Yorumlar

28 Haziran 2013 Cuma

Dipnotlar XVIII


* Üzerinde 'esaret numarası' olan sabunları almayınız.

* Heathers (1988) filmindeki Veronica'nın (Winona Ryder) orgon mavisi çoraplarına genetiği bozuk, hormonlu bir sakız gibi yapışmak isterdim.

* İçinizdeki saklı hazineyi zenginleştirebilmek adına burnunuzu tıkayın ve annenize ait ne kadar mücevherat varsa yutmaya bakın.

* Hayli yakın bir zamanda ve mekanda mezarlık kurmaya karar verdim. İçinde unuttuklarım değil yalnızca özlediklerim olacak.

* Sevişirken kaç kalori yaktığının hesabını yapan kadınlar, lütfen bir baltaya sap olabilmek için TEDAŞ'ın insan kaynaklarına başvurun.

* 'Jump Cut' nedir diye soruyorlar. Oldukça basit; bir kadının gözlerinde başlayan ilişkinizi aynı kadının bakışında sonlandırmak.

* Uyandığınızda aklınıza ve ağzınıza takılan tüm şarkıların telifi size aittir. Onları sevdiklerinizden esirgeyiniz.

* Sözcüklerin sürtünme kuvveti yoktur. O yüzden her ayrılık konuşması sonsuza akarak yeniler kendini.

* Huzurlu bir toplum adına söylemek istediklerini frenleyip yuttuğu için olacak, Ione Skye'ın çene yapısı yaşlandıkça bozuldu. 

* Bazı kadınlar yalnızca 'göğüs plan' dünyaya geliyor. Francesca Dellera da bunlardan biri.

* Kullandığınız ilaçlar sevdiğiniz şarkılardan fazlaysa sürümden kazanın, ölü olduğunuzu ilan edin.

* Issız adaya götüreceğim tek kitap Wilhelm Jensen'in 'Gradiva'sı olurdu muhtemelen.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Yitik Cennet

Her kopuş, kendi sınırlarını ötekinin bakışıyla çizdiği ölçüde travmatik bir yazgının, korkaklık duygusuyla kendini yenileyen büyülü bir zaferin ve çaresizlik utancıyla fişeklenen kahramanlık coşkusunun izlerini taşır üzerinde. Her kopuş, belleğin 'nostalji' kipinde saklı bir 'eksik' ya da 'yitik'le kaynaşarak kendi bütünlük imgesini yaratır. Her kopuş, ileri atılma hazzının sırtında taşıdığı pişmanlık ve geri çekilme korkusunun karnında taşıdığı suçluluk duygusuyla meşru kılar kendini. 

Gezi Parkı, ana karadan kopan bir kıymık ya da ilksel cennetten tekil bir haykırışla kırılan aktif bir fay hattıysa, kendiliğe bölünmüş olmanın efsanevi psikozu, terk edilen sözcüklerle daha da sağlamlaştırılmış demektir. Kas zırhının, koskocaman bir 'Hayır!' jestiyle açtığı inat çukurları, dili olmayan bir ayrılığın, yönü olmayan bir ayrıksılığın ve hedefi olmayan bir arzunun iştahıyla ağzına kadar dolmuştur. Gezi Parkı'nın kopuşu, 'direniş' sözcüğünün kendi sözlük haklarından ve imgesinden düşerek sonsuz hareketin o kutsal anına çakıldığı mucizevi bir zamanda gerçekleşmiştir.

Bir avuç toprağın, hiç kimseye ait olmayan bir uykunun ayakucunda ve hiçbir zamana ait olmayan bir şarkının tizlerinde çoğalarak kendini işgali, giderek dilin ve bedenin kendini işgaline dönüşmüştür. Gezi Parkı'nın kopuşu, geçmişe dair tüm referans noktalarını silerek 'geriye dönüş' özleminin önce altını ve sonrasında üstünü çizen olağanüstü bir dürtüsel enkaz yaratmıştır. Bu kopuştan geriye, tam da işlevselliğini yitirdiği anda kaçınılmaz olarak birer kara deliğe dönüşmüş onlarca ton konstrüksiyon kalmıştır. Yok edilmeye ve ölüme karşı direnen bu artık haz yığını, hayat safında direnen bu mekanik aksam, sonunda parkın esrik oyuncakları olmaya hak kazanmışlardır. Nasıl ki 'direniş', kendine karşı direndikçe kendi anını değilse bile kendi hareketinin imgesini ele geçiriyorsa, parktaki evlat edinilmiş oyuncaklar da kendilerini meşru kılmak adına evvelki asal işlevlerine karşı öyle direnç göstermektedir. Çocuksu bir öfkeyle ters yüz edilmiş otomobil de gündelik anlamı vakumlanan otobüs de terk edilmiş bir dans pistinde ısrarla çalmayı sürdüren bir müzik gibi 'eylem'i ya da 'anlam'ı kateden birer protez olmayı çoktan kabullenmişlerdir. 

Park işgal edildiğinde aklıma ilk gelen, Terayama'nın 'Les Fruits de la Passion' filminden bir sahne oldu. Bir sözcük olmayı terk ederek 'oluş'un kendisi haline geliveren 'direniş', o sahnedeki küçük kızın yüzüne oturan yitik cevap anahtarıydı; bir tebeşir tarafından ateşlenen ve hiç de aritmetik olmayan bir sınır çizgisi, bir cephe hattıydı. Yitik cennet, hem çizili sınırın dışında ve hem de içinde kendini fişleyen arzunun ta kendisiydi. Ontolojik-Cerrahi bir operasyonla bütünden koparılarak kendi topraklarına hapsedilen o küçük kız, ara sokakların duvarlarından düşerek harflerine dağılmış sözcüklerin ve sloganların yeni anlamıydı. Ölümünün 30.yılında, tüm terk edilmiş direnişlerin görkemli yalnızlığı adına Terayama'ya sevgi ve özlemle!

7 Haziran 2013 Cuma

Occupy Le Cimetière des Batignolles


Bir mezarlıkta kıskıvrak yakaladığım kendi bedenimi işgalin 38. yılından selam olsun herkese!

Bekliyorum... Sudaki bakışıma çakılmanın hazzıyla tersinden açmış çimentodan yapılma bir çiçek olan bedenimin, kendini dünyanın trajedisine kurban eden ikinci el bir İsa figürüne, iç organları alınmış bir göstergeye dönüşmesini bekliyorum. Çünkü o zaman 'inanç' anı gelecek. Bakıştaki ‘poz’, kendi etinden ve metninden sıyrılıp, ideolojisi alınmış bir meydan anıtıyla yer değiştirecek. Ölümün hazzına çakılmak, bakışın geri dönen imgesiyle, gördüklerimi görmediğim ve işittiklerimi işitmediğim o ilk anın zamansızlığına dünyevi olmayan bir geçit açacak. Bekliyorum...

The boys down in the field
Pay no attention to time
But throw themselves in rivers
To catch the prize cross

The boys down in the field
Chase after a crazy man
They throttle him with their hands
And burn his body on the seashore

Come away from the moon and the morning star
That shower these boys with the vast sky's caresses

The boys down in the field
Chase after the bourgeois people
They cut to pieces
The heads of their enemies
And of the faithful

The boys down in the field
Gather branches and rosemary
And camouflage pits and potholes
To catch the girls

The boys down in the field
Chase after a rich man
And make him pull out his gold teeth
Which they take to the market

Come away from the moon and the morning star
That shower these boys with the vast sky's caresses

The boys down in the field
Have no memory
That's why they sell their ancestors
Because they're gripped by sadness

Pier Paolo Pasolini 

6 Haziran 2013 Perşembe

'Pasqualino Settebellezze' Filminin Giriş Sahnesi



İlk kez 93 yılında izlediğim Lina Wertmüller'in 'Pasqualino Settebellezze' filmi, öyle sanıyorum ki benim için hala İkinci Paylaşım Savaşı'na dair en iyi film olma unvanını koruyor. Enzo Jannacci'nin söz ve müziği eşliğinde filmin girişinde sunulan sloganist-kolajdan öylesine etkilenmiştim ki komünist antikorları gereği Riefenstahl'dan (1902-2003) daha yaşlı öleceğine inandığım yönetmeni (1928 - ...) günün birinde ziyaret edeceğime dair tuhaf bir anne-oğul fantezisi geliştirmiştim. Ancak Argento'yla kızı hakkında konuşacak kadar zaman bulmuş da olsam (Nisan-2013), hala Wertmüller'e ulaşabilmiş değilim.

Öyleye sizi filmin açılışındaki şu hiç de meşhur olmayan sloganist-kolaj sahnesiyle başbaşa bırakıyorum. Çeviriden ben mesulüm. Bu saatte ancak bu kadar. İyi seyirler.

Çeviridir:

Güldüklerinde bile kendilerinden hoşlanmayanlar. Oh yeah. Put haline gelmiş şirketlere tapanlar, başkaları için çalıştıklarını bilmeden hem de. Oh yeah. Daha beşikteyken öldürülmüş olması gerekenler. Boom! Oh Yeah. ‘Kazanmak için beni izleyin, eğer başaramazsam öldürün beni’ diyenler, sözün gelişi yani. Oh yeah. ‘Biz İtalyanlar, yeryüzünün en büyük milletiyiz’ diyenler. Oh yeah. Asil Roma kanı taşıyanlar. ‘Ah, bu tam bana göre’ diyenler. ‘Şimdi anladın mı ne demek istediğimi’ diyenler. Oh yeah. Grevlerden sıkıldıkları için sağ partilere oy verenler. Oh yeah. Kirlenmemek için beyaz oy verenler. Siyasetle hiç işi olmayanlar. Oh yeah. Sürekli ‘sakin olun, sakin!’ diyenler. Hala kralı destekleyenler. ‘Evet, efendim’ diyenler. Oh yeah. Lüks bir yatak hayal edip, ayaklarında botlarla seks yapanlar. İsa’nın Noel Baba’nın gençliği olduğuna inananlar. Oh yeah. ‘Bu da nesi’ diyenler. Orada olanlar. Her şeye inananlar, Tanrı’ya bile. Sürekli milli marş dinleyenler. Oh yeah. Vatanlarını sevenler. Sırf nasıl sonlanacağını görmek için yürümeye devam edenler. Oh yeah. Dibine kadar pisliğe batmış olanlar. Oh yeah. Kanser olsalar bile mışıl mışıl uyuyabilenler. Oh yeah. Hala dünyanın yuvarlak olmadığına inananlar. Oh yeah, oh yeah. Uçma korkusu olanlar. Oh yeah. Hiç ölümcül bir kaza geçirmemiş olanlar. Oh yeah. Bir de geçirmiş olanlar var tabii. Hayatlarının belli bir anında gizli bir silah geliştirenler, Tanrım! Oh yeah. Sürekli barda takılanlar. Sürekli İsviçre’de yaşayanlar. Yola erken çıkanlar, gidecekleri yere henüz varamamış ve asla da varamayacak olanlar. Oh yeah. Son anda savaşı kaybedenler. Oh yeah. ‘Burada her şey kötü gidiyor’ diyenler. ‘Hadi şimdi bir güzel eğlenelim diyenler’. Oh yeah. Oh yeah. Oh yeah. Oh yeah.

Şarkının Orijinal Versiyonu: Enzo Zannacci, Quelli Che.. Oh yeah!