11 Nisan 2015 Cumartesi

Il Libro Rosso


Antalya'da düzenlenen uluslararası psikiyatri kongresinin kaçıncısıydı bilemiyorum ama Thomas Szasz'dan ya da David Cooper'dan alıntı yapmayacağıma dair parmak izim ve sözüm alındıktan sonra kongreye konuşmacı olarak çağrıldığımı hatırlıyorum. Sonu '... Bilmem Ne'nin Psikanalizi' ile biten başlıklardan biriydi konuşmanın konusu; 'Giderek Kırmızıya Dönen Trafik Işıkları Üzerinden Fransız Sinemasında Geçit Vermeyen Anal Obsesif Kadının Psikanalizi' gibi bir şeydi sanırım, hatırlamıyorum gerçekten...

Yine de kongreye neden katıldığımı hatırlıyorum tanrıya şükür; psikiyatristlerin psikiyatristi Otto F. Kernberg'le sonunda tanışma fırsatını yakalamak ve içselleştirilmiş kötü nesne temsillerime masaj yaptırabilmek için elbette. Tek derdim, kendisiyle gecenin kör bir saatinde Lara plajında sözleşmek ve yattığımız yerden gökyüzüne bakarak hangi parlayan yıldızın sevgili annemi ve hangi sönmüş olanın saygıdeğer babamı temsil ettiğine dair yarı metafizik, yarı astro-psikanalitik bir konuşmayı gerçekleştirmekti. Ama sonunda ne oldu? Kendi yaşamım dahil her şeye geç kaldığım gibi Bay Kernberg'e de geç kaldım! Otele yerleştikten sonra stajyer bir kızdan aldım kötü kaberi. Wilhelm Reich'a gönderme yapan literatürümü bağışlayın ama vejetatif olduğu kuşku götürmez bir orgazmı temsil eden o güzelim köprücük kemiğini titrete titrete bana Kernberg'in otelden ayrıldığını söyledi stajyer kız... Hayallerim kırılmıştı. Takım elbiseli otel görevlileri tarafından bileğime takılan ve bir psikiyatristten daha fazlası olmadığımı temsil eden acun mavisi bilekliğin izniyle üst üste birkaç tekila shot yaptıktan sonra otelin önündeki plajda soyunup çırılçıplak denize girdim. Derdim, Otto Rank'ın meşalesiyle ana rahmine giden yolu bulmak değildi elbette ya da bileşik bir kelimeden daha ölümlü olmayan bir Tan'atos deneyimi yaşamak... Sadece hayatımda kaçırdığım ne kadar insan varsa hepsine boy vermek istedim. Listenin sonuna, bileşik bir kelimeden daha anlamlı olmayan ass'solist Otto Kernberg'i de koyarak, kaçırdığım herkese ve her şeye boy verdim.

Neyse ki sonunda başarılı bir doğumu temsilen ve avaz avaz bir öksürüğün eşliğinde kıyıya ayak basmayı başardım! Anamdan doğma çıplaklığımı kamufle ederek psikiyatristlerin eğlendiği 40 metrekarelik bardan bozma bir ortama sürtünmesiz geçiş yaptım. Mekanda herkes nefes almaksızın o gün gerçekleşen paneller hakkında muhabbet ediyordu. Ancak grubun içinden biri, bir kadın, diğerlerinden çok daha heyecanlı-hezeyanlı bir ritmde konuşarak dikkatimi çekmeyi başarmıştı. C. G. Jung'tan bahseden ve her nefes alışında nefesinin yarısını kutsal mı kutsal dolunaya hibe eden bu kadının yarıçapına kadar yaklaşmaya cesaret bulsam da günahlarım kadar tenime sinmiş ahlakım gereği Miss. Professional'ın konuşmasını bitirmesini bekledim. Her şeyin bütünüyle bittiğine emin olduktan sonra ona şöyle dediğimi hatırlıyorum:

- Jung tamamen ve düpedüz yalan da olsa itiraf etmek gerekir ki kulağa Freud'tan hoş geliyor. Yine de 'Il Libro Rosso' okunmalı, Baba'nın adını anonim kıldığımızda dahi suçluluk duymamak için!

Manik bir hastasının kendisine saldırmasının -onun anılarından yola çıkarak söylüyorum- travmatik izlerini halen gözlerinde ve sözlerinde taşıyan kadın, Jungian değil ve fakat Freudian bir mucizeyle ağzından düşen sarma sigarasının üzerine basarak şöyle dedi bana:

- Ben senin filmlerindeki açılara karışıyor muyum? Sen de sohbete karışma lütfen!

Bunu öylesine 'Kim Basinger' ayartmasından uzak bir tonla ve Lena Olin'in erkeği dışlayan erkeksi protestosuna ihanet eden bir bakışla söyledi ki özür dileyip grubu terk etmek zorunda kaldım. O saatten sonra ne denize dönecek enerjim ve ne de hard disk'imde nesne ilişkilerimi yeniden düzenleyecek yerim vardı. Odama gidip en sevdiğim Fransız filmlerinden birini -Céline et Julie Vont en Bateau- düşünerek uyudum.

İlişikteki fotoğraf Roma'da, 'metafizik ressam' Giorgio de Chirico'nun mezarını ziyaret ettikten hemen sonra çekildi. Breton'un liderliğini yaptığı sürrealizm anlayışını fırçasına dahi takmasa da Breton tarikatinin yasaları gereği sürrealist olduğu sorgulanamaz ressam Chirico'yu hepiniz tanıyorsunuz değil mi? Hah, işte gönderdiğim fotoğraf, onu daha iyi tanımak için bilgi arayışına girdiğim bir kitapevinde çekildi. Ama Chrico'nun metafizik yalnızlığını ararken ne buldum dersiniz? Il Libro Rosso'yu elbette! Return of the Repressed!

İzin verirseniz lafı daha fazla uzatmadan slogana dönüştürmek niyetindeyim: Şu an odamda göz göze yazıştığım kitap, yani 'Il Libro Rosso', psikiyatri kongresinde ağzımın payını sözcüklerinde boğularak veren Miss. Bulimia Nervosa'ya mutlak bir sevgiyle adanmıştır.

PS: Velev ki obsesif dürtüleriniz, aktardığım hayli gerçek öyküyü sonuna kadar okumak konusunda tahammül edilemez bir baskı yaptı; o halde müzikal bir müjdeyi hakettiniz demektir: Yazıştığım ve pek çok organizatörün bilmediği kadarıyla Tom Waits 2016'da İstanbul'a gelecek. Onunla Haliç'te ve yazık ki Kernberg'le gerçekleştiremediğim bir pozisyonda sırtüstü uzanıp 'Kübik Funk' üzerine konuşmayı düşünüyorum. Üzgünüm ancak bu konuşmaya hiçbiriniz davetli değilsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder