Yorumlar

9 Şubat 2012 Perşembe

Ağlama Duvarı


Yukarıdaki film karesinde ağlamakta olan ve yükselme hırsı yaşayan bir kadın ile onun arkasındaki duvara özenle asılmış salon burjuvazisine dair bir eskiz görüyorsunuz. Biz, bu iki gösterge arasındaki çelişkiden üreme anlatım tarzına 'vulgar Yugoslav sembolizmi' adını veriyoruz. Nedeni gayet basit, çünkü kareyi bir Yugoslav filminden aldım. Ama milliyete takmayın lütfen, zira sizin sözde sembolizminiz de bu film karesinden daha derin değil. Hatta çoğunuzun bir sembolizmi olduğundan bile emin değilim. Ağlarken aniden arkasına bakıp da beyaz-boş bir duvarla karşılaşanlar lütfen panik yapmasınlar. Boş duvar, kişiliksizliği, zevksizliği ve biraz da salaklığı temsil eder. Yani öyle ya da böyle, ağlama anında sembolik bir zincire dahil olduğunuz müjdesini verir.

Ama eğer 1960'larda yaşamış İtalyan bir kadın olsaydınız o zaman işler değişir. Çünkü elli sene önce beyaz-boş bir duvarın önünde ağlamak, modernizm nedenli yabancılaşma pratiğinin ideolojik bir uzantısı olmayı temsil ederdi. Bu şaşalı temsildeki tarihsel derinlikten kaynaklı varoluşsal acının ve bu kişilikli acının yarattığı stilistik boşluğun ne derece değerli olduğunun farkına varmış olmalısınız. Bu yüzden kendi niteliksiz beyaz duvarınızı Monica Vitti'nin, üzerinde 'kuramsal boşluk' yazan beyaz duvarı ile karşılaştırmayın!

Benzer biçimde 1970'lerde yaşamış Fransız bir kadın olsaydınız, ıslak barutla yazılmış bir duvar yazısının önünde ağlayarak sosyalizmin nihai arzusuyla kendi libidinal arzunuzu çiftleştirerek seksüel-politik bir manifesto yazabilirdiniz pekala. Ve eğer isterseniz sonrasında büyük bir iştahla 'seksüel' olanı 'spiritüel' olanla yer değiştirip, politik argümanın fallik pozunu da memesi boşaltılmış bir Hippi kadınına dönüştürebilirdiniz. Ama hayır, beyaz bir duvardan başka hiçbir anlamı olmayan kendi duvarınızı lütfen Caroline de Bendern'in fişek ve çiçek kokan duvarıyla karşılaştırmayın!

Ve siz yazık ki 80'li yıllar içinde ağlayarak 'sembolizm' üretmeyi başarabilen bir kadın olamadınız yine. Eğer 1980'lerde yaşamış Alman bir kadın olsaydınız Berlin duvarının hemen önünde boş-beyaz bir yüzey bulup, dibi yenmiş dokuz yaş görünümlü tırnaklarınızı etinize geçirip, sevgilinizi düşünerek ağlayabilirdiniz. Ayrılık kaygısını muhafazakar-politik bir duvardan daha iyi ne anlatabilir ki? Tüm bunlar sizin cephenizde yaşanmadı. Bu yüzden kendi kekeme duvarınızı lütfen Beatrice Manowski'nin kireçlenmiş cesetlerden örülü beyaz duvarıyla karşılaştırmayın!

Siz son kuşaklar, size söyleyecek neredeyse hiçbir şey yok. Bilmem hangi programla gittiğiniz ülkelerde, 'kopyala-yapıştır' arzularınızı ucuz merakınızla bütünleştirip de Dalay Lama pozları vermekten vazgeçin. Orayı-burayı keşfetme takıntınız, coğrafi olarak dışsallaşan ve böylelikle de kendini ustalıkla parçalayıp gizleyen sonradan olma zavallılığınızı keşfetme takıntısıdır. Nereye giderseniz gidin, hangi köşenin ardına bakarsanız bakın, üzerinize kazınmış olan bu 'aptal kaşif' rolünü süslemeye yetmeyecektir. Laboratuvar ortamında üretilen heveslerle kendi ırzınıza geçiyor, sonrasında patolojik bir şişme yaşıyor ve nihayet topraklarınıza geri döndüğünüzde de bir türlü sönmek bilmiyorsunuz. Siz en iyisi gelin bu enerji israfından kurtulun, sonrasında gidin bir duvar bulun -ki ben size kendi ruhsal bastırma duvarınızı öneriyorum- ve arkaya gitmek istediğiniz ülkenin haritasını asıp önünde bol bol ağlama provası yapın. Böylelikle belki vulgar Yugoslav sembolizmine yakın bir anlam üretebilir ve dahası 'Milena Dravić'in duvarını daha yakından tanıyabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder