntıyı meşrulaştıran filmlerden biri de Daniel Defoe uyarlaması olan ve Robinson Crusoe'nun yaşamının anlatıldığı aynı isimli çalışma. Tanıdık öyküye fazladan eklenen birkaç rüya sahnesinin, ne filmin sıradan tavrını değiştirmeye ve ne de Bunuel'i aklamaya kesinlikle yetmediği iddia edilebilir. Bilinçdışı merkezli politik sürrealizmden ve irrasyonel imge dizgesinden uzak, ikinci sınıf bir 'gündüz düşü' olarak kabul edebileceğimiz film, ışığın yanlış yerden kırılmasına neden olmakla kalmamış aynı zamanda Bunuel'i yaklaşık 10 sene sürecek bir filmsel karanlığa da hapsetmiştir. 
Les Parents Terribles, 1948 - Jean Cocteau 
Rüya sembolizmi üzerinden şairane gerçekçiliğe imge dozu yüksek bir soluk kazandıran Jean Cocteau, Orphée serisinden önce çektiği ve büyük ölçüde konvaniyonel-narratif bir söyleme teslim olan Les Parents Terribles filmiyle onarılmaz bir hayal kırıklığı yaşatmakla kalmamış aynı zamanda sahip olduğu sinemasal mirası da büyük ölçüde törpülemiştir
The Coca Cola Kid, 1985 - Dusan Makavejev 
Planlanmış bir öyküyü dokü-dramatik bir manevrayla sahteliğinden kurtarmak ve ona eleştirel bir boyut kazandırmak, Makavejev filmlerinin temel formülünü oluştururken, yönetmenin ışığı, kendi sinema serüveninde ilk kez kırılarak -Montenegro (1981) bu kırılmanın sinyallerini önceden veriyordu- etkisini ciddi anlamda kaybetmiştir. Öyle ki Makavejev'in önceki filmlerinde, kurulu toplumsal dinamiklerin ardındaki hakikati ve yabancılaşmış bireyin ardındaki gerçek kendiliği ortaya çıkarmak adına kullanılan absürdite ve ironi teknikleri, The Coca Cola Kid filminde, yüzeysel olarak yapılanmış politik sloganların hizmetine verilmiştir. Cinsel siyasetin ve deneysel psikanalizin önemli isimlerinden olan Wilhelm Reich'ın sinema şubesi olarak kabul edebileceğimiz Makavejev'in kara mizahtan uzaklaşarak neredeyse durum komedisine dönüşen filminin başarısızlığı, tamamı Avustralyalı olan yazar kadrosunun yetersizliği ile de doğrudan ilgilidir. 
Pola X, 1999 - Leos Carax 
1995 yılında Dokuz Eylül Üniversitesini ziyaret eden bir Franasız sinemacı, Carax'ı Carax yapanın, o zamana dek her projede birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Jean Yves Escoffier olduğunu söylediğinde kısa süreli bir hazımsızlık yaşamıştım. Carax'ın sinemasına duyduğum ilgi nedeniyle pek de ciddiye almadığım bu anekdot, 1999 yılında kendini doğruladığında, Carax'ın ışığı, hem gözümde ve hem de filmi yansıtan perde üzerinde giderek etkisini kaybetmişti. Gerçekten de şiirsel sinemayı destansı bir anlatımla katederek epik denebilecek bir kavrayış üzerinden örgütleyen Carax'ın sineması, metni kadar sıradışı olamamış ve tutarsız bir biçimciliğe hapsolmuş bu filmle birlikte kusursuz bir yara almıştır. 
T.M.A. (Darkness), 2009 - Juraj Herz 
Her ne kadar kendisi kabul etmese de Çek yeni dalga döneminin önemli yönetmenlerinden olan ve kendine has grotesk üslubuyla yerel efsaneleri büyük bir iştahla deforme eden Juraj Herz, T.M.A. (Darkness) adını taşıyan filmiyle yazık ki altını çizmiş olduğumuz diğer yönetmenlerden çok daha rahatsız edici, çok daha derin bir kırılma yaratarak sinema hayatının sonuna gelmiştir. Eğer hayal kırıklığının dozunu artırmak istiyorsanız Spalovac Mrtvol (1969) ve T.M.A. (Darkness) filmlerini arka arkaya izlemenizi öneriyorum. 
TAN TOLGA DEMİRCİ - PSİKEART DERGİSİ / EYLÜL-EKİM SAYISI