Yorumlar

28 Ocak 2011 Cuma

Nesnenin Gölgesi Filmin Üzerine Düşer





"Şu depresyon her şeyi alıp götürmeden bir plak seçer misin?" Ateşi giderek sönmekte olan kırmızı bir koltuğa uzanmış Anna'nın belki de son arzusuydu bu.

İlk kez 1994 yılında rastlantısal biçimde karşıma çıkan 1986 yapımı Leos Carax imzası taşıyan 'Mauvais Sang' filminde, kendime en çok sorduğum sorulardan biri, hiç şüphesiz Anna'nın cümlesiyle hayat bulan 'depresyon'un nerede asılı olduğuydu; Anna'nın arzusunda mı, ona olanaksız bir aşkla tutkulu olan Alex'in seçeceği plakta mı, yoksa ikisinin dışında var olan ve ancak onların tepkileriyle kendini teşhir edebilen mizansenin kendisinde mi? Filmsel gerçekliği sistemli bir kaosa sürükleyen depresyon, sahneler arasında tanıdık olmayan bir geçiş şablonuna dönüştükçe, onun hem kendini teşhir eden ve hem de büyük bir ustalıkla gizleyen yapısı üzerinde düşünmeye başladım. Öncelikle filmin dramatik akışında karakterlere doğru yol alan bir kanal açtım. Böylelikle karakterlerin tepkilerinden hareketle analitik ve biraz da sezgisel bir bilgi ağına ulaşmış olacaktım. Yüzeysel olduğu kuşku götürmez bu kanal, 'karakterin duruşu' ile ilgili verili bilgileri gözle görülür hale getirmemde yardımcı oldu. Bunun için, depresyonu işler kılan iki karaktere, yani Anna ve Alex'e üç soru sordum; 'Neden susuyorsun?', 'Neden burada olmakta ısrarcısın?' ve 'Neyi arzuluyorsun?' Anna, Alex'in kendisine duyduğu aşka kayıtsızdı çünkü başka birini seviyordu. Suskunluğunun nedeni bu olmalıydı. Ancak bir yandan da orada, yani Alex'in yanında kalmakta ısrarcıydı. Çünkü kendisine duyulan aşk, gündelik olan her şeyi mitolojik bir derinliğe sürüklüyor ve görünümün tüm sıradanlığı, kıpırtısız bir patlamayla kendini ele veriyordu. Peki arzuladığı neydi Anna'nın; kendisine karşı duyulan bu karşılıksız aşkın yerçekimsiz bir zaman parçasında sonsuza dek sürmesi mi, yoksa her şeyin, Alex tarafıdan seçilmesi beklenen plağın ezgisiyle ölüme doğru taşması mı? İki karakterin birbirlerine olan uzaklığını el yordamıyla bile olsa ölçebilmenin tek yolu, Alex'in vereceği yanıtlardı kuşkusuz. Alex susuyordu çünkü Anna'ya duyduğu aşk, onun beden imgesine çarparak yine kendisine dönüyordu ve böylelikle Alex, yalnızca aksak varoluşuna yayın yapan bir radyo sinyali olma kaderine sürükleniyordu. Aşkın yaşandığı mekan, aynı zamanda bir cinayet mahaliydi ve orada olmakta ısrarcıydı Alex çünkü kendini hedef alan cinayetin izlerini silerek, yani kendi ölümünü çoğaltarak acısını sonsuza dek geciktirmeye kararlıydı. Peki arzuladığı neydi Alex'in; Anna'ya olan aşkını itiraf ederek havada asılı duran ve dağılmayacağı her halinden belli şu depresif mizanseni bir an önce parçalarına ayırıp onun taşıdığı sırrı alaşağı etmek mi yoksa dilinden dökülmeyenleri, seçeceği plağın ezgisine dönüştürerek Anna'yla 'tek taraflı' bir bütünleşme formülü yaratmak mı?

Cevap anahtarının soruların üzerine yanlışsız oturduğu böylesi bir çözümlemede, depresyonu yaratanın ne olduğuna dair 'gerçeklik' duygusu, biraz daha kendini teşhir eder olmuştu. Ancak yine de karakterlere doğru açmış olduğum bu depresif kanal, eninde sonunda tıkanacağı sinyalini de vermeye başlamıştı. Buna rağmen karakterlerin depresif konumlarına dair elimde kalanları özetleyebilecek bir konumda hissediyordum kendimi. Öyle ki sormuş olduğum bu üç soruya karşılık olarak karakterlerin depresyonunu ortaya çıkaran temel aksiyonlar, verdikleri 'tepkiler', karşı karşıya oldukları 'kaçınılmazlıklar', duyumsadıkları 'çelişkiler' ve yaşadıkları 'çatışmalar' olarak sıralanmıştı. Örneğin iki karakter açısından da susmak, stratejik bir tepkiydi ve kaçınılmaz olarak orada olma zorunluluklarını ve karşılıksız arzularını besliyordu. Depresyonu analitik anlamda hissedilir kılan tüm bu aksiyonlara rağmen eksik olan bir şey vardı. Açtığım kanalı tıkayan ve beni başka bir kanal açmaya zorlayan eksik bir şey... Karakterin depresyonunu ortaya çıkarmak, filmin depresif yapısı hakkında fikir edinmek için bozuk bir pusula olabilmişti ancak. Peki eksik olan neydi; karakterlerden taşarak filme sızan, ancak basit ya da karmaşık duyguların analiziyle pek de ilgisi olmayan filmsel depresyonu yaratan 'oluş' nerede saklıydı? Mauvais Sang'ı birkaç kez izledikten sonra, depresyonu ve depresif etkiyi, ilk açtığım kanaldan, yani depresyon-özne (karakter) ilişkisinden uzaklaştırmayı başardım. Öznenin yerine nesneyi koyduğumda, yani sorulan sorular karşısında karakterlerin verdiği tepkilerden, biricik 'nesne'nin verdiği tepkilere geçtiğimde, karakter dramaturjisinin etkisini yavaş yavaş kaybettiğini ve yerini nesnenin gerçeklik alanına bıraktığını gördüm. Açtığım ilk kanal, olay örgüsüne sıkı sıkıya bağlı bir tepkiler bütünüyle hareket eden 'depresif karakter'i yorum ağına dahil ederken, açtığım ikinci kanal, olay örgüsünden ilk algıda bağımsız, tamamen biçimci anlatım olanaklarıyla kendini teşhir eden 'depresif nesne'ye ulaşmamı sağladı. Karakterlerden farklı olarak bütünsel anlamda kendi dinamikleriyle var olan, görüntüden çok görünümün kendisini esas alan bu dolaylı işaretler bütününü açığa çıkaran güç üzerinde düşünmeye başladım. Karakterlerin suskunluğu, çatışmaları, arzuları ve çelişkileri, kendisine sorulan sorularla, kendi filmsel tarihiyle ya da olay örgüsünün onun tepkilerine olan yansımasıyla bir anlam ya da anlamsızlık kazanırken, 'nesne'yi hangi sorular teşhir ediyor ya da nesne, bu sorulara nasıl bir tepkiler bütünüyle karşılık veriyordu?

Filmi izlediğim haftalar boyunca, karaktere sorduğum sorulardan farklı olarak nesneye sorduğum soruların, filmin biçimci dinamiklerinin ardına gizlenmiş olduğu gerçeğiyle karşılaştım. Işığa sorduğum soru, müziğe sorduğum soru, kurguya sorduğum soru, oyuncuyu nesneleştiren 'jest'e sorduğum soru ve nihayet görüntünün kendisine sorduğum soru, nesneyi ya da depresif 'nesne'yi ele veren esas unsurlardı. Teknik herhangi bir anlatım biçimine sorduğum soru, o anlatımın nesesini, sahip olduğu anlamın kendisiyle ele veren bir bütünlük taşıyordu. Filmsel anlatımı temel alan her teknik etki, hedefi olduğu nesnede duygusal bir tepki uyandırıyor ve nesnenin, ancak kendini gizleyerek var olabileceğine dair şiirsel bir formül yaratıyordu. Nesne, bu teknik etki sayesinde gündelik gerçeklikte göze görüldüğünden farklı bir konuma taşınıyor ve yine nesnel gerçeklikte taşıdığı sıradan mesajın dışında, başka şeylerin sözcülüğünü yapar hale geliyordu. Işık, nesneyi diğer nesnelerden ayırdığı ölçüde depresif bir vurgu yaratıyordu. Yüzeyi değil, 'duruşu' aydınlatan nesneydi depresif olan. Kostüm, taşıdığı renklerden hareketle sarmaladığı bedeni, animistik bir ritüel gibi canlandırdığı ölçüde depresifti. Müzik, karakterlere dramatik bir gölge gibi düştüğünde, anlamı sözcüklerin ötesine taşıdığında depresifti. Kurgu, karakterlerin düşünce hızına ulaşarak aritmik bir sessizliği sahnelere ayırdığında depresifti. Jest, üzerine bulaştığı bedeni rüya olarak algıladığında depresifti. Ve görüntü, ancak görünüme dönüştüğünde depresifti.

Biri karakterin özüne ve diğeri nesnenin merkezine giden iki kanal, 'Mauvais Sang' filminin depresif şiirselliğini tüm ayrıntılarıyla gözler önüne serdiğinde, kurgulamış olduğum bu formülün, diğer filmler için geçerliliğini sorgulamaya başladım. Sonuç aynıydı. Olay örgüsü değişse de nesneyi kabuğundan soyutlayan 'biçim', her zaman aynı yolu takip ediyordu. Depresyon hep aynı yerde asılıydı.



DEPRESİF FİLMLER:

A Short Film About Love, Krzysztof Kieslowski, 1988: Depresyon, bakışın kendisidir. Tomek'in, zamanı emerek arzuyu uzun bir mekanik koridorda muhafaza eden teleskopuna gözümü dayadım. Gördüklerim ve duyduklarım arasındaki mesafe sıfırlandığında, hiçbir jiletin gözlerimden daha keskin olmadığını anladım.

Possession, Andrzej Zulawski, 1981: Depresyon, acının posasıdır. Ruhsal jest, 'ten' zırhını kırarak sahip olduğu maneviyat arazını atmosfere dağıtır. Sonrasında 'beden' ve 'beden', mıknatısın aynı kutupları gibi birbirini iterler. Kendisine ait olmayan ellerini kullanarak, tıpkı tükenen bir yakıtın roketten ayrılması gibi, kendi gerçekliğini bedeninin dışında kurmaya çalışan Anna'nın yaptığı da buydu.

Katzelmacher, Reiner Werner Fassbinder, 1969: Depresyon, hedefi olmayan beklentidir. 'Beklenti', 'beklemek' fiilinin imgesidir. Birincisi sonsuzdur, ikincisi, sonsuzluğun somutlaşmış talebidir. 'Beklenti' öznesizdir. Hedefi, yalnızca kendisidir, mutlak biçimcidir, sadece organize atmosferlerle yayılır ve atmosferin tükenmesiyle birlikte kendi 'oluş' halinin öncesine geriler. Terazisi kırık bir arzuyu dengede tutmaya çalıştıkça, Fassbinder'in kadınları, siyah beyaz bir fotoğrafın yüzeyinde belirginleştiler.

Angst, Gerald Kargl, 1983: Depresyon, sesi alınmış cinayettir. Katilin genel planı, işleyeceği cinayetin taşıdığı anlama göre giderek yakın plana dönüşür. Yakından baktıkça uzağına düştüğümüz anlam (cinayetin sebebi), mikroskopik bir genel plan metaforundan fazlası değildir.

Léolo, Jean-Claude Lauzon, 1992: Depresyon, bir möbius şeridi üzerinde çocukluğa gerileyen varoluştur. Yalnızlığı ile aydınlanan Léolo'nun geçmişe doğru uzayan gölgesine doğru yaklaştım. Ve ışığın kaynağını ne kadar değiştirirsem değiştireyim, kendi dışına taşarak nesnenin suskunluğunda hapsolan çocuk Léolo'nun gölgesi asla oyamadı yerinden.

Bitter Moon, Roman Polanski, 1992: Depresyon, dondurulmuş besin kaynağıdır. Anılarınızdaki kadının konumu, kendi düşünce çapınızla doğru orantılı olarak büyür ya da küçülür. Bunun 'O' kadınla doğrudan hiçbir ilgisi yoktur. Siz büyütür, siz yok edersiniz. Merkezi konumda olan, acı çekiyormuş gibi yapan ve böylelikle ruhu besleyebilen, yalnızca 'düşünce'nin kendisidir.

Last Year at Marienbad, Alain Resnais, 1961: Depresyon, yitik sözcüklerden oluşan mimari bir uzamdır. Rüzgarsız bir zamanın ortasına kurulmuş Marienbad, şiirsel olanı şiirden uzaklaştırarak, onu öznenin değil nesnenin merkezinde sıkışıp kalmış bir hava kabarcığına dönüştürür. Aynı sözcüğü sayısız kez yaşayan aşıklar, yalnızca oradan soluklanabilirler.

Boy Meets Girl, Leos Carax, 1984: Depresyon, kararsızlık jestidir. Böyle bir denklemde verilen her karar, verilmiş bir önceki kararı düş olarak algılar; hedefini ona kitleyerek düşünceyi harekete geçirir. İleri doğru ivmelenen ancak gölgesi geriye düşen 'karar', eninde sonunda verilmiş bir önceki kararın yanı başında, sonraki kararın kendisini düş olarak algılamasını bekler.

The Cremator, Juraj Herz, 1969: Depresyon, hastalıklı zihni ateşe veren ağrılı bir arınmadır. Krematoryumun boğumlu bacaklarından çıkan yoğun sis, günah ve ten kokusunu ruhun kan kokusuna dönüştürür. Huzurlu yükselişinin ardından giderek dağılan duman, yakılacak bir sonraki bedenin anıları ve günahları için yeniden geri dönecektir.

Malina, Werner Schroeter, 1991: Depresyon, bölünmüşlük sanrısını bütünleştirme çabasıdır. Malina, anima, animal.
TAN TOLGA DEMİRCİ - PSİKEART DERGİSİ / OCAK-ŞUBAT SAYISI

24 Ocak 2011 Pazartesi

Yirmi Sürreal Nesne


Nesne 1: Islak kadın çorabıyla dövülen Pravda gazetesine sarılmış kuzu eti.

Nesne 2: Terk edilmiş bir adamın çekilen yüz fotoğrafı, Victorian dönemden kalma aristokrat bir kadın korsesine sarılır ve preslenerek vazo haline getirilir.

Nesne 3: Sosyete ve halk plajlarından alınan iki ayrı kum örneği yüksek ateşte lens haline getirilir ve piyasaya satılır.

Nesne 4: İçi dışkı dolu çimento kamyonu tarafından ezilmiş bir tekerlekli sandalyeye oturma çabası taşıyan güzel bir kadının, harcadığı çaba sırasında ortaya çıkan bacak kaslarının üzerine, maviye boyalı bir tuval bastırılarak 'kas baskı' örneği alınır.

Nesne 5: İnce ve derin bir cam tüpte saklanan Amerikalı bir kadının gözyaşını, Asya tipi üreten bir ülkenin tarım toprağına dökerseniz alacağınız emperyalist ekin, 'land art' kökenli gerçeküstü bir nesne olacaktır.

Nesne 6: Tavus kuşu gagasının rendelenmesi sonucu ortaya çıkan gaga tozunun, bir kadının terli göbeğine rastgele serpiştirilmesiyle beliren ve fotoğrafı çekilen dekalkomanik şekil.

Nesne 7: Exorcist filminin posterinde iki gün bekletilmiş on kadar hurma kömür ocaklarında yakılır ve tozu, kırmızı yağlı boyaya karıştırılarak adet görmekte olan bir kadının portresi çizilir.

Nesne 8: Sevişmekte ısrarcı bir kadının gözleri, laboratuvarda yapay bir sinir ağına işlenerek exotibilist bir aşamadan sonra sinirin 'sıvı' hale gelmesi sağlanır. Elde edilen sıvı, duruma göre bir ila üç miligramlık dozlar halinde sevgilisi tarafından orgazm olamayan erkeklerin bel kemiğine zerk edilir.

Nesne 9: Kontrbas teli bir kadının boğazına üç beş kere dolandıktan sonra (kadın boğulmamalı) çözülür ve zor da olsa viyolaya takılır. Roma'nın sayılı viyolacılarından Guiseppe Menfredini'den, söz konusu viyolayla Wagner'in Tristan ve Isolde'sini çalması istenir. O sırada adam ne çalarsa çalsın, kaçınılmaz olarak kadının boğulmak üzereyken çıkardığı sesler duyulacaktır. Buna bir anlam veremeyen Manfredini'nin 'şaşkınlık' fotoğrafları çekilir ve İstanbul metrosunda, 'Bu Adam Niçin Şaşırıyor' başlığıyla gerçeküstü bir nesne / emosyon olarak sergilenir.

Nesne 10: Bir erkeğin fay çatlağını suyla doldurup annesi tarafından keselenmesi sonrasında bu işlevsel kese, deprem yazıcılarının kağıdı yerine kullanılır ve oedipal depremlerin kaydı alınır.

Nesne 11: Yüzleri tamamen lavaşla kaplanmış bir çift doğulu, gün ortasında öpüştürülür ve öpüşmenin fotoğrafı çekilerek ona 'Asya tipi Magritte Erotizmi' adı verilir.

Nesne 12: Kendini, sarıldığı yastıkla bilinçdışı güvence altına alan kadının yastığı alınarak (kadının sıcaklığı üzerinde kalacak biçimde), Rio üniversitesi psikiyatri anabilim dalında incelemeye alınır. Yastık üzerindeki sıcaklık, kadının kendini güvence altına aldığı standart sıcaklık olarak kayıt edilir.

Nesne 13: 19.yüzyıla ait bir şarap şişesi, frijit bir vajina ısısında 6 ay bekletilir ve okyanusa salınır. Belli bir süre sonra şişenin Van gölünde ve sonrasında Cumalıkızık'ta bir evin küvetinde, 'içinde bir mesajla' ortaya çıktığı görülecektir. Mesajda şöyle yazacaktır: 'Birbirimizi anlamaya çalışmadıkça anlaşıyor olmamızdır kıyamete yakın olma nedenimiz' Bu anlaşılır olmayan mesaj, heykeli dikilmesi adına Rus soyutçularına yollanır ve ilk kez bir mesajın heykeli dikilir St.Trijenyiv meydanında.

Nesne 14: Bir adamın gözlüğünde arpacık çıkar. Adam da gözlüğünü alır ve müzeye kaldırır.

Nesne 15: Saussure'ün dili koparılarak dilbilimciler tarafından incelemeye alınır. Önce bir kenar mahalle orospusunun göğüs teriyle, daha sonra ise bir tornacının alın teriyle ovularak 'cinsel emek' kıvamına getirilen dil, ezilenleri savunması amacıyla Paris İnsan Hakları Kürsüsü'ne genel sekreter olarak kabul edilir. Dilin savunması gereken ilk konu, 'belden yukarı vurmanın, belden aşağı vuruşmaya olan sınıfsal etkisi' üzerinedir. Dilin konuşma sırasında etrafa saçtığı tükürük zerreleri, havada uçuşmakta olan sineklerle çiftleşerek 'Petit Saussure' adı verilen yeni bir uçan memelinin doğmasına yol açar.

Nesne 16: Kanlı tutkalla ve balık puluyla sıvanmış orgon akümülatörü.

Nesne 17: Frijit bir kadının cismi, aynı boyutlarda kalıba dökülür ve çıkan kalıbın dayanaklar yardımıyla ayakta durması sağlanır. Sonra kadının sırt bölgesine paslı bir sayaç takılarak kıvrımsız kulağına Rimbaud'dan masallar okunmaya başlanır. Çok geçmeden sırta takılan sayacın masalların etkisiyle döndüğü görülecektir. Bu 'dönüm' noktası, alçı kadının libidinal yaşamını kanıtlayan bir vurgu olarak tarihe geçecektir.

Nesne 18: Çöpe atılmış bir kadın çizmesinin içi inşaat kumuyla doldurulup bir karate kursuna gönderilir. Buradaki öğrencilerin çizmenin içindeki kuma parmaklarını sokup çıkarmaları ve böylelikle parmaklarını güçlendirmeleri sağlanır. Güçlenen parmaklar, dövüşmek için değil frijit vajinaları uyarmaları için eğitilirler. Burada gerçeküstü nesne çizmenin kendisidir. Çizmenin içinde ve ertesinde olup bitenler ancak Kinsey Raporu olarak bir anlam ya da anlamsızlık kazanabilir.

Nesne 19: René Crevel'in kemikleri alınarak sızlatılır.

Nesne 20: Papa'nın başparmak kalıbı çıkartılır ve şiddetli sütten kesilmiş, tam da bu yüzden annelerini değil babalarını suçlayan ergenlik dönemi kızlara emmeleri için verilir. Kalıbın içindeki kimyasal bileşenler, emiş anında eriyerek kızın içine 'kimyasal baba' olarak yansıtılır ve katolik kadın derneklerinin sayısı hızla artış gösterir. Burada gerçeküstü nesne parmak kalıbı değil, Papa'nın gerçek parmağıdır.

21 Ocak 2011 Cuma

Bazı Kavramlar Üzerine II


Kübik Kesilmiş Domates Konservesi: Avignon'lu kadınların vajinası.

Anam avradım olsun ki: Oedipal kodlarım dağılsın ki.

Rüyalarında Isaac Newton ile sevişen kadınlar: Ayakları yere basmayan hoppa kadınların, bilinçdışı bir arzuyla Newton'la birlikte olup, ikinci el bir yerçekimi etkisiyle 'ağır kadın' olma yolunda attıkları irrasyonel adım.

Psikanaliz: Delik bilim.

Tampon Devlet: Savaş nedenli kanın üzerine bulaşmasına izin vermeyen devlet.

Sembiyotik psikoz: Anneye aşırı bağlılık sonucu yaşanan kişilik bölünmesi. Sonunda kişi, annesinden mi yoksa kendisinden mi ikiye bölündüğünü anlayamadığı için süt esanslı bir hidroterapik seansa dahil olmak zorunda kalır.

Maoist: Mao Zedong tarafından ezilmekten hoşlanan partizan.

Persona: Ruh kaportası.

Dikiz Ayna Evresi: Lacan'ın 'ayna evresi' teorisinin yalnızca röntgenciler için uygulanabilecek versiyonu.

Kullanılmış Kanatlı Orkid: Yaralı Pegasus.

Vasati Kırk Çöp: Kibritçi kızın ölümüne neden olup çocuk yaşlarda beni yasa boğan resmi kibrit bildirisi.

Göz Sürçmesi: İllüzyon.

Süt Banyosu: Sosyetik regresyon.

Stanislavskist Vajina: Üç birlik kuralına göre kasılıp gevşeyen vajina.

Sürreal Renkler:

a) Utanç kırmızısıyla (Bergman kırmızısı olarak da bilinir) acun mavisini (Reich mavisi olarak da bilinir) birleştirdiğinizde ortaya çıkan toplumsal ahlakın rengi.

b) Oktavsız ses rengiyle demir perde rengini birleştirdiğinizde ortaya çıkan ideolojinin rengi.

c) Ayrılık moruyla (Otto Rank moru olarak da bilinir) ayrılık anksiyetesi lilasını (Engels lilası olarak da bilinir) birleştirdiğinizde ortaya çıkan iletişimin rengi.

d) Küba sosyalistleri tarafından üretilen bebek maması rengiyle Polonezköy'de açık büfe yiyip kalp krizi geçiren bir iş adamının kemer rengini birleştirdiğinizde ortaya çıkan devrimin rengi.

Sürreal Kokular:

a) 1985 yılının bir Sonbahar akşamı, Bursa Yazıcıoğlu sinemasının koltuklarına sinmiş spermli balıkçı yağmurluğu kokusu.

b) Mendelssohn'un düğün marşını çalan bir pikabı, içinde kendisinin de bulunduğu bir küvete atarak intihar eden adamdan çıkan evlilik kokusu.

c) Bir Anadolu otelinde bekaretini henüz yitirmiş bir kadının ovumlarından gelen mistik-libidinal koku, odanın halısından gelen gül suyu kokusuna karışır ve ortaya 'minör gerdek' bir koku yayar.

d) Bir hırsızın yakalanma korkusuyla atladığı pencere kenarında kalan tuzlu adrenalin kokusu.

e) Cinsel ilişkiden kaçan bir kuğunun yaydığı irinli masumiyet ve tiyatral kanat kokusu.

f) Bir kumarbazının avuç terine karışmış 'maça kızı' kokusuyla Marsilya'da burjuvaziye hizmet veren bir falcının esanslı tarot kartı kokusunu birleştirdiğinizde ortaya çıkan Bretonian koku.

g) Üzerine Alman usulü fuhuş imgesinin bulaştığı Roger Whittaker plaklarının kokusu.

Sürreal Sesler:

a) Kilisenin ön koltuğunda oturan bir kadının bacaklarına odaklanarak ani hipnoza giren papazın tersten çıkardığı melodik orgazm sesi.

b) Amerika ve Rus futbol takımlarının, maç öncesinde ve yanlışlıkla aynı anda çalınan milli marşları.

c) Ten rengi süper ince çorabın, fetişist bir devrimcinin kirli sakalına sürtünürken aniden yırtılması sonucu çıkan ses. Kate Millett'in 'Cinsel Politika' kitabını yırttığımda da benzer bir sesle karşılaşmıştım.

18 Ocak 2011 Salı

Bazı Kavramlar Üzerine


Dildokrasi: Kadınların kendi kendilerini yönettikleri anaerkil cumhuriyet.

Nefes alıp vermenin kontrolden çıkacağı korkusu: Kontrollü nefesi kontrollü dışkılamanın bir parçası olarak gören yineleme nevrozluların merkezi korkularından biridir. Buna göre dışkıyı tutamamış olmanın yaratacağı cezalandırılma ve suçluluk duygusu, nefesin kontrolden çıkma durumunda ise tek bir korkuya, yani ölüm korkusuna dönüşür. Akciğerleri bağımsız bir göte dönüştüren bu durum, üç kerede nefesi içe çekme ya da üç kerede verme gibi ritüellere bağlanırsa durum daha da boklaşır çünkü doğal bir durumu kültürel bir disipline (psikonevroz, en kültürel disiplindir) bağladığınızda kronik solunum durmalarına dek gidebilecek organik bir patolojinin kapılarını ardına kadar açmış olursunuz. Bu duruma bir örnek vermek isterim. Bir kadını sevmiş ve sonrasında onun tarafından terk edilmiş olun. Öncelikle depresif bir savunmayla kadına karşı sevgiyle karışık nefret duyumsayacaksınız. Sonra bu nefretten dolayı onu ve akabinde kendinizi bütünüyle kaybetmeye karşı bir savunma olarak soluğunuzu tutmaya başlayacaksınız. Soluğu tutma durumu, çok sonraları soluğun kontrolden çıkma kaygısına dönüşecektir. Nefesi üç kerede vermek ya da üç kerede almak gerekliliği, nefesle birlikte akciğerlere doluşan dürtülere karşı irrasyonel bir 'egemenlik' refleksinden daha fazlası değildir.

Breakfast in Fur: Leopold Von Sacher Masoch'un kahvaltısı.

Narodni Trida istasyonunda bir kadını beklemek: Bu istasyon, yeni öykülerin yazılması için kuram kent olan Prag'ın tam ortasındadır ve sürreal şehvet düşkünlerinin çaresiz bekleme mekanıdır. Sözleşilen hiçbir kadının zamanında ve mekanında gelmediği Narodni Trida ile sevgili Godard'ın mekanik Alphaville kenti arasında dinamik olarak hiçbir fark yoktur. İkisinde de kendinizi kaybeder ve birkaç saat sonra da kaybettiğiniz kendinizi ama kaybedilmiş olarak bulursunuz.

Avam derinliği: Sınıf çatışması yaratan şovenist objektif eylemi.

Metroda 'Fallusun Anlamı' isimli kitabı okumak: Bu kitap, J.Lacan'a aittir ve kitabı okumanın anlamı, kitabın taşıdığı anlamdan fersah fersah ötededir. Öyleyse kitabı okuyan da kendisini aşan bir anlam yaratmak adına ve kitabın kapağını tam da bizlere göstererek fallusa dair ama kitaptakinden farklı bir anlam yaratmak arzusundadır. Örneğin kitabı okuyan kişi bir kadınsa, yaratmak istediği anlam hemen hemen şudur: 'Fallusun cinsiyeti yoktur, çünkü fallus, herkes tarafından aranan ve dahası, herkesi, yitirildiği anın özleminde bir araya getiren kolektif bir hayal ürünüdür' Oysa kitabı okuyan erkekse bu kez şöyle bir anlam yaratılacaktır: 'Bu kitabı okuyan kadınlara inanmayın. Çünkü fallus, penisin savunma mekanizmasıdır ve penis de kendi savunması için bu kitabı okuyan kadınları kullanır. Öyleyse anlam vurgusu fallusta değil, kitabı okuyan kadındadır'

Fantezi ve düş arasındaki fark: Fantezi içinde şiir taşımayan düştür. Düş ise içinde fantezi taşımayan şiirdir.

Yürüyüşün kurmaca bir belgesele dönüşmesi: Nesnel süreçlerin öznel süreçler tarafından egemenlik altına alınmasıyla gerçekleşen durum. Örneğin sevgiliniz size bir paket filtresiz sigara almak için evden çıkıyorsa ve siz onun gidişini gizlice pencerenizden izliyorsanız, izlendiğinden habersiz kadın, yürüyüşünün belgelendiğini ve belgelendiği andan itibaren de kurmaca bir anlatıya dahil olduğunu algılayamaz. Kadın için nesnel nitelik taşıyan -nesneldir çünkü yürüyüşün anlamı, sigara almanın amacında kaybolur- yürüyüş, erkeğin bakışında kurmaca bir belgesele dönüşmüştür.

Ayrılık anksiyetesi: Yol eşittir, hız çarpı zaman.

Vajinanın yapamadıkları: 'Le Miroir de la Production ou l’illusion Critique du Materialisme Historique' isimli kitabı yazamaz. Uğraşıp, didinip, üst rütbeli klitorislerinden birini mürekkep hokkası olarak kullanırsa, 'La Révolution du Language Poétique' isimli kitabı yazabilir belki.

Kadının kendini saklama fenomeni: Nasıl ki 'yasak' arketipi, cinsellikle değil de ateşle oynamakla ilgilidir, benzer biçimde, kadınlık arketipi de gösterip vermemekle değil kadının kendini saklamasıyla ilgilidir. Gösterip vermemek, olsa olsa kendini nereye sakladığını unutmuş ucuz şehir kadınlarının refleksidir.

Ketlenmeler tarihi: Oluşun ketlenmesi (doğuş), oral ketlenme (erken sütten kesilme), anal ketlenme (kabızlık, faşizm), genital ketlenme (iktidarsızlık), latent ketlenme (ip atlarken menstürasyon), gerçekliğin ketlenmesi (Anatole France), yaşamın ketlenmesi (intihar), orgazmın ketlenmesi (orgazm).

Kıyma makinesinin sürreal işlevleri: Makinenin kıyma atılacak kısmına Kral Oedipus'un gözünü atarsanız, üzerinde 'girilmez' yazılı trafik levhası elde edersiniz. 'Ketlenmeler tarihi' isimli kitabın ortalarından bir sayfa atarsanız, liseli bir kızın Converse ayakkabısını elde edersiniz. Saygıdeğer sürrealist ressam Andre Masson'un 'Sun Trap' isimli tablosunu atarsanız, gariptir ama yine tablonun aynısını elde edersiniz. Sevgilinizin nüfus cüzdanını atarsanız, kendi nüfus cüzdanınızı elde edersiniz. Bebeklik emziğinizi atarsanız, üzerinde ruj izi olan mermiler elde edersiniz. Babanızın fotoğrafını atarsanız, çarmıha gerilmiş caza hukuku dosyalarını elde edersiniz.

Seks paratoneri: Heteroseksüel doktor Wilhelm Reich tarafından keşfedilen orgon akümülatörü. Akümülatörün amacı, bion kabarcıklı acunsal yaşam enerjisini 'içeriye iletken, dışarıya yalıtkan' yarı şizoid bir makinede toplayıp bedensel boşalma sıkıntısı çeken hücrelerin protoplazmalarına yansıtmaktan ibarettir.

Noel anne: Travmatik armağanlar profesörü. 'Sana kurdukça beni hatırlatacak oyuncak doğum travması getirdim', 'sana yaramazlık yaptığında aniden sütten kesilen oyuncak meme getirdim', 'sana geriye çekince kurulup ileri atılan 2005 model ayrılık anksiyeteleri getirdim'

Analmadım: Klavye yoluyla karşı tarafa laf yetiştirirken yapılan en ciddi sürçmelerden biri. 'Anlamadım' sözcüğünün yanlış yazımı olan 'analmadım', monemi ve fonemi psikotik düzeyde dağılmış bir sözcük olmasının dışında, Freudian anlamda homofobiye dayalı bir itiraza karşılık gelir. 'Hayır, asla analmadım!' şeklinde cümle içersinde kullanılabilecek bu sözcük, 'domalmadım' sözcüğünün, yanına bilimsel jargonu da alarak 'analmadım' biçiminde yeniden üretilmesinden oluşur.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Gerçeklik, Gerçeğin Tekrarıdır


Biriyle iletişime geçtiğimde ya o kabın şeklini alırım ya da onun şeklimi almasına izin veririm. Bunun yüksek oktavdaki adı 'aktarım', düşük oktavdaki adı aşktır. Dönüşen ve dönüştüren, mutlak bir 'dönüşmüş' olmanın hazzında yalnızca birbirlerine bölünür ve yine yalnızca Bir'inde çoğalırlar. Oysa bu kez O'nun ne olduğunu bilmemeye karşı direniyorum. Çünkü her şeyi tanımlama gereksinimi duyan, sessizliği bölüşülemeyen tek lanet olarak dışlayan, bu yüzden konuştukça kendi sesini hiçleştiren, her ayak izini doğru ağırlıkla eşlemeye çalışan ve yitirdiği her kadının sağlamasını bir sonrakinde yapan zihinsel patolojimin O'nu çarpıtmasını istemiyorum.

11 Ocak 2011 Salı

Ölü Kadınlar ve Özdeşleşme Modelleri



11 yaşında, Texas Chainsaw Massacre isimli fallomekanik klitoris hedefli kastrasyon testeresinin başrolü oynadığı filmde, bir kadının öldürülme sahnesini gördüğüm yetmiyormuş gibi kulağımı da hoparlöre dayayarak dinleme hazzına eriştiğim bir gün babam içeri girdi ve eğer böyle devam edersem beni hastahaneye yatıracağını söyledi. Ben de ona, arzu nesnemi çaldığı için aslında kendisini öldürmek istediğimi ama baba katlinin geç dönem üstben örgütlenmesiyle birlikte yasaklanması sonucu, öldürme arzusunun hadım edilme kaygısına dönüştüğünü, yani zaten yeterince derdim olduğunu ve beni rahat bırakmasını istedim. Bunun üzerine babam, tehditkar bir tavırla, komşu kızının ders kitaplarının Cumhuriyet gazetesiyle kaplanmış olduğunu ve yeni arzu nesnemin korku filmlerindeki kadınlar değil, 'o' olması gerektiğini söyledi. Ben de televizyonun sesini biraz daha açarak, Weimar cumhuriyetinin III.Reich'a evrilmesindeki esas nedenin, aşağılık sosyal demokratlar olduğunu, eğer bana inanmıyorsa, çocukluğunda kısraklara mastürbasyon yaparak kendini geliştirmiş, bion enerjisinin mucidi, 'sağlam kişilik yapısında paranoyak' saygıdeğer W.Reich'a inanması gerektiğini söyledim. Bu son cümleden sonra latent dönemim, kendini yeniden oral döneme bıraktı.

Korku filmlerinde öldürülen kadınlara karşı duyduğum ilgiyi araştırdığım 2000'li yıllarda, o ana dek hiç farketmediğim bir ayrıntıyla yüzleştim. Bu ayrıntı, yıllar yılı kendi başıma yaptığım bunca yoruma rağmen ve hatta lisans tezimi, sizin de çok iyi bildiğiniz üzere korku sinemasına adadıktan sonra bile, asıl arzu nesnemin, korku filmlerinde öldürülen kadınlar değil, filmin sonuna kadar canlı kalarak 'kötü' olanı yok etmeyi başarmış kadınlar olduğu gerçeğiydi. Peki ama niçin böyle bir bellek sürçmesi yaşamış ve daha da önemlisi, niçin kişisel tarihimi, tıpkı saldırgan itkilerine karşı mücadelede kötü nesneyle özdeşleşip, onu önce içeri ve sonra da nesnenin kendisine yansıtan sayrılı bir manevrayla çarpıtmıştım? Yanıtın bugün bile basit olduğundan emin değilim ancak geldiğim nokta şu: Her durumda 'başarabilme' eyleminin mimarı olmuş kadınların sonradan şişme egolarına karşı duyduğum haset, onları bilinçdışımda 'ölü kadınlar' olarak değerlendirmeme yol açmıştı. Bu dil psikozundan kendimi kurtarmak için, herhangi bir korku filmini izlerken hangi kadın modelleriyle özdeşleşme gereksinimi duyduğumu üç madde içersinde algılamaya çalıştım.

1) Öldürülen kadınlar: Öldürülmüş bir kadını kıskanmamın nedeni, aynı zamanda onun ölüm nedenidir. Yani hem benim hiç yaşamadığım bir duyguyu yaşamış olması ve hem de ölüm nedeni olarak yasak bir ilişkiye girme cesaretini gösterdiği için onun kararlılığına duyduğum katışıksız erotik içeriktir. Ve tahmin ettiğiniz üzere sevilen nesneye yatırılan libidinal enerji, nesnenin ölümüyle birlikte açığa çıkar (1). Bir tutam libidinal enerjinin yatırılması ve sonra da nesnenin yitirilerek işbu yatırılan enerjiyi soysuzlaştırması, 'ben'in enerjisini de soysuzlaştırarak onda bir üzüntü ve iştah kaybı yaratır. Bu anoreksik şiirsellik, şiirsel olduğu sürece melankolik / mazoşist bir düşünceye de ev sahipliği yapar.

2) Kahraman kadınla özdeşleşme: Bellek sürçmesine neden olan özdeşleşme modelidir. Jungian kolektif bilinçdışı platformunda katmanlaşarak başkalaşan bu kadınlar, erkeğin, sahip olduğu ereksiyonu kaybetmesinin değil, onlara yatırmasının sonucu olarak varolurlar. Kahraman kadınla özdeşleşmenin Jungian karşılığı, erkeğin animasıyla ve biraz daha kıçını yırtarsa 'gölgesiyle' olan özdeşleşmedir. Cinselliği ruhanileştiren Jung, animasıyla özdeşleşen erkeğin çükünü de tinselleştirdiği -kozmik kastrasyon- için bu model, korku filmlerindeki kahraman motifli kadınlarla olan özdeşleşmeden çok, tarihe adını kanla yazdırmış kadınlarla kurulan özdeşleşmeler için daha işlevseldir. Bu noktada, kahraman kadınları 'öldürülen' kadınlar olarak kodlayışımın en önemli nedeni, onların başarılarına karşı duyduğum akılalmaz kıskançlığı defetme çabasından fazlası değildir. Aynı durum, halter sporunda ya da dövüş sanatlarında başarılı olmuş kadınlar için de geçerli elbette. Önce onlar tarafından bir temiz dövülmek ve sonrasında ise yataklarında sevişirlerken öldürülmelerini izlemek çelişkisi, sahip olduğum bellek sürçmesinin anahtarıdır. 'Psikoseksüel dönemler ve üstben örgütlenmesi' başlığı altında ifade edersek, nevrotik kişilik yapısında oluşturulmuş üstben temsilcileri -kahraman kadınla özdeşleşme- benliğin özerkliğini tehdit ettiği için -kıskançlıktan doğan yıkıcı dürtülerin, değersiz 'ben'e yansıtılması- erken dönem üstben temsilcileri tarafından çarpıtılarak 'güçlü' nesnenin koordinasyonlarını değiştirir ve böylelikle 'güçlü nesne' olan kahraman, erken üstben temsilcilerince yok edilip, 'kurban nesne' konumuna indirgenmiş olur (2).

3) Saldırganla özdeşleşme: İlk kez Anna Freud tarafından ortaya atılan model, yine bir 'özdeşleşmede iki kompleks yenmek' bağlamında, hem medeni bir katharsis, hem de aktarım nevrozunuzun da yardımıyla aktöreci babaya yengin gelmenin yapısal kanalıdır. Ama eğer üstben örgütlenmeniz latent dönemde dahi devam ediyorsa, Freddy Krueger'i babanızı pençeleyecek bir yardımcı 'kendilik' olarak değil, babanızın ta kendisi olarak görebilmeniz de mümkündür.

(1): Yugoslavya'nın bölünmesiyle birlikte açığa çıkan epistemolojik enerji, öldürülen kadınlara yatırdığım ve ölümleriyle birlikte açığa çıkan enerjiye benzetilebilir. Hatırlayacak olursanız, Yugoslavya'nın bölünmesi, Lacan'ın dışında Lacan'ı 'anlayabilen', soyutça ve hoyratça klonlanmış binlerce manyak düşünürün -her biri korku filmlerinde öldürülen kadınların trajik tekrarıdır- ortaya çıkmasına neden olmuştu.

(2): Bu teori, Tom ve Jerry'yi de yakından ilgilendirmektedir. Çünkü hayatımın her anında kahraman olanı, 'güçlülük' esası gereği Tom olarak kodlamışken, bir gece aniden eski sevgilimin kedisi üstüme atladığında, Tom'un aslında bir kurban olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş ancak yine de kararlı bir duruşla ona olan duygusal yatırımımı hiçbir zaman geri çekmemiştim.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Breton'un 'Nadja' Metni Üzerine Dolaylamalar


Nadja (Nadezhda), Rusça 'umut' demektir (1). Peki akıl bile delirmezken nasıl olur da 'umut' delirebilir? Sorunun yanıtı, tenin görüngübilimini esas alır. Buna göre, komünist partiyle Hegel idealizmini aynı soluğa sıkıştırmaya çalışan Breton, sonunda soluksuz kalarak şatafatlı bir mekanik / ezoterik estetiğin kucağına oturmuştur. Bu koltuğun da tıpkı Crevel'in kucağı gibi çıkıntısı yoktur. 'Çıkıntının olmayışı' tanımı bana, Delvaux'nun tablolarından Cocteau'nun eşcinsel yazınına kadar türlü imgeyi hatırlatsa da işbu koltuğun üzerinde oturan Breton'a ise tek bir şey hatırlatmıştır, o da çıkıntının vücuda gelmemesi için sürrealist grubun bir an önce zararlı düşüncelerden temizlenmesi gerektiğini (2). Breton'un kendi düşünsel çelişkisini grubuna yansıtarak kötü nesne temsillerini, olmayan iyi nesne temsilleriyle yer değiştirme girişimi, yani Aragon'u kızıl nasyonalist, Soupault'yu ise uyku düşkünü konformist bir imge avcısı olduğu için grubundan uzaklaştırması, Nadja'nın niçin delirdiğinin de dolaylı esaslarını oluşturur. Buna göre tinsel Soupault, Nadja'nın bastığı yerleri imlerken, Aragon ise Nadja'nın kalçalarının yerini tutmaktadır. Bir adım daha çağrışırsak, Miro, Nadja'nın bakışlarının dışsallaştığı Paris kentiyken, Fransız direnişçilerine katılarak cephe şairi olmayı seçen Eluard ise Nadja'nın bızırı olarak bir anlam ya da anlamsızlık kazanmıştır. Basitçe Nadja'yı deliliğe sürükleyen, aynı isimli metinde tek bir öpüşme sahnesinin dahi betimlenmemiş olmasıdır. Bu tinsel erotizm, bu soyut hezeyan, elleriyle değil eldivenleriyle, parmağıyla değil gösterdiğiyle ve nihayet, diliyle değil söylediğiyle mitleşen Nadja'nın, kanser olmaksızın akıl hastanesini boylamasına neden olmuştur. Bu bağlamda, Desnos ile Aragon'un aynı grupta olmasıyla tatlı / tuzlu deniz suyunun birbirine karışmaması arasındaki tek fark, suyun inadını gören Jack Cousteau'nun müslüman olması, otomatizmle toplumcu şiiri birbirine karıştıran Aragon'un ise gruptan atılmasıdır. Benzer biçimde Nadja'nın önceleri devingen vücuduyla (die funktion des orgasmus) Breton'un titrek dili (oral fibrilasyon) arasındaki tek fark, durumun farkında olan Breton'un, dilini mürekkebin hizmetine vererek (le surrealisme au service de la revolution) Nadja'yı simgeselleştirmesi, dili ruhundan çekip alınan Nadja'nın ise imgesele gerileyerek dış gerçeklikten kovulmasıdır. Nadja, kalemleştiği anda kendi tözünü simgeselde yeniden üretirken -ki Nadja'nın, Fransızca bilmediği için tüm bu olan bitenden haberi yoktur- çekirdek kendisi ise Hellraiser film serilerindeki oryantal sado-mazo kutunun tam da içine hapsedilmiştir. Öyle ki bir Rus köyünde alaca şafaktan yayılan acunsal yaşam enerjisiyle beslediği üreme organını, Paris'e göçü sonrasında, kitabın ancak ortalarında tanışabildiği bir entelektüelin yitik adımlarında yitirmesi, Nadja'nın anatomik kaderini büyük bir hızla güncelleştirmiştir. Hipokrat'ın ünlü kinetik vajina kuramını anımsatır biçimde, 1917 ruhuna sahip kendi vajinası tarafından bıçaklanarak deliliğe sürüklenen Nadja, Potemkin zırhlısının Breton zırhlısıyla çarpışması sonucu Fransa açıklarında batmıştır (3). Nadja'nın hemen yanındaki libido enkazının adı, şu tesadüfe bakın ki L'atalante'dır (4). L'atalante filminin yönetmeni Jean Vigo'yla Nadja metninin yazarı Andre Breton arasındaki en önemli fark, üzülerek söylüyorum, Vigo'nun daha 'delikanlı' olması ve sayrılı soluğuna yapışmış kötü dürtüleriyle başa çıkamayıp erken yaşta aramızdan ayrılmasıdır. Oysa Breton, soluğundaki çelişkiye rağmen sürgünde olduğu Marsilya'dan, sürgünde olacağı ABD'ye göç etmesini bilmiştir. Bu noktada Reich, ABD'de ilaç endüstrilerinin inadına kansere karşı orgon makinelerini satarak kendi ölümünü hazırlarken, Breton da o yıllarda iyiden iyiye güçlenen geometrik soyutlamacılığın inadına sürrealist düşünceyi satarak (VVV) kendi yaşamını sıfırlıyordu. Bu çelişki Breton yaşadıkça devam etti; önce sürrealist gruba ve oradan da Nadja'nın başıboş bırakılan üreme organına sıçradı. Diyalektik anlayışla kasılıp meteryalist anlayışla gevşeyen Rus usulü işbu fütüristik vajinanın, Breton'un anal nedenlerle kıvıramadığı dili gölgesinde bir natürmort halini alması, Picabia'nın beğenmediği bir resmini bıçaklaması gibi, Nadja'nın da kendi ideal işitselini bıçaklaması sonucunu doğurmuştur. Nihayetinde, Jacqueline'in yaptığı likörlü kurabiyeleri, kalemiyle eşzamanlı olarak Nadja'nın kadınlığına batıran Breton, kitabın sonunda kendisine meydan okuyacağı yerde, hedef olarak psikiyatriyi seçmeyi uygun görmüştür.
_____________________________________________
(1): Kızıl Rusça'dan mavi Rusça'ya sözlükten alınmıştır.
(2): Bu konuyla ilgili olarak Edward Lucie Smith'in 'Breton'da Homofobi ve Anal Takoz Örgütlenmesi' isimli metnine göz atılabilir.
(3): Bu yorumun kapsamlı hali için 'Korku Sinemasının Psikanalizi' kitabımdaki 'Ölü Ceninler ve Gemi Enkazları Arasındaki Analojik Yaklaşım' başlıklı metne göz atılabilir.
(4): Gomeda, Tan Tolga Demirci - 2006

4 Ocak 2011 Salı

André Breton VS André Breton (Paranoyak Önermeler)


Kimi blog okurlarının seni (André) ben (Tan) sanmasının temelinde öksüzlük kompleksi yatmaktadır. İlk kez, Hans Zulliger isimli sübyancı çocuk analistinin 'Çocuklarımızın Korkuları' kitabıyla tanıştığım bu kompleks, çocukların, gerçek anne babalarının gerçek anne babaları olmadığı yönünde duydukları kuşku / korkuyu temel almaktadır. Buna göre çocuk şöyle bir umudu besler: 'Günün birinde gerçek anne babam ortaya çıkıp, beni sizin elinizden kurtaracak.' Psikanalitik bir terminolojiyle ifade edersek, gerçekçi olmayan ebeveyn temsillerinin, ben idealinin uzantısı olarak yansıtılıp ilkel üstben örgütlenmesine dahil edilmesi, çocukça bir çarpıtmanın sonucu olarak ister istemez sentetik bir psikozun da kapılarını zorlamaktadır. Buna göre sözde sahte ailenin bastırılıp ideal ailenin yüceltilmesi, öksüzlük kompleksinin birincil oluşum nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çarpıtma, seni ben sanan blog okurları için de pekala geçerlidir. Yaşanmaz bir blogta yaşayabilmek için geliştirilen üçüncü sınıf stratejilerden biri olarak düşünmek istediğim bu durum, seni 'mesih', yani tinselleştirilmiş ideal aile formatına sokarken, beni ise gerçekçi, kötü aile temsilinin bölünmesi gereken konumuna itmektedir. Beni sahteleştiren -ki bu benim blog içinde senden daha gerçek olduğumu gösterir- en önemli dinamik, okurların beni bölme ve zihinsel yok etme gereksinimleridir. Bir gün gerçek babaları çıkacak ve onları yaşadıkları bu sütü bozuk ailenin dilinden kurtaracaktır. Tahammül edilmez bir blogta varolabilmek için geliştirilen bu teolojik savunma, totemin, yani benim, başka bir totemin yani senin sofranda parçalanarak mideye gönderilme fantezilerini içermektedir. Senin ağzını kullanarak benim sözcüklerimi parçalayıp kendi midelerinde sindiren kimi blog okurları, sessiz kalmakla infantil geriliklerini oldukça anlaşılır biçimde sürdürmektedir. Sessiz kalmak, yani benim yaptığımın tersine dilin bekaretini korumak, onlar için günaha girme korkusunun ve dahası, 'söz'le girecekleri simgeselin kodlarında boğulma kaygısının bir sonucudur. Kimi okurun bu sentetik elektromanyetik monitör alanında sessiz kalıp, senin ben olduğuna dair kuşkularını telefonda ya da daha sıkıcısı yatakta sıralamalarının en önemli nedeni, tavandan izledikleri kendilerinden duydukları 'kendi olma'ya dair kuşkularıdır (Ontolojik bir kuşkudan söz ediyorum yoksa psikoseksüel değil). Bu rotaya sadık kalarak seni ben sanan ve böylelikle kendilerine anlam bulmaya çalışan kimi blog okurları, oyun alanında sessiz kalarak nesne özellikli yapılarını sürdürmekte ama gereksiz yere ve dahası yatakta konuşarak hızla özneleşmektedir. İmdi gelelim, kimi okurların, oral dönemin tadından yenmez savunmalarından ikisi olan 'bölme' ve 'yansıtmalı özdeşleşme' mekanizmalarını kullanarak seni nasıl ben sandıklarına...

1) Uygar bir nevrotik bastırır. İnfantil bir borderline ise böler. Bir başka deyişle beni bastıranlar, blogu terk edenlerdir, bölenler ise böldükleri kötü nesne tarafından misillenme korkusu yaşayan ama yine de psikotik bir mutlak benlik kaybına karşı blogu terk etmeyi göze alamayanlardır. Tahammül edilmez olan beni (kötü nesne) bölme mekanizmasıyla iyi nesneye dahil eden ve 'sen'leştiren kimi okurlar, böylelikle senin dilinden (gerçekçi ebeveyn imgesinin ilkel idealleştirmeye olan gerilemesi) beni ve benim üst dilimden (benlik idealinin üstbene dönüşmesi) ise seni cezalandırırlar.

2) Uygar bir nevrotik yansıtır. İnfantil bir borderline ise yansıttığıyla özdeşleşir. Bir başka deyişle, yansıtmayı kullananlar, bloga küfredip mekanı terk edenlerdir. Yansıttıklarıyla özdeşleşenler ise ne kadar küfretseler de blogtan ayrılamayanlardır. Ayrılamadıkları blogun -bu durumda yaşanan anksiyete, blog ile kişi arasında değil, kişi ile kendisi arasındadır- kötü nesne temsilleriyle başa çıkabilmek için, kendi nefretlerini bu temsillere yansıtıp sonra da onları içlerine alırlar. Bu ilkel özdeşleşme biçimi, hem kötü olarak kötüye karşı savaşı ve hem de baş kötü olanla işbirliği yapıp böylelikle onu kendisinden uzak tutmakla işler hale getirilir. Bu noktada benim sana bölünmem ve bölünen kötü nesneme Tan ve iyi nesneme André adı verilmesi, yani diğer bir deyişle senin sütünün memenden, benimse şeyimden çıkması sonucu blog, böylesi bir yanılsamalı tanımlamaya gereksinim duymuştur. Kimi blog okurlarının bu yerinde ama patolojik değerlendirmesinin sonucunda üç önemli olasılık ortaya çıkmıştır:

a) Benim gerçekliğim, senin simgeselinde parçalanıp imgeselleşebilir (kadınlar benimle yatarken seni düşünebilirler).
b) Benim simgeselim, senin imgende parçalanıp gerçek olabilir (kadınlar benimle yatarken beni düşünürler).
c) Benim imgeselim, senin gerçekliğinde kırılıp simgeselleşebilir (kadınlar benimle yatarken kendilerini düşünürler).

Lacan'ı sevmemin en önemli nedeni, kuramsal açıdan bu üç şıkkın da doğru ve yanlış olduğunu gösterebilmesidir. Fairbairn'i sevmemin en önemli nedeni, bu üç şıkkın kuramsal açıdan doğru ama pratikte yanlış olduğunu gösterebilmesidir ve nihayet kendimi sevmemin en önemli nedeni, bu üç şıkkın hiçbirinin doğru olmadığını ve bu yüzden kadınların benimle yatarken Woody Allen'ı düşündüklerini gösterebilmemdir. Kimi okurlar tarafından sana bölünüyor olmam, evrimci bir bölünmeden ziyade fraktal bir bölünme olarak düşünülmelidir. Yazdığın tek kelimenin benim tüm metnimin yerini tutmasıyla özetlenebilecek işbu fraktal bölünme, benzer biçimde ürettiğin tek anlamın beni anlamsızlaştırması olarak da düşünülebilir. Bölündüğü parçanın yapısını koruyan bölünmüş parça, Zulliger'in 'pars pro toto' yasasını anımsatır biçimde, 'gösteren' sürçen anlamın, 'gösterilen' sürçen anlamda sürdürülmesi gibi mucizevi bir görev üstlenmiştir. Okurların, bölme mekanizmasıyla zulmedici olan beni -gösteren sürçen anlam- kendilerinden uzaklaştırıp sen sandıkları bana yaklaştırması, ortada iki ben olduğunu kabul edersek, iyi nesne olan seni, yani tehlikesiz, dönüştürülmüş olan beni -gösterilen sürçen anlam- ortaya çıkarır. Bu bölme işleminin blog okurlarının delirme korkularıyla bir ilgisi yoktur. Çünkü delirme korkusu, benliğin bölünme korkusu değil, benliğe çekilme korkusu ile ilgilidir. Bu noktada bölme gerekliliği, önce de ifade ettiğim üzere iyi benlik temsiline karşılık gelen kötü nesne temsilini inkar / bölme yoluyla yok edip, onu 'sen' kılma yönünde atılan adımı ifade eder. Yani sen, kimi blog okurlarının emdikleri berbat, sanki mürekkep tadını andıran ve benim tarafımdan üretilen sütü aklayan, onu simyevi bir biçimde arıtan bir geçiş nesnesi olarak kodlanıyorsun. Sen, geçiş nesnesi kimliğinde, 'tez' olan bana 'antitez' olarak gösterilirken, böylelikle bir üçüncü mesih / kişinin -sentez- ortaya çıkma gerilimi de vurgulanmış oluyor. Kimi blog okurunda varolan bu bilinçdışı kurtarıcı beklentisi, ikimizin önce altını -simgesel kastrasyon- ve sonra da üstünü -imgesel kastrasyon- çizebilecek bir kahraman mitosunun yaratılması için yadsınmaz bir ön izleme niteliği taşımakta. Evil Dead filminin birincisindeki göstergelerden yola çıkarak, benim Sam Raimi, senin Bruce Campbell ve bizim iflahımızı becerecek yeni kahramanın ise Evil Dead filminin ikincisi olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü bir filmin kendisi, o filmin kahramanlarından güçlüdür. Bu yüzdendir ki bir filmde oynayarak izleyicinin gözünde simgeleşen kahraman, simgeleştiği ölçüde gücünü ve çükünü kaybetmeye mahkumdur. Böylelikle gücünü 'nesne' -dilsiz- olmaktan alan kimi blog okurları, beni sen sandıkları iddiasını ortaya atarak bir senaryo yazdılar. Biz de erkek olmamız nedeniyle, onların yazdığı bu filmde kahramanlaşmaya çalıştık (Bkz. Marcel Duchamp'ın 'Merdivenden İnen Çıplak' tablosu) ve bu çaba, simgesel kodta, izleyici tarafından deşifre olmamız sonucunu yarattı (Bkz. Marcel Duchamp'ın 'Bekarları Tarafından Çırılçıplak Soyulan Gelin' yapıtı). Yazılan senaryonun, senaryo kahramanlarının varoluş ve yokoluş nedeni olmasından yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki ikimizin sözlerinden yaratılacak ve doğmayı bekleyen yeni kahraman, şu anda bizim tartıştığımız filmin, yani şu anda yazılarımı okumakta olduğun ekranın dışındadır, imgeseldir ve ikimizden de güçlüdür.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Fallus Fotokopileri


Çirkin sanatçıların, paralarıyla boyunduruk altına aldıkları güzel kadınları çanta gibi yanlarında taşıyarak diğer çirkin sanatçı arkadaşlarına hava satmaları, kadının sanat-zihniyet-üretim süreçlerindeki pazar payını arttırmıştır. Dilin dünyasına girmekle yitirdiği fallusu, yine dilini kullanarak geri kazanmaya çalışan sanatçı kişilik, bu kazanım boyutuna, Sigmund Freud'un deyimiyle 'anatomik eksik' kadını sokmasıyla, yazık ki ikinci kez kaybetmeye mahkum olmuştur. Bu denklemde kazanmaya 'mahkum' olan ise kafasını bile kullanmadan sanat / sanatçı ilişkilerinin güzide bir 'parçası' olan alımlı kadının ta kendisidir.

Güzel kadınları, yüceltilmiş dürtülerin 'düş egosu' olarak yanında taşıyan sanatçı kişilik, bu sayede imgesel 'ben'ini değil, ancak gündelik benliğini cilalayabilmiştir. Arzu nesnesi ve kendisi arasında varolan simgesel mesafeyi 'konuşarak', yani dil boyutunda aşmaya çalışan entelektüel eril kişilik, kadının yanılsamalı eksikliğini referans alarak kendini bütünleştirmenin stratejisini kurar. Eksik olanı daha da eksilterek bir 'bütün kendilik' yaratmaya çalışan eril zeka, sonunda çiş ve eski kitap (üretralin ve üretimin fantazyası) kokan odasında, feministler tarafından dövülme fantezileri hizmetinde mastürbasyon yaparak kendini, kendi idealinden itelemek zorunda kalır. Bilgi iktidarının yenemeyeceği tek biçimsel fenomenin baştan çıkarma olduğunu iddia eden Baudrillard, erkeğin kadını kullanarak kendi egosunu cilalaması düşüncesini, modernizme özgü eski moda, nostaljik bir züppelik olarak kabul etmiş ama yazık ki kendisi de, mastürbasyon için özel olarak entel piyasasına sürülmüş, gerçeklik ilkesinin hizmetinde ve sürekli dikik o güzelim fallus fotokopisinin bir parçası olmaktan kurtaramamıştır kendini.

Konuşuyor olmanın bizi arzu nesnesinden ayıran negatif itkisi, bir 'sahte nesne' olan fallusu hedef alır ve eril zeka, eksik olan bir nesneyi referans alarak kendi yanılsamalı bütünlüğünü meşru kılmaya çalışır. Kadının konuşması ise kendi anatomik kaderini, erkeğin sözde cilalanmış yanılsamalı bütünlüğünü referans alarak daha da eksiltir. Feminist ideolojimsinin en büyük çarpıklığı tam da buradadır. Kanayan bölgelerini inkar amacıyla tampon kullanmak yerine eril entelektüel dili kullanan / tıkıştıran feminist söylem, kendi depresif çift değerli duygularıyla (söz hasedi) örneğin eşcinselleri konu alan filmleri yarışmalarda birinci seçmeye devam etmektedir, edecektir de.

Özetle söylemek gerekirse, erkeğin, egosunu cilalama adına kadını kullanması, zaten yitik olan arzu nesnesini temsilleştirmiş ve egosunu cilalayan erkeğin kendiliğini ise sahteleştirmiştir. Bu yüzden sanatçılar, kendilerini nesne temsillerinde yitirdikleri için sahtekar, feministler ise nesneleri, kendilik temsillerinde yitirdikleri için bir 'sik' değillerdir.

Sürrealismus Bloguna İthafen


Tüm zevk olasılıklarının tükenmesi: Jouissance'ın Zulawski'nin Possession canavarında, tam da 'gereklilik' olarak zikredilen nedenlerden dolayı silah zoruyla simgesel kılınması. O filmde içimi acıtan 'şey', tükenişin haz noktasıdır. Anna, kocasını simgesel düzende ve Heinrich karakteriyle aldatarak nur topu gibi bir nevroz, ardından da imgesel düzende ve ötekinin diyoskürik egosuyla aldatarak sağduyulu bir psikoza sahip olmuştur. Ticari nedenlerden dolayı Jouissance'ın, sonunda yeşil lensli Mark'a (Helen'in kocası) dönüşmesine benzer biçimde Sürrealismus da sonunda kendi zevk olasılıklarını tüketerek kaçınılmaz biçimde şahsıma dönüşecektir.

Tüm zevk olasılıklarının tükenmesi: Ruhsal aygıtın ne ileri ve ne de geri gidebilecek gücünün kalmış olması; tüm önceki ve sonraki libidinal haritaların damgasız bir Rodchenko puluna dönüşmesi, biçimin iktidara gelmesi, faşizmin, siyaseti alınmış bir buyruk kılığında kendi eksikliğine dönüşmesi. Tüm bunlar yıkımın sözlüğü. Yıkılmış olmanın erotizmi. Lacan olsa bu erotizme 'genetik emir' derdi. Reich olsa 'yarılmış haz' derdi. Breton olsa beni blogtan kovardı.

Tüm zevk olasılıklarının tükenmesi: Sevdiğiniz kadının geçmişinizde patlattığı sakız, geleceğinizde yüzünüze yapışan bir suçluluk kipi olarak boğulmanıza neden oluyor. İnfantil bir hazla boğulmak, kendi bindiğiniz ve kendinizi ittiğiniz salıncağın size çarpması, insanın kendine yakıştırdığı anti-libidinal kıyamet. Sürrealismus, bu kıyametin habercisiyken giderek kendisi olmaya dönüyor, dönüşüyor. Süperegosu yatay kurulmuş (nesnesiz olmanın değil, nesne olamamış olmanın trajedisi) bir blogta boşalmanın tepe noktasına yükselmesini beklemek, mastürbasyon yaparken kendi kendini tükettiğinin farkına varmadan ve aynanın öte yanına geçemeden cam kırıkları içinde bir bebek cesedine dönüşmeyi beklemekten farksızdır. Yatay kurulan söz mimarilerinin fantazmagoryasında 'tepe noktası', ancak ikinci el dikiz aynalarının kör noktası olabilir. O nokta ki tek parça elbise giyen omzu açık kadınları, ardınızda kalan koşullu yitirilmiş bir imgeye değil de yara tutmuş bedeninizle kucaklamak üzere olduğunuz kendi annenize dönüştürür. En kısa çekilmiş film, işte bu kör dikiz aynasında ve 'körlük' işitseliyle kurduğunuz özdeşlikte kendi ölümünüzü size gösteren filmdir. Başkalarının dikiz aynasında kendi ölümünüzü izliyorsunuz...Tüm zevk olasılıklarının tükenmesi: Sevgilinizle kavga ederken 'anne, lütfen yine başlama' deme yanlışlığına düşmek. Kendi kendinizi avladığınız ontogenetik / libidinal konjonktürün size Zulawski'nin post epik canavarı olarak geri dönmesi. Sürrealismus, tam da bu canavarın kendisidir. Zorla simgeleştirilmiş artık ve dahi atık bir sözdür. İşte bu sözdür sizdeki eksiğin karşılığı. İşte bu sözdür aynanın kör noktasını sağaltıp da sizi yatay kurulmuş yaşam alanlarında mimari bir fallus kimliğinde gökyüzüne fışkırtan töz. Öyleyse yeniyetmiş canlı bomba bir kadının cansız sakızıyla eşzamanlı patlayarak kasıklarımdan fışkıran 'şey', yani ölü bir bedenin 'canlı bir devrim' taklidi yapmasıyla kendimi aldattığım 'hani şu şey', sürrealizmin kendisi değilse nedir? Sürrealismus, böyle bir denklemde ancak sürrealizmin ölü taklidi olabilir, özenle sakat bırakılmış ikizi bile değil.