Yorumlar

22 Aralık 2010 Çarşamba

Double Bind


Deniz kıyısına kurduğum çadırımdaydım. Ucuzluktan yararlanarak aldığım 'Albertson Splendid' marka pipomda, fena halde kazıklanarak aldığım 'Amaretto' marka tütünümü körüklerken dışarda ayak sesleri duydum. Kafamı çıkarmaya kalmadan, pembe çerçeveli güneş gözlükleri olan sarışın bir kadınla karşı karşıya kaldım. 'İçerden dumanlar çıkıyordu, yanıyorsunuz sandım ve merak ettim' der gibi bakan bu kadın, sadece içeri girip giremeyeceğini sordu. Yanıt vermeksizin olumladım. Kızın saati, bilekliği, bandanası ve ayakkabı topukları da pembeydi. Oral engelli bir ses tonuyla açılışı yaptım:

- Klasik bir filmde atmosferin kurulabilmesi için üç şey gerekir: Zaman, mekan ve karakter. Eğer bunlardan ilki olmazsa film sürrealist, ikincisi olmazsa absürd ve üçüncüsü olmazsa 'Vertov' filmi olur. Şu anda çadırımdasın, yani mekan konusunda sorunumuz yok. Zaman, öğleyi biraz geçmiş. Tanrıya şükür zamanla ilgili bir sorunumuz da yok. O halde geriye Vertov'u sevip sevmediğin kalıyor.
- Vertov'u tanımıyorum ama sen, az önce yanından kaçtığım adam gibi konuşmaya başladın.
- O halde ben de o adamı tanımıyorum.
- Kanıtla bunu.
- Fakat nasıl?
- Göğüslerime dokun!

Birkaç kez okusam da yanımda taşımaktan zerre kadar üşenmediğim Reich'ın 'The Cancer Biopathy' kitabını rastgele bir sayfasından başlayarak okumaya başladım. Sayfa, göğüs kanserini yenebilmek için yapılması gereken yatak egzersizlerinden söz ediyordu. Reich'a göre, sol göğüs kanseri, tarih ve ideoloji çatışmasından doğuyordu ve tedavisi, haftada üç kez anal pozisyonda seksti. Yine Reich'a göre kanserli kadının pozisyon alması, onun hem kişisel ve hem de kolektif tarihine çektiği bir rest olarak yorumlanmalıydı. Elm Sokağı Kabusu'nun ilk bölümünde Freddy'ye dış gerçekte arkasını dönen Nancy, nasıl ki enerjiyi düşlere itmeyi başarmıştı, aynı şekilde erkeğine arkasını dönerek pozisyon alan kadın da tüm ataerkil enerjiyi, göğüs bölgesinden başlayıp arka bölgesinde eriterek tarihe karıştırıyordu. Burada diyalektik, giriş ve çıkışın aynı organdan ve çatışma olmadan yapılabilmesiydi. Sonra kitaba aldığım bir notla göz göze geldim. Şöyle yazmıştım 93 yılında:

'Çatışma olmaksızın diyalektikten söz edilebilir mi, yoksa anüs / penis ortaklığı, tıpkı orgon enerjisi gibi tekçi bir felsefenin ürünü olarak mı kodlanmalı?'

Bu sorunun yanıtını 99 yılında ve aynı notun altına düştüğüm bir başka notta şöyle vermiştim:

'Eğer kadının orgazm sırasında attığı çığlık monoysa, bu kadının göğüs kanserine yakalanma riski, stereo olarak attığı çığlıklı sevişmeden %30 daha fazladır. Mono çığlık, arkadan çıkan dirimsel enerjiyle penisin nesnel fiziki devinimi arasındaki çatışmayı gösterir. Oysa stereo çığlık, aynı delikten, aynı anda ve fakat çarpışmadan çıkan iki enerjinin tanımıdır.'

Son notu okuduktan sonra şöyle düşündüm:

'Bu olguya dair 99'dan beri başka not düşmemiş olmam, dilimle zihnim arasındaki anal münasebeti mono olmaya indiriyor ve rahim kanseri değil belki ama beyin tümörü olmamı kolaylaştırıyor olmalı.’

Kadın organları şeklini alarak fraktalize olmuş duygu dolu anılarımı erteleyip yeniden kadına odaklandım:

- Bana yanından kaçtığın adamı anlat.

- Önce beni Fransız sandı. Elinde 'The Capital' vardı ve sırtıma güneş yağı sürerken bile Marksizmden ve Penti'nin siyah ince çoraplarından söz ediyordu.

- Adı André.
- Anlamadım.
- Az önce yanından kaçtığın adamdan söz ediyorum.
- Onu tanıyor musun?
- En az Leonor Fini'yi tanıdığım kadar.
- O da öyle dedi.
- Ne dedi?
- Leonor Fini'yi tanıdığını söyledi ama sorun ne biliyor musun?
- Hayır.
- Beni sürekli zeki bir kadın olarak hayal edip sonra da zekamdan dolayı aşağılaması.
- Double bind.
- Evet, ben de öyle dedim.
- Ne dedin?
- Double bind dedim! Tanrım bu gerçekten korkunç, hem olmadığım bir karakter haline sokuluyorum ve hem de olmadığım benliğim aşağılandığında sinir krizi geçiriyorum. Şimdi soruyorum, onun hayal ettiği kız bile olamazken nasıl olur da o bu hayali aşağıladığı zaman sinirleniyorum?
- Erken dönem üstben özdeşleşmelerine olan gerilemen, bölme mekanizmanı kullanarak seni hem orada ve hem de burada yapıyor. 'Burada'yı aşağılayan ilkel üstben, yeni üssünü 'orada' kuruyor. Sonra, 'orada' sular altında kalınca, geriye dönecek bir benliğin kalmıyor. İkincil üstben, ilk dönem üstben örgütlenmesine kırptığın gözünü oyarak seni cezalandırıyor. Yani sen, kendi ağzınla sinirleneceğine, annenin ağzıyla sinirlenmiş oluyorsun.
- Peki o halde oyulmuş gözlerimi teşhir edip seni hadım edilme korkunla yüzleştirmemek için mi pembe gözlükler takıyorum?
- Bu soruyu, bir de gözlerim kapalıyken ve akıl almaz bir dinginlik eşliğinde pipo dumanını içime verirken de sorar mısın rica etsem?
- Elbette. Oyulmuş gözlerimi teşhir edip seni hadım edilme korkunla yüzleştirmemek için mi pembe gözlükler takıyorum?
- Pembe gözlüklerinin nedeni, 'bakış'ını markalaştırarak onu insanlığın ortak malı haline getirmenle ilgili. Böylelikle pembe gözlük takan tüm kadınlar gibi bakmış oluyorsun. Yani bakış, gözlüklerin sayesinde özelde markanın ve genelde ise 'kapital'in hizmetine girmiş oluyor.
- The Capital?
- Hayır canım, Das Kapital.
- Evet, ondan da söz etti André.
- Tam olarak ne dedi?
- Bronzlaşmak, kapitalin doğayı egemenliği altına alarak onu estetize edip bir fetiş nesnesi halinde dışarı kusmasının görseliymiş.
- Sen buna inanmıyorsun öyle mi?
- Eğer inanırsam gözlüklerimi çıkarmak zorunda kalmaz mıyım?
- Ayakkabılarını çıkarmanı tercih ederim.
- Her istediğini yaparım.
- O halde ona geri dön.
- Kaçtığım bir adamın yanına dönmek ölüme yakın olmaktır, uğursuzluktur.
- Batıl inançların var demek.
- Evet, örneğin dolunayda adet görmem asla.
- Bunu sen mi ayarlıyorsun?
- Elbette.
- Nasıl başarıyorsun peki?
- Beni utandırıyorsun.
- Unutma ki cinselliğin üç düşmanı vardır; utanma, iğrenme ve baştan çıkarma.
- Seni utanarak baştan çıkardığımı mı düşünüyorsun?
- Hayır, utanarak aramızda yaşanacak olası bir seksi berbat edebileceğini.
- Korkma, bacaklarımın arasındaki bekaret bir kelebek gibi uçup gideli yıllar oluyor.
- Böyle şiirli konuşmayı da nereden öğrendin?
- Babam iş adamı ve şairdir. Bana küçükken tuvalette oturma, keman ve şiir dersleri vermişti. Sonra işleri bozuldu ve Bağdat Caddesi'nin bir arka sokağına taşınmak zorunda kaldık. Bu yüzden hep beni suçladı.
- O da batıl olmalı.
- Evet, tüm lümpen kapitalistler gibi.
- Kapital sözcüğü ne de yakışıyor pembe italik dudaklarına.
- Kelimelerini ağzıma almak istiyorum. Her istediğini yapmak ve her sevişmemizde babamı biraz daha unutmak istiyorum. Dile benden ne dilersen!
- Dedim ya, André'ye dönmeni istiyorum.
- Neden bu kadar ısrarcısın?
- Çünkü hikayesiz kalmak istemiyorum. André için öncelikle Fransız olmanı, sonra da ayağına oje sürerken ona ikonografinin öneminden söz etmeni istiyorum.
- Bunu yaparsam boşalacak mısın?
- Eluard aşkına evet, boşalacağım, söz.
- O halde gidiyorum.

Adını sormayı unuttuğum kız, geldiği gibi ve daha da önemlisi geldiği yere gitti. Ben de yanmayan pipomu dudaklarımdan ayırıp kitabıma kaldığım yerden devam ettim. Şöyle diyordu Reich:

"Arzu ve penisin ters kasları çalıştıracağını iddia eden ve tıpkı tarih gibi cinselliğin sonunun geldiğini müjdeleyen postmodern yavşaklardan kendimizi koruyabilmek için 'her eve bir orgon biriktireci' kampanyasını olabildiğince yayın. Bakışı kapitale dönmüş her kadına, üzerinde 'sol göğüs cephesinin kurtulabilmesi için haydi klitoral seferberliğe' konulu bildirilerimi dağıtın. Bu da yetmiyorsa, deniz kıyısına kurduğunuz çadırların sayısını arttırıp toplantılarınıza, stereo yayın yapan kadınlar dahil edin. Unutmayın, geleceğin çocukları, orgazm işitseline doğasını kazandıran dirimsel ekolayzırların muhteviyatında gizlidir.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder