13 Eylül 2009 Pazar

Su Terazisi


Önceden tasarlanamayan yürüyüş hızınla odanın gerçekliğini parçalayarak balkon camına doğru yol aldığında, tüm vucudun ahşap bir su terazisine dönüşüverdi. Ellerini cam kenarına bastırıp hafifçe dışarı sarktın. Omzundaki melek dövmesi, kanatlarında birikmiş kanla havalandı. Nereden geldiği belirsiz bir ışık düştü sırtınla bacakların arasına. "Yağmur başlayacak" dedin, "eğer aynı anda ağlamayı öğrenemezsek büyük bir felaket olacak..." O an üzerine düşen ışık giderek eridi ve kendi karanlığına çekildi. Yüzünü sokağın diğer ucuna çevirip bir şarkı mırıldanmaya başladın:

"Je passerai la main comme ça
Dans tes cheveux, sur ton visage
Pour dire qu'au plus profond de moi
Je t'aime au-delà des usages..."

Şarkının ortalarında şehirli bir gülümseyişle bana doğru döndün. "Biliyor musun" dedin, "bu şarkı ölü bir kadına işkence etmek gibi, hiç zevk vermiyor." Odada uçuşan melek, yeniden omzuna kondu, yorgun kanatlarındaki kan, antik bir mürekkep kalıntısıyla yer değiştirdi. Kolumdan tutup mutfağa doğru çekiştirdin beni. Tüm dolaplar ardına dek açıktı. Üst dolaplarda iç çamaşırların, alt dolaplarda ayakkabıların, çekmecelerde ise birlikte uyuduğun erkeklerin kol saatleri saklıydı. "Aynı rüyayı gördüğüm erkeklerin ölüm anlarını biriktiriyorum" diye fısıldadın. Saatlerden sadece biri dikkatimi çekti. Çocukken yol ortasında bulup anneme armağan ettiğim saatin aynısıydı. Sert bir hareketle çekmeceyi kapattın. "Hiçbiri çalışmıyor. Ama istediğin varsa alabilirsin" diye söylendin. Yüzümü bacaklarının arasına götürüp sessizce ağlamaya başladım. "Sanki başkası ağlıyor. Ve sen de o ağladığı için ağlıyorsun. Ağlayan erkekler vücuttaki kansız kesiklere benzer, derinleri sadece gözle görülür, asla duyulmaz" diyerek yükselttin sesini. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinden biri diğerine göre daha kısıktı. Ağrısız bir ölüm gibi bakıyordun. Tam ellerimi yüzüne götürecekken patlamayı andıran bir ses duyuldu. Elbiselerin yavaş yavaş ıslanmaya başladı. Çok geçmeden yüzün ve bedenin sular altında kaldı. "Demiştim sana büyük bir felaket olacak diye. Sonunda patladı bedenime yakıştırdığın su terazisi. Sırları dışarı taşan dengesiz bir arzu enkazıyım artık. Kaçıp kurtar kendini André, az sonra tüm İstanbul sular altında kalacak!..." Öyle de oldu. Felaketin nasıl başladığını yalnızca ben görebildim.

1 yorum:

  1. Kadın camdan dışarı uzattı başını, irkildi, kafasına düşene el attı, bir vidaydı, "Vida yağıyor" dedi ve odaya dönüp bahçe sandalyesine oturdu,"Gök çözülüyor" diye mırıldandı ve kolumda içi boşalmış bir ağrı var,sadece ben düşündüğüm sürece var olan"...
    Dışarı çıktı, saatlerce yürüdü, sağ kolu uyuşmaya başlamıştı, boşluğu hissetti birden, "ama" dedi,"İstesem de söyleyemezdim inanmadığım bir şeyi, ben kimseyi sevmiyorum ki" ve ilk kez sağ koluyla göz göze geldi, gördüğüne inanamadı ve gülmeye başladı, gözleri yaşarana dek güldü, vidalar bahçeye dökülüyordu, camları çize çize iniyorlardı yeryüzüne,evinin bulunduğu yöne değil ama tersine giden bir taşıta bindi, "2 durak" dedi, "her yıl için 1 tane", 3.durakta indi, sağ kolunda taşıdığını farkettiği içi dolu ceset torbasını ve çantasından çıkardığı paslı şemsiyesini karşısına çıkan ilk çöp tenekesine attı... Telefon çalıyordu...
    Bekledi.Hala vida yağıyordu, başının üzerine en son yazdığı kitabı gerdi, bir araba yanaştı sonra, sürücüyü tanıyordu, bindi, "Bu saatte bu mahallede ne işin var ?" Kadın, sürücünün o bildik kulağına eğildi,"Bir felaketi önlemeye gelmiştim, ama geç kalmışım, geldiğimde çoktan ölmüştü"...
    Sonra uyandı, arkasında bıraktığını rüyaya çeviren en hızlı adımlarla.

    Etiket:Öyküydü.

    isabelle.

    YanıtlaSil