Yorumlar

24 Eylül 2012 Pazartesi

Hayal Kırıklığı Yaratan Öncelikli Filmler

Bir duygu durumundan başka bir duygu durumuna geçişte arzunun 'özgül' ağırlığını yitirerek ruhsal boyutta bir kara deliğe dönüşmesi ile ışığın, saydam bir ortamdan başka bir saydam ortama geçişte kırılarak doğrultu değiştirmesi arasında bir benzerlik var. Hayal kırıklığı ve ışığın kırılması arasındaki bu analojik benzerliği fantazmatik bir ışık oyunu olarak kabul edebileceğimiz sinema üzerinden yorumladığımızda ise bir başka sonuç ile karşı karşıya kalıyoruz. Öyle ki sinema perdesini 'saydam' bir ortam olarak kabul edersek, projeksiyon cihazından yansıyan ışığın zihnin hangi düzeyinde kırılarak izleyicide onarılmaz bir hayal kırıklığı yarattığı meselesi daha ilginç bir hale geliyor. Işık hızına erişerek zamanı durduran ve pozlandığı fotoğraf karelerine parçalanarak stabil hale gelen bir film, hangi noktada doğrultu değiştirerek hayal kırıklığına dönüşür?  Hiç de esnek olmayan kendi zihnimi model aldığımda bu sorunun yanıtı olabilecek öncelikli birkaç film geliyor aklıma! 

The Rainbow Thief, 1990 - Alejandro Jodorowsky 
Sinemasına inandığınız bir yönetmen tarafından hiç de ilginizi çekmeyen bir filmle aldatılmış olmak, o yönetmenle aranıza yerleştirdiğiniz aynanın ayarını da değiştiriyor şüphesiz. Öyle ki kolektif bilinçdışı argümanları simya, ezoteri ve mistisizm ile bütünleştirerek sinemada irrasyonel bir 'metafizik imgelem' ağı yaratan Jodorowsky'nin ışığı, bu ısmarlama filmle birlikte kırılarak büyük ölçüde yön değiştirmiştir. Aynı zamanda izleyici cephesinde yaşanan hayal kırıklığının da nedeni olan bu değişim, hiç şüphe yok ki filmin kalemi olan Berta Domínguez'in beceriksizliği ile yakından ilgilidir. Zorlama bir 'yeraltı' masalı olan 'The Rainbow Thief', aynı zamanda Jodorowsky'nin son filmidir. 
Vivement Dimanche, 1983 - François Truffaut 
Yeni dalga sinemasının üç önemli ucundan biri olarak kabul edebileceğimiz Truffaut'nun son dönem çalışmalarından olan film, sıfat olarak hiç değer vermediğim ancak nedense bu filme yakıştığını düşündüğüm 'samimiyetsiz' tanımını bir biçimde hakediyor. Sinema eleştirmenlerinin genellikle neyi eleştirdiklerinden emin olmadıkları zamanlarda kullanmaya çekinmedikleri bu muğlak sıfatı cümle içinde konumlandırdığımızda, Vivement Dimanche filminin, gerek plastiği, gerekse öyküleme tarzı ile 'samimiyetsiz bir Hitchcock taklidi' ya da biraz yumuşatırsak başarısız bir Hitchcock ithafı olduğunu iddia edebiliriz. Entelektüel aşk üçgenlerini ve sıradan ilişkileri gündelik rastlantılarla süsleyerek kapalı bir mizah duygusu yaratan yönetmenin bu yerleşik tavrından uzaklaşarak formalist dozu yüksek bir gerilim filmine kalkışması, hayal kırıklığını formüle eden en önemli neden.  
Sileni, 2005 - Jan Svankmajer  
Diğer filmlerinde Freudian psikanalizi rüya sembolizmiyle bütünleştiren ve özenle çarpıttığı nesnel tarih algısını infantil-kişisel bir masala dönüştüren yönetmenin ışığı, Edgar Allan Poe ve Marquis de Sade'ın birer öyküsünden yola çıkılarak gerçekleştirilmiş olan bu filmle birlikte büyük ölçüde kırılmıştır. Politik göstergelerin, imgesel olanı, nesnel gerçekliğin sınırında organize olmuş birer sembol yığınına dönüştürdüğü kaçınılmaz yavanlık, oyuncuların sıkıcı profesyonelliği ve animasyonların etkisiyle kurulan zoraki epizodik anlatım, filmde konu edilen delilik kavramının paleolojik evrenini derinleştirmemiş, tersine evcilleştirmiştir. 
La Fidélité, 2000 - Andrzej Zulawski 
İkili ilişkiler üzerinden yol alan Possession (1981) ve La Fidélité filmlerini arka arka izledikten sonra Zulawski'nin vahşet tiyatrosuna özgü grotesk söyleminin evcilleştirilmiş bir psikolojik dramaya nasıl dönüşebildiğine tanıklık edeceksiniz. Yaklaşık üç saat sürecek bu hayal kırıklığından kurtulabilmek için sonrasında L'amour Braque (1985) filminin hezeyanlı ve gösterişli temposunu salık veriyorum.  
Robinson Crusoe, 1954 - Luis Bunuel 
Bilinçdışı zihnin rastlantısal değil sistematik olarak estetize edilmesi ile başlayan Bunuel sinema anlayışının, özellikle onun Meksika döneminde çektiği ucuz melodramlarla birlikte derin bir sarsıntı yaşadığı kuşku götürmez bir gerçek. Bu kaçınılmaz sarsıntıyı meşrulaştıran filmlerden biri de Daniel Defoe uyarlaması olan ve Robinson Crusoe'nun yaşamının anlatıldığı aynı isimli çalışma. Tanıdık öyküye fazladan eklenen birkaç rüya sahnesinin, ne filmin sıradan tavrını değiştirmeye ve ne de Bunuel'i aklamaya kesinlikle yetmediği iddia edilebilir. Bilinçdışı merkezli politik sürrealizmden ve irrasyonel imge dizgesinden uzak, ikinci sınıf bir 'gündüz düşü' olarak kabul edebileceğimiz film, ışığın yanlış yerden kırılmasına neden olmakla kalmamış aynı zamanda Bunuel'i yaklaşık 10 sene sürecek bir filmsel karanlığa da hapsetmiştir. 
Les Parents Terribles, 1948 - Jean Cocteau 
Rüya sembolizmi üzerinden şairane gerçekçiliğe imge dozu yüksek bir soluk kazandıran Jean Cocteau, Orphée serisinden önce çektiği ve büyük ölçüde konvaniyonel-narratif bir söyleme teslim olan Les Parents Terribles filmiyle onarılmaz bir hayal kırıklığı yaşatmakla kalmamış aynı zamanda sahip olduğu sinemasal mirası da büyük ölçüde törpülemiştir
The Coca Cola Kid, 1985 - Dusan Makavejev 
Planlanmış bir öyküyü dokü-dramatik bir manevrayla sahteliğinden kurtarmak ve ona eleştirel bir boyut kazandırmak, Makavejev filmlerinin temel formülünü oluştururken, yönetmenin ışığı, kendi sinema serüveninde ilk kez kırılarak -Montenegro (1981) bu kırılmanın sinyallerini önceden veriyordu- etkisini ciddi anlamda kaybetmiştir. Öyle ki Makavejev'in önceki filmlerinde, kurulu toplumsal dinamiklerin ardındaki hakikati ve yabancılaşmış bireyin ardındaki gerçek kendiliği ortaya çıkarmak adına kullanılan absürdite ve ironi teknikleri, The Coca Cola Kid filminde, yüzeysel olarak yapılanmış politik sloganların hizmetine verilmiştir. Cinsel siyasetin ve deneysel psikanalizin önemli isimlerinden olan Wilhelm Reich'ın sinema şubesi olarak kabul edebileceğimiz Makavejev'in kara mizahtan uzaklaşarak neredeyse durum komedisine dönüşen filminin başarısızlığı, tamamı Avustralyalı olan yazar kadrosunun yetersizliği ile de doğrudan ilgilidir. 
Pola X, 1999 - Leos Carax 
1995 yılında Dokuz Eylül Üniversitesini ziyaret eden bir Franasız sinemacı, Carax'ı Carax yapanın, o zamana dek her projede birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Jean Yves Escoffier olduğunu söylediğinde kısa süreli bir hazımsızlık yaşamıştım. Carax'ın sinemasına duyduğum ilgi nedeniyle pek de ciddiye almadığım bu anekdot, 1999 yılında kendini doğruladığında, Carax'ın ışığı, hem gözümde ve hem de filmi yansıtan perde üzerinde giderek etkisini kaybetmişti. Gerçekten de şiirsel sinemayı destansı bir anlatımla katederek epik denebilecek bir kavrayış üzerinden örgütleyen Carax'ın sineması, metni kadar sıradışı olamamış ve tutarsız bir biçimciliğe hapsolmuş bu filmle birlikte kusursuz bir yara almıştır. 
T.M.A. (Darkness), 2009 - Juraj Herz 
Her ne kadar kendisi kabul etmese de Çek yeni dalga döneminin önemli yönetmenlerinden olan ve kendine has grotesk üslubuyla yerel efsaneleri büyük bir iştahla deforme eden Juraj Herz, T.M.A. (Darkness) adını taşıyan filmiyle yazık ki altını çizmiş olduğumuz diğer yönetmenlerden çok daha rahatsız edici, çok daha derin bir kırılma yaratarak sinema hayatının sonuna gelmiştir. Eğer hayal kırıklığının dozunu artırmak istiyorsanız Spalovac Mrtvol (1969) ve T.M.A. (Darkness) filmlerini arka arkaya izlemenizi öneriyorum. 
TAN TOLGA DEMİRCİ - PSİKEART DERGİSİ / EYLÜL-EKİM SAYISI

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder