30 Mayıs 2018 Çarşamba

Çocukluğuma Dair Notlar (1978-1989) - I

Neden bilmiyorum, birdenbire çocukluğuma dair hatırladığım, çoğu bir kitaba dahi girmeyi hak etmeyecek sıradan anları yazmak istedim. Okuyacağınız anlarda / anılarda hiçbir düzen, hiçbir edebi kaygı bulamayacaksınız. Hatta sürrealizm de yok. Sadece serbest bir çağrışımın etkisiyle hızla yazılmış epizotlar var. 10 bölümden oluşan bu anların ilk bölümünü paylaşıyorum. Aslında diğer 9'unu yazmış da değilim. Belki yazmam. 

* Kuzenimin bize geldiği bir gün, Yeşilyuva apartmanının merdivenlerinden ön sokağa inip, sokağın çıkmaz olan bölümüne yığılmış kum birikintisini bir sopa yardımıyla kazmaya başladık. Önce sopayla kuma delik açtık, sonra tırnaklarımızla deliği genişleterek çukurlaştırdık. Bu tuhaf çabanın sonunda 40 santim civarında bir yarık açmayı başardık. Kazdığımız çukur, birkaç ay boyunca hayatta kalmayı başardı. Sonrasında yağan yağmurla yeniden düzleşerek eski halini aldı.

* Akşam olunca babamın işten gelmesini beklemek en büyük zevkimdi. Hemen arka odaya geçer ve evimize doğru yaklaşan arabaların farlarını izlerdim. Kırmızı bir Renault 12 arabamız vardı. Gelen onlarca araba içinde babamın arabasını far tonundan ve şiddetinden tanıyabiliyordum. Sanırım farların diğer arabalara nazaran daha parlak, keskin bir ışığı vardı.

* Yeşilyuva apartmanının kazan dairesinde çok zaman geçirdim. Kapıcının evi, kazan dairesinin karşısındaydı. Bir gün aralık kalan kapıdan içeri baktığımda kapıcının küçük oğlunun gözleri açık olarak uyuduğunu fark ettim. Kontrollü bir dehşete kapıldığımı hissederek oradan uzaklaştım.

 * Kahvaltımızı evin mutfağında yapardık. Mutfaktan arka bahçeyi gören bir balkonumuz vardı. Sadece Pazar günleri kovboy filmi izlemek için babam televizyonu mutfağa taşırdı. Televizyonun üzerinde durduğu ahşap konstrüksiyonun tekerlekleri olduğundan taşıması kolaydı. İzlediğim hiçbir filmi hatırlamıyorum. Tek derdim, bir an önce kahvaltıyı bitirip dışarı çıkmaktı. 

* Yeşilyuva apartmanının güneş görmeyen zemin katı depo olarak kullanılıyordu. Her daire için kapılara bölünmüş bu depoda çok fazla bisiklet olduğunu hatırlıyorum. İçlerinde yalnızca birini çalmamak için kendimi zor tuttum; üst kat komşu çocuğunun bisikleti. Adı Rıza idi, bisikletinin adı da Bisan. 

* En büyük zevklerimden biri, kabloyla birbirinden ayrılmış olan teyp kolonlarının birini sağ diğerini sol kulağıma dayayıp yerde yüzükoyun yatarak Barış Manço dinlemekti. Bir de o sırada buzdolabından yeni çıkmış şokellayı çay kaşığı kullanarak yediğimi hatırlıyorum. Şokella olmadığı zamanlar içine toz şeker karıştırılmış leblebi tozu. 

* Yeşilyuva apartmanının çocuk sakinlerinin neredeyse tamamı benden büyüktü. Bir gün yağmurlu bir havada apartmanın içine sığınmışlardı. İçlerinden biri, aralarına sokulduğumu görünce bana ‘İbne’ dedi. Anlamını bilmediğim bu sözcüğü ailemle paylaşmak için dış kapının yanındaki 6 numaralı zile bastım. Megafondan babamın 'efendim' diyen sesini duydum. Ona Rıza’nın bana İbne dediğini söyledim. Megafon bağlantısı kesildi.

* Babamın evin koridoruna kurduğu beyaz boyama ahşap bir kütüphane vardı. İçlerindeki birkaç kitabın adı nedense sürekli ilgimi çekerdi; İt Dalaşı, Kamyonet, Kambur.

* Dayımın İstanbul’dan aldığı kırmızı, pedallı bir oyuncak araba vardı. En büyük zevkim, Yeşilyuva apartmanının uzun, taş bahçesinde bu arabayı sürmekti. Diğer çocukların arabamı kıskandıklarını çok iyi biliyordum. Birkaç yıl içinde araba kullanılamaz hale geldiğinden depoya atıldı. Sonra günlerden bir gün nedense aklıma arabayı yeniden depodan çıkarmak geldi. Tekerleklerinden bir-ikisi yoktu. Ön konsolu pas tutmuştu. Arabayı depodan çıkarıp uzun bahçeye getirdim. Beni sevmeyen çocuklardan biri, iple arabayı bisiklete bağlama fikrini öne attı. Kabul ettim. İp yardımıyla arabayı çocuğun bisikletine bağladık. Sonra bisiklet hareket eder etmez araba da yere sürtünerek hareket etmeye başladı. O an arabanın zavallı görüntüsüne bakıp ciddi anlamda o çocuğu öldürmek istedim.

* Yuvada öğle uykusu şartı vardı. Uzun yıllar öğle uykusundan nefret etmemin kaynağı da sanırım o yıllara uzanıyor. 2 saat kadar sürerdi bu uyku. Hayatımın en sıkıcı anları, yuva arkadaşlarım uyurken o iki saatin geçmesini beklemekti. Uyuyor taklidi yapardım ve inadırıcı olması için de ritmik olarak bir sağa bir sola dönerdim.

* Dayım Almanya’dan üzerinde iki oyuncak arabanın yarıştığı bir parkur getirmişti. Misafir odasına babamla parkuru kurup yarışıyorduk. Bazen de ben tek başıma arabalardan birini parkura koyup onun pist etrafında dönüşünü izliyordum. Bazen kumandanın pili bitene kadar, saatlerce izlerdim.

* Yeşilyuva apartmanının ilginç bir konstrüksiyonu vardı. Evin kenarına yanaşan kömür kamyonları, bir kaydırak yardımıyla evin kömür deposuna açılan ara bölgeden kömürlerini dökerlerdi. Beni seven arkadaşlarımla en büyük zevkimiz, kömür deposuna açılan ara bölgeden ayaklarımızı uzatıp çizgi roman okumaktı. Adı Zeynep olan bir kızla -sanırım A Blok, 1. katta oturuyordu- yan yana uzunca bir süre oturduğumu hatırlıyorum. Zeynep ismine olan tutkum o gün başladı. 

* Kapıcı bahçeyi sularken gözüm hep hortumun ucundaki baş parmağına takılırdı. Parmağın ucunu sarmalayan tırnağın yarısı tahtalaşmış gibiydi. Korkunç bir görüntüsü vardı. Adamın masmavi kol damarları da alabildiğine belirgin ve çatallaşmıştı. Bahçe sulamanın insanı güçlendirdiğini düşünüyordum.  

* Yağmurlu bir gün, anneme sakız almak istediğimi söyledim. İzin verdi. Beyaz montomu giyip dışarı çıktım. Yeşilyuva apartmanının merdivenlerinden ön sokağa indim. Sonra o sokağı kesen bir diğer sokaktan aşağı doğru yürüyüp sola döndüm. Bakkal soldaki ilk evin zemin katındaydı. Sakızı alıp eve doğru yol aldım. Adını hatırlamadığım ama tadını çok sevdiğim bu sakızın içinde Osmanlı padişahlarına ait temsili bir resim ve küçük tanıtım yazıları vardı.

* En büyük zevklerimden biri, sağlı sollu park etmiş arabaların sürat kadranlarını incelemekti. O yıllarda hemen her araba maksimum 180 kilometre hız yapıyordu. Daha doğrusu kamyonetler 120, eski Fiat marka otomobiller 170, Şahin ve Renault'lar 180... Bir gün evin bahçesindeki arabaları incelerken Doğan marka bir arabaya rastladım. Hemen sürat kadranına baktım. 200 yazıyordu. İnanılmaz bir haset duygusuna kapıldığımı hatırlıyorum.  

* Yuvadan ayrılırken öğrencilere bedava ekmek dağıtılırdı. Tadının nefis olduğuna emin olduğum ve rengi normal ekmeklere göre koyu, şekli ise yuvarlak olan bu ekmeği almaya hep utandım.

2 yorum:

  1. 18 yaşınıza geri dönebilseydiniz yine aynı bölümü mü okurdunuz?
    Filmci olmak için radyo, televizyon ve sinema bölümlerine gitmek hakkında ne düşünüyorsunuz, bu konuda bir şeyler yazdınız mı daha önce?

    YanıtlaSil
  2. Merhaba Adem, bölümü okumaya orta ikinci sınıfta karar verdim ve kararımdan dönmedim. Yine olsa yine aynı bölümü okurum.

    Benim zamanımda (90'ların başı) sinema okumak büyük maceraydı. Türkiye'de yalnızca dört okulda eğitim veriliyordu. Girebilmek için hayli zor, çetrefilli yetenek sınavlarını aşmak gerekiyordu. Yani o yıllarda sinema okuyan hemen herkes bu uğurda ciddi mücadeleler vermiştir. Ancak şimdi durum pek öyle değil; ipini koparan sinema okullarında buluyor kendini. Müthiş bir zihin eksilmesi var okullarda. Bu sisteme direnen tek okul Dokuz Eylül Üniversitesi Film Tasarım Bölümü.

    YanıtlaSil