31 Temmuz 2011 Pazar

"Sürrealizm Postmodernizme Tam Anlamıyla Kapalıdır"


Tan Tolga Demirci ile 'varoluş' ve 'sinema' üzerine:

Soru: Bir biçimde yaşıyor olduğunuzu bilmek nasıl bir his?

Yanıt: Çocukken bunun sağlamasını yapmak için kendi dışıma çıkmak zorunda kalmıyordum. Yani gördüğüm her şey ve onlarla kurduğum ilişki, yaşıyor olduğum gerçeğini ispatlıyordu. Oysa artık bunu anlayabilmek için kendi dışımda olmam gerekiyor. Çocukken nesnelerle kurduğum ilişkinin yerini, şimdi sadece kendim dışında var olan 'kendilik' ve onun nesnelerle kurduğu ilişki aldı diyebilirim.

Soru: Bu yaşadığınızı kanıtlamaya yetiyor mu?

Yanıt: Uzaktan izlediğim 'kendilik', nesnelerle arama girdi. Bu yüzden 'kendilik' neye dokunuyorsa ben de 'kendim' olarak onun dokunuşunu hissetmekle yetiniyorum. Nesnelerle birinci elden iletişimim bütünüyle yok oldu diyebilirim. Nesne evreni ve 'kendiliği' gözetliyor olan 'kendim' arasındaki hologramik uzam, yarı düşsel diyebileceğim bir zevk çeşnisi sunuyor bana.

Soru: Nesnelere çocukluğunuzdaki gibi bir ilişki kuramıyor olmanız kulağa olumsuz geliyor.

Yanıt: Visconti'nin 'Death in Venice' filminde bir sahne vardır. Gustav von Aschenbach, kolera salgını nedeniyle şehirden ayrılmak üzereyken, tren garında zavallı bir adamın gözlerinin önünde yere düştüğünü görür. Ve onu yerden kaldırmakla kaldırmamak arasında ivedi bir tereddüt yaşar. Sonrasında aristokrat bir ağırbaşlılıkla adamı öylece orada bırakmaya karar verir. İşte 'kendilik' ve 'nesneler' ile yaşadığım ilişki, Aschenbach'ın 'asil tereddüt' duruşuna benziyor. Onlara dokunmakla onların uzağında kalmak arasındaki mesafe bana acınası bir zevk veriyor.

Soru: Bu üçlü yapıyı biraz daha açmanızı isteyeceğim sizden.

Yanıt: Nesne, her haliyle iki boyutludur. Bu yüzden yanılsama üzerine kurulmuştur. 'Kendilik', sadece duyulardan oluşur ve bu haliyle kişiliğin imgesidir. Ve nihayet kendim, 'kendilik'i gözetleyerek nesnelerle ilişki kuran bir 'varlık' simülasyonu; yaşıyor olduğumun sağlamasını 'kendilik' ve onun nesne ilişkileri üzerinden yapan sanal kişilik... Çocukluğumda yalnızca 'kendilik' ve 'nesne' vardı, şimdi ise kendim, kendilik ve nesne olarak üçe bölündük.

Soru: Bunun etkilerini nasıl hissettiniz?

Yanıt: Haz, zevke dönüştü. Hazzın olduğu yerde zevk yoktur. Ve zevkin olduğu yerde de haz. Çocukluk, haz ile kökten bir 'ikili oluş' idi. Bölündükçe haz, yerini zevke bıraktı.

Soru: Hazzı zevkten ayıran başka tanımlarınız var mı?

Yanıt: Bir kadın eteğinin bitimindeki dantel figürlere olan bakışınız zevktir. Ağız mukozanızdan akan ılık sütü yutarak midenize doldurmanız hazdır. Zevk, biçimcidir, inorganiktir, mutlak sapkındır. Haz, 'metnin' kendisidir, biriciktir ve mizansene karşıdır.

Soru: Sado-mazoşistlerin ritüel anında duydukları hazzın mizanseni için de geçerli mi bu söyledikleriniz?

Yanıt: Ritüel, her ne olursa olsun biçimcidir, zevkin safhındadır ve 'nasıl' sorusunun yanıtıdır. Haz ise ritüelden uzak, yalnızca kendi safhındadır ve 'ne' sorusunun yanıtıdır. Sado-mazoşizm, haz ve zevk arasındaki sınırın belli belirsiz var olduğu, 'zevk'i gerilimin hizmetine, nihai boşalmayı ise hazzın hizmetine veren iç içe bir mizansen akışı sunar. Kurban, önceden planlanmış bir öykü dahilinde celladın oyununa esir olur. Bu 'bilgi', zevkin tekelindedir. Ve cellat, kurbandan boşalmasını isteyinceye kadar da inorganik acı tek başına iktidardır. Ne zaman ki kurban boşalma iznini alır, o an zevk yerini hazza bırakır ve ritüel, mizansen ile birlikte kendi fantezi alanını terk eder.

Soru: Nesneler, 'kendilik' ve kendiniz olarak üçe bölünmüş bu yapıyı zevkle buluşturan nedir?

Yanıt: Nesnelere, 'kendilik'in bir potansiyel olarak var ettiği çocukluğumun elleriyle dokunuyor olmak, onları çocukluğumun kulağıyla duyuyor ve gözleriyle görüyor olmak. Yaşamı yorumlayışımın merkezinde olan şey bu. Bir öteki yardımıyla kendimi tanımlıyor olmak. Ancak bunu 'toplumsal öteki' kavramıyla karıştırmamak gerekiyor.

Soru: Nedir aralarındaki fark?

Yanıt: 'Toplumsal öteki'yi oluşturan dinamikler, nesnel gerçekliğin egemen ya da alternatif söylemleriyle yozlaşmış, genetiği bozulmuş standart-kolektif bir yapı içerirler. Egemen yapı, farklı olanı izole ederek ötekileştirir. Alternatif söylem, izole edilen öteki ile özdeşleşerek varoluşun acısını mistikleştirir. Öyle ya da böyle, ezilen bir öteki-ırkın yerine geçmek ya da tehdit eden bir öteki-ırkı izole etmek, önceden planlandığı içindir ki konvansiyonel-sentetik bir suçluluk duygusunun ve ikinci el empatik bir refleksin sıradan sonuçlarıdır. 

Soru: Tüm bunların dışına çıkarak güncel politika ile aranızın nasıl olduğunu sormak istiyorum.

Yanıt: Bazen bir film izlemeye başlarsınız ve filmin başından itibaren izlediğiniz her şeyin bir flashback'ten ibaret olduğunu, asıl filmin ise güncel zamanında az sonra başlayacağını düşünürsünüz. Oysa film, kendi flashback yanılsamasında devam eder ve sizin talep ettiğiniz zamana gelmeden de biter. Yaşadığım ülkeyi, böyle bir filmin başlangıcı ve giderek kendisi olarak görüyorum. Geçmişi anlatıyor, geçmişte yaşıyor, geçmişi tartışıyor ve asla arzu edilen zamana gelemiyor.

Soru: Oysa belki de 'geçmiş' olarak değerlendirdiğiniz şey, size ait bir yanılsama. Tıpkı verdiğiniz örnekte olduğu gibi belki de film, 'güncel' zamanda geçiyordur.

Yanıt: Önemli olan izliyor olduğum filmin bana ne hissettirdiği... Kendi hayatımı, yaşadığım ülkeyle bütünleştirdiğimde zamansızlığa işaret eden bir senkronizasyon bunalımı ortaya çıkıyor. Ancak bu zamansızlık duyumu, rüyalardaki gibi mistik bir hezeyan duygusuna yol açmıyor elbette. Tersine, sahip olduğum 'dil' ile yerel kültür arasındaki majör sapmaları kışkırtıyor. Yapmış olduğum bir jest, böylesi bir kültürel uyumsuzlukta, anlamı olmayan bir 'ses' olarak bana geri dönüyor. Tabi bu kökten uyumsuzluğa karşı elimde bayrak, pikniğe çıkar gibi meydan meydan dolaşıp, standart dörtlükleri kompulsif bir iştahla bağırarak geçici katarsisler yaşamayı tercih etmiyorum.

Soru: Bunun yerine film çekiyorsunuz.

Yanıt: Ben sadece kendimi ayık tutmaya çalışıyorum.

Soru: Türkiye'de çekilen filmleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yanıt: İlgimi çekmiyor.

Soru: Hollywood?

Yanıt: Aşırı dozda biçimci bir söylemle modernist argümanları laboratuvar ortamında yeniden üreten konvansiyonel sinemanın son kullanma tarihi çoktan geçti. İzlediğiniz filmlerin çoğu, zehirli bir nostaljik gaz ihtiva ediyor. Ve izleyici olarak gazı yediğinizden haberiniz olmuyor. Biçimciliğe angaje olmuş ve metni hadım edilmiş modernist kuramların, ölümcül bir nostaljik takıntı ile sinemanın ölümünü maskeleyen bir özel efekt gibi kullanıldığını görüyorsunuz. Kimse bana 'Planet Terror' filminin yaşayan bir film olduğunu kanıtlayamaz. Bu nostaljik efekt takıntısı yalnızca sermaye bağımlısı Hollywood filmleri için geçerli değil elbette. Örneğin François Ozon'un filmlerindeki yabancılaştırma efektlerinin, Brecht'in hadım edilmiş marjinal-feminen uzantıları olduğunu görmek zor değil.

Soru: Ancak zamanında modernist ürünler vermiş ve hala hayatta olan sinemacılar da var.

Yanıt: Aralarında en çok sözü edilmeye değer olan Godard. Ama onun da çektiği son filme baktığınızda, haykırdığı 'sosyalizm' sözcüğünün yalnızca kendi yankısıyla baştan çıkmış olduğunu görüyorsunuz. Godard, yazık ki artık yalnızca kendisine ve yaklaşan ölümüne meydan okuyabiliyor.

Soru: Tüm bunların nedenini postmodernizme mi bağlıyorsunuz?

Yanıt: Postmodernizm, modernist biçimciliği öylesine kurnazca kullandı ki üretilen her ürünün 'farklı' olduğunu savlayan, pazarlayan ve bu farklılığın meşruiyetini mühürleyen bir endüstri inşa etti. Bu anlamda postmodern sinemanın iki önemli silahı var; içi boşaltılarak bir süs eşyası haline getirdiği biçimcilik ve modernist artıkları yiyerek beslendiği 'nostalji' sapkınlığı. Biçimcilik hastalığının kanserli bir hücre gibi hızla çoğalıyor olması, ilk bakışta anlaşılmayan sansürcü bir zihniyeti de beraberinde getirdi. İrrasyonel bir hız kaydeden metinden bağımsız biçimcilik silahı ile başa çıkabilmek için aynı irrasyonel düzeyde bir sansürcülük mekanizması ortaya çıktı. Dünyanın egemen ülkelerinde ve ona bağımlı yaşayan ülkelerdeki muhafazakarlaşmanın nedeni budur. Biçimci meydan okumaya aynı biçimci ideolojide karşılık verebilecek tek güç, irrasyonel sansürdür.

Soru: İrrasyonel sansür örnekleriniz vardır eminim.

Yanıt: Eskiden kasap vitrinlerindeki koyunların kıçına karanfil koyarlardı. Şimdi de sigaraların yerine televizyon sansürü olarak rengarenk çiçekler koyuyorlar. Birincisi absürdtür ve biraz sıksanız, bir Bunuel mizanseni yaratabilirsiniz, diğeri ise pornografik bir salaklıktır. Pornografiktir çünkü yakından izleme arzusu uyandırır, tıpkı araba kazaları ya da evlilik programları gibi.

Soru: Biraz da postmodernizmin diğer silahı olan nostalji sapkınlığından söz edelim.

Yanıt: Burada müthiş bir mekanik süreçten bahsedebiliriz; makinenin bir ucuna modernist argümanı koyuyorsunuz ve sürecin sonunda, makinenin diğer ucundan nostaljik-materyal olarak çıkarıyorsunuz. Bu sadece tarihsel olarak modern zamanları kapsamıyor elbette. Makineye gerekli aperatları taktığınızda aynı zamanda mistik, ezoterik ve oneirik bir tecrübeyi de postmodern bir materyale rahatlıkla dönüştürebiliyorsunuz. 'The Fall' filminde olduğu gibi.

Soru: 'Holy Mountain' filmi için aynı şeyi söylemezdiniz sanırım.

Yanıt: Holy Mountain sürrealist bir film ve sürrealizm postmodernizme tam anlamıyla kapalıdır. Bununla birlikte Jodorowsky'nin filmleri biçim merkezci değildir, mutlak sürrealist metin üzerinden kendilerini inşa ederler.

Soru: Kendisi, 'El Topo' filmini metafizik bir western olarak adlandırmıştı. Sizce postmodern eklektik bir tavır değil mi bu?

Yanıt: Onun türleri bir araya getirmesi postmodern eklektik değil, tıpkı Godard'ın epizotları bir araya getirmesine benzer biçimde modernist bir kolaj efekti olarak düşünülmelidir.

Soru: Santa Sangre de pek çok tanıtım yazısında korku filmi olarak sınıflandırılıyordu.

Yanıt: Tamamen saçmalık. Aynı tanımlamayı 'Un Chien Andalou' için de yapmışlardı. Oysa sürrealist sinema türler üstüdür, yalnızca kendi biricik klişelerinden beslenir ve sahip olduğu birden çok metni iletmek adına 'kolaj' mantığını kullanır yoksa Robert Rodriguez'in yaptığı gibi 'sözde farklılık' yaratmak adına eklektik bir anlayışı değil.

Soru: Sevmeye çalışıp da sevemediğiniz yönetmenler var mı?

Yanıt: Hemen aklıma gelen beş tanesi, Akira Kurosawa, Stanley Kubrick, Orson Welles, Steven Spielberg ve Alfred Hitchcock.

Soru: Neden?

Yanıt: Otopsi görevlisi olarak çalışıp da TRT'de korku filmi izlemek ne kadar zevksizse, onların filmleri de o kadar öyle geliyor bana.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Possession ya da Bir 'Jouissance' Enkazı Olan Isabelle'in Portresi

Benden kendisini Isabelle olarak çağırmamı istedi. Sarıya kaçan sayfaları kesim hatası yüzünden birbirinden ayrılmamış ucuz bir dergi adına benzeyen ama aynı zamanda dikkatsizce yapılmış bir eylemi, günaha sürükleyen bir çağrıyı ya da haz ve hoşnutsuzluğu aynı enerji duygusunda taşıyan bu isim, onu tanıdıkça tutarsızmış gibi görünen anlamlarından sıyrılarak tenimde sürüklenmekte olan silik bir ‘kadeh’ dövmesine dönüşecekti. Kısa saplı, ilk bakışta biçimsiz olduğu ön yargısı yaratan bu kadeh, onunla geçireceğim her gün, bedenimin başka yerlerinde belirip, beni kendi gerçekliğime karşı iyiden iyiye şüpheye sürükleyecekti. Tüm bu varsayımlar, onu izlemekte olduğum anı, aniden parlayan bir ışıkla donatıp üzerinde özenle düşünülmüş tüm görüntüleri sıradan bir mizansene dönüştürüverdi. Isabelle, beyaz ipeksi çoraplarından sıyrıldı. Gölgesi, adının ardına düştü. Yıllar öncesinden kalma adımlarına işitsel bir devamlılık kazandıran siyah topuklu ayakkabılarıyla bir kaç adım atarak tam önümde durdu. Kişisel tarihimin giderek yamulan aksak mum aleviyle aydınlatılan bedeni, farkındalık sınırının dışında bir gülümseyişle ucuz şehir elektriğinden yayılan ışığa hapsoldu. Büyük su kabarcıklarını andıran kırmızı simlerle dolu çantası, omuza temas eden deri sapından koparak ayaklarının dibine düştü. Tam çantaya yönelmişken, sağ elini hareket alanıma uzatarak durmamı istedi. Gözlerimi çantadan ayırıp ona doğru kaldırdım. Benden onu götürmemi istedi. Nereye olursa, ne kadar çabuk olursa, onu alıp belleğinden çok uzaklara götürmemi istedi. Arzulayan ile arzulanan arasındaki eş zamanlılık sorunu, mekan ve özne arasındaki mesafeyi, zaman ve düş arasındaki mesafenin üzerine oturttu. Doğru cevaplar ile cevap anahtarı arasındaki mutlak uyumun tersine, bu sağlama yönteminde su yüzünde sığ bir arzu kalakaldı. Arzu hedefi, arzu duyumunun altında kayboldu. Cevap anahtarı, doğru yanıtları kandırarak, ‘yanıt’ eyleminin altında yitip gitti. Peki tüm bu yanılsama zinciri içersinde arzuladığım neydi ya da kimin arzusuydu? Arzu, belleğin korunması için tehlikeli bir seferberlik ilanıysa korumaya çalıştığım bellek tam olarak ne ile ilgiliydi ya da kime aitti?

Isabelle'in benden önce yaşamıyormuş gibi görünen, benden sonra da benden habersiz yaşıyor izlenimi veren kayıtsızlığını, bilinçli bir strateji olarak görmekten çok, farkında olmadığı bir savunma durumu olarak düşünmeyi tercih ediyorum. Kime karşı savunma? Kendine karşı mı yoksa onu benim safhıma getiren fiziksel gerçekliğin, anlama karşı direndikçe onun bir parçası olmaktan kendini kurtaramadığı hayat yasalarına mı? Onu çok seveceğimi şimdiden biliyorum. Bu sevginin, kendi düşünce tarihimin sınırlarından oldukça uzaklarda, beni yok oluşun kıyılarına taşıyacağından eminim. Ancak belki de böylesi bir bilinmeyen güce karşı ilk kez karşı koymak yerine, bu gücün beni tahmin sınırlarımın ötesinde ele geçirmesine izin vereceğim. Güçsüzlüğümün sınırlarını, kendimi dinlemediğim bir anda itiraf etmek için bu kadının hareket alanı içinde giderek kayboluyor olmanın acısını çıkaracağım.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Angel of Vengeance


Olağanüstü olanı içerden çökerterek kendi geçmişinin bir tarafını asil, diğer tarafını ‘yok’ kılan genetik bir lekesin. Çoğu zaman yaşadığın yalnızlık, paha biçilmez bir deniz kabuğunun içinde can çekişmekte olan yeşil bir çekirgeye benziyor, güçlü bir görsellik yaratsa bile ölümün bellek dışı görkeminden kaçamayarak kendi sıçrama fantezisinin ayak ucunda yok olmayı bekleyen yeşil ve biçimsiz bir yalnızlık... Sevgili Zoe, pıhtılaşmış kan kozasında ayakların altındaki saat durduğunda, sekiz yaşındaki halinden farksız bir 'ben olmayan' ve 'sen olmayan' yaşayacağız!

21 Temmuz 2011 Perşembe

Kıssa Devre



"Bir gösteren, ancak başka bir gösteren için gösterendir"
Jacques Lacan

1. Kare: Tan Tolga Demirci, He and She, 2011
2. Kare: Alain Robbe-Grillet, La Belle Captive, 1983

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Dipnotlar II


* İşçi sınıfına ait gebe kadınlar, diğer sınıflara ait gebe kadınlardan ayrılmak için karınlarına 'Under Construction' ibaresi taşıyan bir dövme yaptırmalılar.

* Ayakkabısının topuğunu törpüleyen bir kadın tanıyorum. Sekreter ayakkabılarını öğretmen ayakkabılarına dönüştürmek konulu bir workshop çıkışında tanışmıştık.

* Doktora tezimi, 'file çoraplar ve kare bulmacalar arasındaki biçimsel benzerliğin libidinal merak duygusuna katkısı' üzerine yazma kararı aldım.

* O yıl şampiyon olan takımın futbol sahası, gelecek yıl ekilmek üzere nadasa bırakılır.

* Bir kadını seviyor olma halini, o kadının kendisinden daha çok seviyorum. Benim pozitif ayrımcılıktan anladığım bu.

* Kadının defolu Hydra oturuşu, boğazımdaki Gordion düğümüdür.

* Jean-Yves Escoffier, erken ölümüne rağmen, ardında bir sürü gölge, ışığından önce sönmüş anlam ve ıslak renkler bıraktı.

* Ereksiyon, yuvarlandıkça küçülen kartopudur.

* Niçin 'ortasından sıkılmış diş macunu' üreten bir fabrika yok, böylelikle tanıdığım birkaç kadının işi daha da kolaylaşırdı.

* Reich'ın, 'Ether, God and Devil, Cosmic Superimposition' isimli kitabı, 'protoplazmik simya'nın başucu kitabıdır.

* İşi çıktığı için ve saat ücreti yanmasın diye psikiyatristine kendisinin yerine arkadaşını gönderen biriyle tanışmıştım. Sonunda logar kapağını yutarak intihar etti.

* Batı uygarlığına uyumlu, 'kendiliğinden' bir ayrılık için, İsveç'li kadınları seçin. J'ai essayé, malchance! Encore une fois!

* Altı yaşında bir çocuk, masal kitaplarından dekupe edilmiş parçaları kusmaya başlar. Kusulan en büyük parça, uyuyan güzelin kalçasıdır.

* Vurmasın diye ayakkabı içine konan mendillere dair bir belgesel senaryom vardı. Ancak parasal destek yine 'toplumcu' tezgahçılara çıktı.

* Uygarlık, oedipal kafiyedir.

* 'Sus' yapan hemşire fotoğrafını hastanelere değil, tıp fakültelerinin kütüphanelerine ve yıkılmış kerhanelere asınız lütfen.

* Aynı kadınla yeniden sevişmek libidinal ötenazidir.

* 'Ego ideali' ve 'ideal ego' arasındaki fark, bakışın 'bakışmaya' olan uzaklığı üzerinden hesaplanır.

* Fetişist bir adama bir rahibenin ayağı nakledilir ve adam her ayağını okşadığında Rum Ortodoks Patrikhanesi'nde günah çıkarmak zorunda kalır.

5 Temmuz 2011 Salı

Primal Scene

video

Göz, bakışın kabuğudur ve onun ayrılabilir-koparılabilir özelliğini mühürleyen tensel bir işleve sahiptir. Gözden ayrılan bakış, tıpkı bir organın ya da bedensel bölgenin yüklendiği kısmi dürtüsel enerjiye benzer biçimde, bakılan ile bütünleşen bir 'görsel enerji' yüklenmiştir. 'Bakış' kavramını, baktığı malzemeden kaynaklı yüklenmiş olduğu libidinal enerjiyle nesneye dönüştüren (fallusun değiş-tokuş edilebilme özelliği) ve ona 'fallik nesne' değerini kazandıran, 'ilk sahne'nin (primal scene) yarattığı travmatik etkidir.

Film: Amer
Yönetmen: Hélène Cattet, Bruno Forzani

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Dipnotlar



* Bugün, Saint-Étienne'den gelen bir kargo paketinden eskimiş yeşil bir posta kutusu çıktı. Üzerinde Fransızca 'bebek morgu' yazıyordu.

* Bonnie Tyler'ın 'Total Eclipse of the Heart' şarkısı, korku filmlerinde karnı aç ölen Hıristiyan demokrat kadınları hatırlatıyor.

* Yakın bir kız arkadaşımın sütten kesilmesini şöyle kutladık: Kızın göğüslerini, ikinci dünya savaşından kalma bir fünyeyle patlattık ve göğüslerin içinden onlarca renkte konfeti ve Mussolini fotoğrafı fışkırdı.

* Jean-Claude Lauzon'un 'Leolo' filminin Yugoslav versiyonu, Goran Paskaljevic'in 'Varljivo Leto 68' isimli filmi.

* İnsanlara 'kavramlar' kadar iyi davranamadığımın farkındayım.

* Mummy Calls'ın 'Beauty Has Her Way' şarkısı, annemin makyaj masasında unuttuğu bir video kaseti hatırlatıyor: Repulsion by Polanski.

* Bunca yıldır ve onca erkek arasında kendimi sadece Fernando Rey'le özdeşleştirebilmiş olduğuma inanmak güç. En iyisi erken bunama diyelim.

* Dün gittiğim barda, yan masada oturan kadın, yarısına kadar içilmiş konyak ve sigara istediğini söyledi. Bakışlarının yarısı yoktu.

* Slogan atmak ve erken boşalmak arasında bir benzerlik var, 'Twitter' sayesinde bunu daha net anlamış oldum.

* Antonin Artaud'nun 'jest'i, Brecht'in 'gestus'una yeğdir.

* Talk Talk'ın 'Renee' şarkısı, 'The Fly' filmindeki Geena Davis'in aniden incelen DKNY marka siyah çoraplarını hatırlatıyor.

* 'Orgazm Mezarlığı' adında bir sergi planım var. Tarihin kusursuz orgazmlarını sergileyeceğim. Kültür Bakanlığı destek verir mi acaba?

* Eğer katatonik şizofrenlerle evlenirseniz devamlılık hatası yapmazsınız.

* Cinsel siyasete yürekten bağlı, kara mizahi Marksist Luc Moullet'nin erken dönem filmleri özellikle izlenmeli. İzlemezseniz de izlemeyin!

* Paranoid işitsel bilgi, bilimsel bilgiden güçlüdür.

* Devlet sansürüne karşı stratejisini yapılandırmış, kendi çapında formalist-sembolist İran sinemasından başından beri nefret ettim.

* Divinyls'in 'Pleasure and Pain' şarkısı, tatil köylerinin dans pistlerine bana çarpan ama kendilerinden özür dileyen kadınları hatırlatıyor.

* Erkek bedeninde eksik olan bir kemik var: 'Fren Kemiği'... Bunca tecavüzün olma nedeni, olsa olsa vücuttaki bu eril-filogenetik eksiktir.

* İnşaat işçilerinin parmaklarını yiyerek kilo dengesini koruyan zengin bir Türk kadını tanıyorum. Çekeceğim film için beni desteklememişti.

* Catherine Leiris tehlikeli bir isim, Michel Leiris ismini çağrıştırsa bile. Bu kadını gördüğünüz yerde gazeteden yapılma maskelerinizi takın!

* Isabelle Huppert'in post-ergen dönem yüzüne hayran olduğumu saklayacak değilim. Salata tabağını yıkarken ona yardım edebilecek tek erkektim.

* Çulsuz film yapımcıları yüzünden kafayı fazladan çalıştırmanın ne olduğunu iyi biliyorum. Ne kadar genel görürseniz o kadar harcanırsınız.

* Pat Benatar'ın 'Love is a Battlefield' şarkısı, tenis sonrası yüzü, siyaseti alınmış Leningrad kızılına dönen ilk aşkımı hatırlatıyor.

* Babalarını iştahla sindirememiş oğlan çocukları için intihar kentleri kurulmalı, özellikle de Adan Jodorowsky gibiler için!

* Sadece Absinthe içtiğimde itiraf ettiğim şöyle bir gerçek var: 'Le Sang d'un Poète' filmini, 'Un Chien Andalou'dan çok seviyorum!

* Şoförün tersinde yolculuk etmek, doğum travmasını azdırır. Bu yüzden sinemadaki 'geri kaydırma' hareketi kesinlikle yasaklanmalıdır.

* Çek sinemasını ölümsüzleştiren dört 'J' kuralı: 1) Jan Svankmajer 2) Jaromil Jires 3) Juraj Herz 4) Juraj Jakubisko

* Al Jarreau'nun 'Moonlighting' şarkısı, patates-köfte ve çocukluk duşlarımda gözlerimi yakan babamın tıbbi şampuanlarını hatırlatıyor.

* Sevdiğim kadının vücudundan çıkan enzimleri parfümleyerek sentetik bir 'önceden bildiği farzedilen özne' kokusu üretebilmeyi başardım.