Yorumlar

16 Ağustos 2011 Salı

Varoluş Denemeleri, Epizot III -


Uzak bir sahil kasabası düşüncesinin, içinde arzunun kendisini belli belirsiz hissettirdiği varoluş vurgusundaki düzensizliğe karşı bir savunma refleksi olduğu şu anda, yalnız başına yolculuk ediyor olmanın anlamını yaşıyorum. Kimseye ait olmayan bir arabanın içinde, sonsuzluğu yok etmekle onu tarihime bir damga olarak vurup sınırlamak arasında bir kararsızlık içindeyim. Yol arkadaşı istiyor muyum? Kendimi farklı zamanlara bölerek çoğaltmak ve böylelikle yalnızlık duygumu güçlendirmek yerine, sürekli aynı zamana, yani arzu ettiğim bir şeyi bulduğum anda onu çoktan yitirmiş olma anına çakılarak kalabalıklaşıyorum. Tekil olanın, kendi sözcük anlamına tavır alarak iletişim yoğunluğuna dair müthiş bir çeşniyi harekete geçirmesi, zamanlara bölünen kendiliğin, her bölünen zamanda duyumsadığı yalnızlığı ortadan kaldırıveriyor. Aynı zamana geri dönüşlerle hapsolmuş düşüncenin coşkusu, farklı zamanlarda kendini duyurmaya çalışan varlığımın üzerini çizerek yeni bir yol arkadaşının fiziksel dünyadaki varlığını müjdeliyor. Takıntılı bir onarım mekanizmasının sürekli aynı zamana ve kaybedilmiş olanın trajik tarihine yaptığı yatırım, yanımda oturan kadının kendi tarihimin bakışını çalarak yola odaklanmasına neden oluyor. Henüz tanıştığım ve keşfediyor olma coşkusunun evvelinde çoktandır kaybetmiş olduğum bu kadın, kullanmakta olduğum arabaya karşı teslimiyet odağını güçlendiriyor. Arabanın onu taşıyor olması, varılacak hedefe yaklaştıkça arabaya karşı yönelen tarifsiz bir suçluluk duygusuna neden oluyor. Bu duygu, takıntılı geri dönüşlerle hapsolduğum ve kendimi, yalnızca benzerlerimle anlamlandırarak karşı konulmaz bir yabancılaşmanın pençesine düştüğüm geçmiş zamanlara ait. Geçmişin tanınmaktan uzak yüzlerine ihanet ettiğim sanrısı ile arabanın kendi mekanik ağırlığı arasında can çekişen suçluluk duygusu, işlenmese bile kendini duyuran bu affedilmez günahı, olmayan fitilinden ateşleyiveriyor. Kullandığım araba, yerinde bir manevrayla ihanet ettiğim yüzlere dönüşüyor. Onun hem ihaneti ve hem de işlediğim öne sürülen günaha rağmen yanımdaki kadını taşıyor olması, kendi mekanik aksamını, ne kadar itaat etseniz de bir günah geriye düşeceğiniz ilahi bir güçle yer değiştiriyor. Bu gücü arabaya kazandıran bir başka neden de onun her şeye rağmen sessiz kalarak yoluna devam etmesindeki erdemin kendisinde gizli. Benim dışımda beliren ve duygularımın ötesinde yapılanmış bu cansız erdem duygusu, ayaklarını ön cama uzatmış uyuyor olan kadını, yalnızca kendi hacminde var olmuş bir nesneye bütünlüyor. Onun ayak bileklerine yansıyan durağan çırpınış -özgül beden duruşu- olağan dışı bir güçle, haz ile kaderin yanılsamalı işlevlerine dair ne kadar gönderme varsa birbirine karıştırıyor. Radyoyu açma kararının beklenmeyen bir haber alma korkusuyla ertelendiği, camı açma arzusunun, yarısı içinde kalmış bir dondurma ambalajı kılığında asfalta düşüp paramparça olma düşlemiyle doyumsuz bırakıldığı bir anda belirli belirsiz arabayla konuşurken yakalıyorum kendimi. ‘Lütfen’ diyorum, ‘lütfen bize zaman içinde yol aldıran mekanik aksamının gizlerini bağışla...’ Soru haline getirdiğim yakarışın, yanıtı başından beri dışladığı içindir ki soru olabilme hakkını kendinde var ettiğini görmezden geliyorum. İhaneti taşıyan ve giderek onun kendisine dönüşen aksam, eril sesten boşalan organize olmuş bir öğüdü başıma kakıyor: ‘Ne kadar kadın seversen sev, hep bir kadın geriye düşersin. Onu ne kadar seversen sev, hep bir ömür baştan başlamak zorunda kalırsın’ Yolu, sonsuzluğun ‘ebediyet’ ile sınırlanmadığını iddia eden inatçı bir kanıt gibi uzatan bu ses, yani başkasının dilinde ikamet eden arzum, kapıları kireç tutmuş eski model bir mahkeme salonunun suça odaklanmış sessizliğine dönüşüyor. Sesi, alışık olduğum zaman kiplerine geri dönerek tekrar duymak istiyorum, olmuyor. Vites küçültüyorum, olmuyor. Vites büyütüyorum, olmuyor. Kafamda yaşattığım bu çaresizliği yok edecek nedeni, benden ‘artık’ bir noktada kendi gerçekliğini yapılandırmış yanımdaki kadına odaklanmakta arıyorum. Ayakların cama yansıyan, yani yansıtan ile yansıyan arasındaki yarı idealist uzamı mutlak yanılsamaya dönüştüren estetiği, üzerinde yol aldığım hayatı katederek onu yok etme oyununa sürüklüyor beni. Bir sonraki benzin istasyonuna kadar nefes tutma oyunu oynuyorum, olmuyor. Boğamıyorum kendimi, bir türlü gerçekleşmiyor beklediğim kaza. Cama dayanmış ayaklar, eziyeti içinde saklayan kuyruksuz birer notaya dönüşüyor, yalnızca onların sesi duyuluyor. Şöyle diyorlar çukura düşen arabanın mekanik aksamını da yanlarına alarak: ‘Ne yaparsan yap, koskoca bir sileceğin mekanik büyüsü, düşünsel bir ayakkabı izini silmeye yetmeyecektir...’

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder