Yorumlar

11 Ocak 2011 Salı

Ölü Kadınlar ve Özdeşleşme Modelleri



11 yaşında, Texas Chainsaw Massacre isimli fallomekanik klitoris hedefli kastrasyon testeresinin başrolü oynadığı filmde, bir kadının öldürülme sahnesini gördüğüm yetmiyormuş gibi kulağımı da hoparlöre dayayarak dinleme hazzına eriştiğim bir gün babam içeri girdi ve eğer böyle devam edersem beni hastahaneye yatıracağını söyledi. Ben de ona, arzu nesnemi çaldığı için aslında kendisini öldürmek istediğimi ama baba katlinin geç dönem üstben örgütlenmesiyle birlikte yasaklanması sonucu, öldürme arzusunun hadım edilme kaygısına dönüştüğünü, yani zaten yeterince derdim olduğunu ve beni rahat bırakmasını istedim. Bunun üzerine babam, tehditkar bir tavırla, komşu kızının ders kitaplarının Cumhuriyet gazetesiyle kaplanmış olduğunu ve yeni arzu nesnemin korku filmlerindeki kadınlar değil, 'o' olması gerektiğini söyledi. Ben de televizyonun sesini biraz daha açarak, Weimar cumhuriyetinin III.Reich'a evrilmesindeki esas nedenin, aşağılık sosyal demokratlar olduğunu, eğer bana inanmıyorsa, çocukluğunda kısraklara mastürbasyon yaparak kendini geliştirmiş, bion enerjisinin mucidi, 'sağlam kişilik yapısında paranoyak' saygıdeğer W.Reich'a inanması gerektiğini söyledim. Bu son cümleden sonra latent dönemim, kendini yeniden oral döneme bıraktı.

Korku filmlerinde öldürülen kadınlara karşı duyduğum ilgiyi araştırdığım 2000'li yıllarda, o ana dek hiç farketmediğim bir ayrıntıyla yüzleştim. Bu ayrıntı, yıllar yılı kendi başıma yaptığım bunca yoruma rağmen ve hatta lisans tezimi, sizin de çok iyi bildiğiniz üzere korku sinemasına adadıktan sonra bile, asıl arzu nesnemin, korku filmlerinde öldürülen kadınlar değil, filmin sonuna kadar canlı kalarak 'kötü' olanı yok etmeyi başarmış kadınlar olduğu gerçeğiydi. Peki ama niçin böyle bir bellek sürçmesi yaşamış ve daha da önemlisi, niçin kişisel tarihimi, tıpkı saldırgan itkilerine karşı mücadelede kötü nesneyle özdeşleşip, onu önce içeri ve sonra da nesnenin kendisine yansıtan sayrılı bir manevrayla çarpıtmıştım? Yanıtın bugün bile basit olduğundan emin değilim ancak geldiğim nokta şu: Her durumda 'başarabilme' eyleminin mimarı olmuş kadınların sonradan şişme egolarına karşı duyduğum haset, onları bilinçdışımda 'ölü kadınlar' olarak değerlendirmeme yol açmıştı. Bu dil psikozundan kendimi kurtarmak için, herhangi bir korku filmini izlerken hangi kadın modelleriyle özdeşleşme gereksinimi duyduğumu üç madde içersinde algılamaya çalıştım.

1) Öldürülen kadınlar: Öldürülmüş bir kadını kıskanmamın nedeni, aynı zamanda onun ölüm nedenidir. Yani hem benim hiç yaşamadığım bir duyguyu yaşamış olması ve hem de ölüm nedeni olarak yasak bir ilişkiye girme cesaretini gösterdiği için onun kararlılığına duyduğum katışıksız erotik içeriktir. Ve tahmin ettiğiniz üzere sevilen nesneye yatırılan libidinal enerji, nesnenin ölümüyle birlikte açığa çıkar (1). Bir tutam libidinal enerjinin yatırılması ve sonra da nesnenin yitirilerek işbu yatırılan enerjiyi soysuzlaştırması, 'ben'in enerjisini de soysuzlaştırarak onda bir üzüntü ve iştah kaybı yaratır. Bu anoreksik şiirsellik, şiirsel olduğu sürece melankolik / mazoşist bir düşünceye de ev sahipliği yapar.

2) Kahraman kadınla özdeşleşme: Bellek sürçmesine neden olan özdeşleşme modelidir. Jungian kolektif bilinçdışı platformunda katmanlaşarak başkalaşan bu kadınlar, erkeğin, sahip olduğu ereksiyonu kaybetmesinin değil, onlara yatırmasının sonucu olarak varolurlar. Kahraman kadınla özdeşleşmenin Jungian karşılığı, erkeğin animasıyla ve biraz daha kıçını yırtarsa 'gölgesiyle' olan özdeşleşmedir. Cinselliği ruhanileştiren Jung, animasıyla özdeşleşen erkeğin çükünü de tinselleştirdiği -kozmik kastrasyon- için bu model, korku filmlerindeki kahraman motifli kadınlarla olan özdeşleşmeden çok, tarihe adını kanla yazdırmış kadınlarla kurulan özdeşleşmeler için daha işlevseldir. Bu noktada, kahraman kadınları 'öldürülen' kadınlar olarak kodlayışımın en önemli nedeni, onların başarılarına karşı duyduğum akılalmaz kıskançlığı defetme çabasından fazlası değildir. Aynı durum, halter sporunda ya da dövüş sanatlarında başarılı olmuş kadınlar için de geçerli elbette. Önce onlar tarafından bir temiz dövülmek ve sonrasında ise yataklarında sevişirlerken öldürülmelerini izlemek çelişkisi, sahip olduğum bellek sürçmesinin anahtarıdır. 'Psikoseksüel dönemler ve üstben örgütlenmesi' başlığı altında ifade edersek, nevrotik kişilik yapısında oluşturulmuş üstben temsilcileri -kahraman kadınla özdeşleşme- benliğin özerkliğini tehdit ettiği için -kıskançlıktan doğan yıkıcı dürtülerin, değersiz 'ben'e yansıtılması- erken dönem üstben temsilcileri tarafından çarpıtılarak 'güçlü' nesnenin koordinasyonlarını değiştirir ve böylelikle 'güçlü nesne' olan kahraman, erken üstben temsilcilerince yok edilip, 'kurban nesne' konumuna indirgenmiş olur (2).

3) Saldırganla özdeşleşme: İlk kez Anna Freud tarafından ortaya atılan model, yine bir 'özdeşleşmede iki kompleks yenmek' bağlamında, hem medeni bir katharsis, hem de aktarım nevrozunuzun da yardımıyla aktöreci babaya yengin gelmenin yapısal kanalıdır. Ama eğer üstben örgütlenmeniz latent dönemde dahi devam ediyorsa, Freddy Krueger'i babanızı pençeleyecek bir yardımcı 'kendilik' olarak değil, babanızın ta kendisi olarak görebilmeniz de mümkündür.

(1): Yugoslavya'nın bölünmesiyle birlikte açığa çıkan epistemolojik enerji, öldürülen kadınlara yatırdığım ve ölümleriyle birlikte açığa çıkan enerjiye benzetilebilir. Hatırlayacak olursanız, Yugoslavya'nın bölünmesi, Lacan'ın dışında Lacan'ı 'anlayabilen', soyutça ve hoyratça klonlanmış binlerce manyak düşünürün -her biri korku filmlerinde öldürülen kadınların trajik tekrarıdır- ortaya çıkmasına neden olmuştu.

(2): Bu teori, Tom ve Jerry'yi de yakından ilgilendirmektedir. Çünkü hayatımın her anında kahraman olanı, 'güçlülük' esası gereği Tom olarak kodlamışken, bir gece aniden eski sevgilimin kedisi üstüme atladığında, Tom'un aslında bir kurban olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş ancak yine de kararlı bir duruşla ona olan duygusal yatırımımı hiçbir zaman geri çekmemiştim.

1 yorum: