Yorumlar

19 Nisan 2014 Cumartesi

The Burning Burns Everything



Halihazırda sizlerle paylaştığım sahne, 'Hayatımın Özeti' isimli kısa filmimde, 'Korku filmlerinde öldürülen kadınları kıskanıyorum' repliği ile başlayan ve benim kıskançlığa dair psikopatolojimin temelini oluşturan önemli bir 'aktif delirten' sahne! Ve halihazırda sizlerle paylaştığım sahne, 'Alfabetik Düşler' isimli kısa filmimin 'V' harfini stilistik açıdan olmasa dahi metin anlamında bütünüyle biçimlendirmiş bir sahne! 

Ölüm ve cinsellik dosyasının içine gömülü bu sahne, 1982 yılının bir Pazar sabahı gayet bilinçli olarak başından sonuna dek izleyebildiğim ve bilinçli olduğu içindir ki başından sonuna dek izleyebildiğimi hatırladığım ilk korku filmine (The Burning) ait. Filmi Darmstadt Caddesi'nde gündüz şarküteri, gece ise yasa dışı video kaset satan bir dükkandan kiralamıştı babam. O yıllarda Bursa'nın Almanya'da o kadar çok kardeş şehri vardı ki hangi köşeyi dönsem bir Fassbinder ya da Schlöndorff'la karşılaşmam işten bile değildi! 

'The Burning' filminin en büyük başarısı, kiralandığı günün ertesi sabahı çekirdek aile dahilinde yapılmakta olan tatsız bir Pazar kahvaltına getirdiği kan kırmızısı renkti. Hayli brutal bir cinayet sahnesinin ertesinde babama, bu filmi yaratan şahsın kim olduğunu sorduğumu hatırlıyorum. Kendisinin annemin gözlerinin içine bakarak verdiği 'yönetmen' yanıtı, filmi izledikten tam 10 yıl sonra sinema okumama yetmiş de artmıştı bile. Artmıştı çünkü üniversiteyi 'Korku Sinemasının Psikanalizi' teziyle bitirmem gerektiğine dair tarifsiz bir yasa koyucu olmuştu. Artmıştı çünkü çektiğim ilk uzun metrajlı filmde, 82 yılındaki Pazar kahvaltısına konuk olmadığınız için keşfetmenizin mümkün olmadığı bir sürü sinematografik referansın nedeni olmuştu. Artmıştı çünkü ne idüğü belirsiz binlerce korku filmine dünya kadar para harcayarak onları arşivime ve Pazar kahvaltılarına katmam gerektiğine dair otoriter bir gereklilik olmuştu. 

Sahnede öldürülen kadın, kaçınılmaz olarak ilk aşklarımdan biri. Çocukluk ve ön ergenlik rüyalarımda sayısız kez seviştiğim bu kadın, tam da uçları kamp ateşinin isiyle kirlenmiş spor çoraplarını çıkardığında zihnimde aynı anda çalan yüzlerce şarkının uyarıcı ritmiyle yakın gelecekteki kendi ölümünü kutsuyor ve bu ritüel, onu ciddi anlamda kıskanmama neden oluyor! Bu kıskançlığın nedeni, sırf babam gözlerinin içine baktığı için oedipal dönemin çetrefilli yollarında terk etmek zorunda kaldığım annemin yitik arzusundan kaynaklanmıyor elbette. O kadını kıskanıyorum çünkü film icabı ya da değil, tatmanın mümkün olmadığı bir doyumu yaşıyor; öfkeyle kanayarak ve kendini kanatarak. O kadını kıskanıyorum çünkü duyduğu suçluluğa rağmen bir bastırma nedeni olmak yerine bastırılan olarak geri dönmeyi tercih ediyor. 

Brechtian PS: Çocukluğumuzda benzer kahvaltılar yaptığımıza emin olduğum psikanalist Sandor Ferenczi, Freud'tan kadınsı kopuşunu mühürleyen 'Thalassa' kitabını yazmadan önce bu filmi izlemiş olsaydı eğer, eminim ortaya çıkaracağı yapıtın kalınlığı hepimizi ziyadesiyle hayrete düşürecekti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder