Yorumlar

21 Aralık 2010 Salı

9:15


Üç gece önce rüyamda Kadıköy’den Beşiktaş’a geçmek üzere 9.15 vapuruna bindim. Tam altı saat vapur kalkmayınca ben de sıkılıp uyandım. Uyandığımda saat 8.35 idi ve düşümde yarım kalan bir şeyler olduğunu düşünerek kalkıp Kadıköy’e gittim, 9.15 vapuruna jeton aldım ve yanaşan vapurun, yolcu çıkışına göre sağ alt açığına oturup beklemeye başladım. Elimde, André Breton’un sabahları kırk beş dakikamı vererek yeniden okumaya başladığım Arcanum 17 isimli metni vardı. Vapur, tam 9.15’de kalktı. Bunun üzerine 'düş kırıklığı'nın, düşsel mi yoksa nesnel gerçekliğe ait bir kavram mı olduğunu düşünürken, birkaç gece önce görmüş olduğum bir rüyadan (Renault fabrikasında çalışan bir kızın yerel politik bir ayaklanma sırasında düşürdüğü makyaj çantasını aramasına rağmen bir türlü bulamamasıyla ilgiliydi rüya) fırlamışçasına, demirlere uzatılan ayakları yararak oturduğum bölgeye yaklaşan bir kız gördüm. Güneş gözlüğü takan her kızın güzel olabileceği olasılığını güçlendiren kıvrak bir vücuda sahipti. Vapurun hızından aldığı şevkle yanıma oturup ayaklarını öndeki demirlerin en altta olanına uzattı. Bunun üzerine başımı okuduğum kitaptan kaldırıp (o anda, Melusine mitiyle Possession filmi arasındaki bağlantıyı yakalamaya çalışıyordum) kızın ayaklarına baktım. Sonra ani bir rüzgarla, Arcanum 17’nin sayfalarından biri açıldı. Sayfa, Bonaventure adasının yakınlarındaki Percé Rock kayalığı üzerine Breton’un kurduğu analojilerle doluydu. Yeniden kızın ayaklarına baktım. Eğik gelen güneş, ayak üzerindeki damarları gölgelendirmiş ve pembe ojeye rağmen, onları asil bir western kayalığına dönüştürmüştü. Kitabı kapatıp kıza doğru döndüm:

- Eğer ayaklarınız, 'Percé Rock' kayalığının ortadoğuya düşmüş yalın bir gölgesiyse, sürdüğüm yol doğru demektir.

Kız, bakış yönünü değiştirmeden ve benimle yüz yüze gelmekten kaçınarak sakızını çiğnemeye devam etti. Ben de üstelemeyerek kitabın sonlarına doğru bir sayfa açıp, az önce kurmuş olduğum cümleyi birkaç kez aklımdan geçirerek kendi kendime tahrik oldum. Kafam kızdaydı, bu yüzden kitabı takip edemiyordum. Bir süre sonra kız, çiğnediği sakızı eline aldı ve 'wash my face and my sins' diyerek denize fırlattı. Acımasızca denize karşı sırıtıyor ve durmadan tekrar ediyordu sihirli sözcüklerini. Kızın yabancı uyruklu olabileceğini düşünüp onun duyabileceği bir ses tonuyla kitaptan bir pasaj okumaya başladım:

'We want to explore goodness, enormous land where all is silent.'

Sonra okuduğum pasajın, Apollinaire'in bir şiirinden alıntılandığı gerçeğiyle karşılaştım. Fransız komünist partisinden, tarot ezoterisine kadar türlü mistik/maddeci fantezileri sonunda Rimbaud, Baudleaire, Sade ya da Lautreamont'a bağlama alışkanlığından uzunca bir süredir kurtulamamış olan Breton'u içten içe ayıplarken, birdenbire yanımdaki kızın sorusuyla irkildim.

- Benimle gerçekten yatmak istiyor musun?

Arcanum 17'yi, arasına sağ işaret parmağımı koyarak kapadım ve ayaklarımı, kızın ayaklarıyla aynı hizaya getirdim.

- Dilimizi konuştuğuna göre hayır, istemiyorum. Ama bunu neden sorduğunu merak ediyorum.
- Çünkü sabahın daha ilk çeyreğinde, kartvizit gibi dolaştırdığına emin olduğum bir kitabın 24. sayfasını okuyorsun on dakikadan beri.
- Beni takip ettiğini düşünmemiştim.
- Seni değil, kitabı takip ediyordum.
- Breton sever misin?
- Tanımam.
- Peki dilimizi nereden öğrendin?
- Babamdan.
- Başka ne öğretti baban sana?
- Topuklu ayakkabılarımı, havuz kenarındaki amonyak mazgallarına sokmadan nasıl yürüyebileceğimi.
- O halde babanın ölmüş olmasını dilerim.
- 58 kiloyum. İlk kez on beş yaşında, yerel bir basketbol takımının oyun kurucusu tarafından tecavüze uğradım. Babam ben on beş yaşındayken, kendisinden çalınan bir arabayı takip ederken trafik kazasında öldü ve erkek kardeşim yok. Sıradan bir üniversite bitirdim. Godard'ın adını hiç duymadım, Tarkovski'den nefret ederim ve Guernica'yı gözüm açık üç dakikada, gözüm kapalı dört dakikada yorumlayabilirim.
- Tam istediğim gibi.
- Biliyor musun, geçen hafta kürtaj oldum. İlk kürtajımdı ve bebek 6 aylıktı. Ortalık kan gölüne döndü. Zemini satranç taşlarını andıran bir hastane odasındaydım. Kürtajı bayıltmadan yaptılar, çünkü bayılırsam ölebilirmişim. Hayatımda böylesine büyük bir acıyı iki kez hissettim. Birincisi, 2001 yılında ve gebe kalmayı istediğim halde adet gördüğüm zaman ve ikincisi, Kristeva’nın lezbiyen olduğunu öğrendiğim zaman... Daha operasyonun ilk dakikasında bebeğin sağ kolu E2'ye fırladı. Sonra kafası F4'e, sol bacağı ise R6'ya düştü. Cinsiyetini göremeden bayılmışım.
- Satranç bilmediğin anlaşılıyor. Çünkü tahtada R6 adında bir koordinat noktası yoktur.
- Her şeyi ciddiye alan bir arkadaşımı hatırlatıyorsun bana.
- Breton, Kara Mizah Antolojisi kitabında şöyle der: 'Cinsellik, ciddiye alındığında basit bir kitaba dönüşür.'
- Aynı zamanda her şeyi cinsellikle açıklayan bir arkadaşımı da hatırlatıyorsun.
- Bu arkadaşın baban olabilir mi? Eğer öyleyse, keşke ölmeden önce satranç oynamayı da öğretseymiş sana.
- Babam uzun süre Cezayir'de yaşadı, yani annemden ayrılınca. Ayrılma nedeni, Renault düşünde gördüğün o makyöz kızın, babamla olan ilişkisiydi ve annem, bu büyük skandalın üzerine ciddi bir sinir krizi geçirerek, babamın Türkiye'deki lolipop fabrikalarından birinin yönetimini üstlendi. Kadın öylesine bir bunalım içindeydi ki, babamın ayakkabılarını giyip toplantılara katılıyor, onun pahalı elbiselerinin içinde düzdürüyordu kendini fabrika işçilerine.
- Bu hikaye bana Tatlin ve Kinsey raporlarını hatırlattı.
- İşin Tatlin kısmı şu oldu; sonunda, annemin üretken bedeni sayesinde fabrika, kol işçiliğinden bant sistemine geçti. Yani şekerler, içi oyuk olarak değil, dışları çıkıntılı olarak üretilmeye başladı. Kinsey kısmı da şu oldu; annem, ambalajlamada çalışan bir forklift sürücüsü tarafından hamile kalınca, fabrika genel greve gitti. Babamın fabrika bahçesindeki heykeli, kendilerini DNA (Dialectic National Action) askerleri diye çağıran bir grup tarafından yağmalandı. Bir gecede ev havuzumuza 4 ton çimento döküldü ve tüm bunlar olup biterken ben, 'Wild At Heart' filminin ezberlediğim repliklerini, yatak odamın tavanına yapıştırdığım samanyolu takım yıldızına bakarak tıpkı bir dua gibi tekrar ediyordum.
- Bu vapurda ne işin olduğunu merak ediyorum.
- Bir adamı bekliyorum ama onun yerine sfinkter doktorası yapmış, ağzı kulaklarında kitap okuyan, sabah ereksiyonunu saklamak için güneşi arkasına almaktan kaçınan epistemofilik bir başkasıyla karşılaştım.
- Sanırım o ben oluyorum.
- Tebrikler, bir buzdolabı kazandınız!

Vapur iskeleye yanaşmak üzereydi. Bir kadını, sabahın ilk saatlerinde kendi beklentisine terk edemeyecek kadar yufka yürekliydim.

- Albinolar için özel olarak inşa edilmiş bir yer biliyorum. Yılın dört mevsimi karanlıktır. Kahvaltı için oraya gidiyorum ve belleğimde bir kişilik boş yer daha var.
- Bellek kesenin idrar kesenden daha geniş olduğuna eminim. Seninle geliyorum.

Kız, ayaklarını demir parmaklıktan indirerek vapur çıkışına doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Ben de yarım kalan 9.15 rüyasını tamamlamak üzere uzun zamandır aynı sayfaya bastığım parmağımı Arcanum 17'den ayırarak kızı takibe koyuldum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder