25 Nisan 2010 Pazar

Desire


Bir ölüyü dahi kıskançlığa sürükleyen etkin bir mizansenle kıvrılarak ölüm anının coşkusuyla aynı şekli almış ve cinayetin hala düşünmekte olduğum nedeniyle iş birliği yaparak bedeninin kusursuz yer çekimini yaratmış bu kadın, benim muhteşem bir ikizim aynı zamanda. Hiç tanımadığım çirkin kadınların dünyaya getirdiği, herkesin kıskançlığını konuştuğu bu kadın, ona ait olmayanı ölçülemeyecek bir zaman aralığında kaybolmuş bir arzuya dönüştürebilme becerisine sahip. Sahilde gömülü cesetlerin üzerinden atlayarak kendi ölümünden kaçan bir hayalet o. Vücudundaki tek sarılmalık boşluğu asla olmayacak çocuğuna ayıran, dinlendikçe eskiyen bir şarkının tersine, her akla geldiğinde giderek aklın kendisi oluveren pornografik çirkinliği ölümün ters açısıyla takas eden bir meçhul! Bense onun camdan yapılma yüksek topuklu özel yeteneğiyim. Onun sayesinde, tanımadığım kız çocuklarımın üzerine kestirilemeyen zamanlarda, kemiksiz bir ceset gibi parçalanarak yağıyorum.

20 Nisan 2010 Salı

Womb


Yaşamdan uzak, ansızın bastıran bir ölüm gibi kendi yalnızlığımla yüzleştiğim, şarjı tükenmiş bir girdap gibi yutmaksızın beni sürekli yüzeyde tutan bu sokak, yolun sonuna geldiğimi, gidecek ya da çıkacak hiçbir yer olmadığını gösteriyor. Kemik kırıntılarının, alev almış tül perdelerin ve sancısız doğum ilanlarının arasında bir oraya, bir buraya turluyorum. Kırılmak üzere olan ve metreler boyunca uzayan şeffaf bir cam parçasının üzerindeyim. Günahlarımı taşıyan bu şeffaflık, her temizlik darbesinde simsiyah köpürerek başkalarının günahlarına dönüşen bu lanetli kirli beyaz, beni bir an önce karar vermeye zorluyor. O an, üzerinde durmakta olduğum cam parçasına yansıyan ve belki de ilk kez bir bütün olarak duyumsadığım bedenime bakıyorum; kemiksiz ruhun ağına yakalanmış, kendilikten uzaklaşma korkusunu, bir başkasının attığı düğümle savuşturma hünerini göstermiş bedenime. Oradan uzaklaşmak istiyorum. Hapsedilmişlik duygusunu aşarak kan pıhtısı kılığına girmiş bir meteor gibi ruhsal duvarımı kırıp geçmeye çalışan bedenimden kurtulmak istiyorum.

Modernizm ve Modernizm Sonrası Algı Düzeyleri Açısından Deha ve Deli

Deha ve delilik arasındaki bağ, modern zamanların sanata dair akılcılık karşıtı sloganist tavrıyla iyiden iyiye vurgulanmışken, yabancılaşmanın yerini parçalanmanın aldığı modernizm sonrası algı düzeyinde tam anlamıyla ortadan kalkmıştır. Gösteren-gösterilen arasındaki sürecin yarattığı imge ve anlam bütünlüğü, modern sanatın sınırlarını çizen önemli bir üretim formülüyken, gösterenin, yalnızca kendini gösterdiği modernizm sonrası üretim disiplininde, eleştirel olan hiçleştirilerek ‘statik’ bir anlam kaymasına neden olmuştur. Anlamın kendi kendini yapıt üzerinden yok etmesi, hiç şüphe yok ki ‘örtük eleştiri’ ve ‘yapıt’ arasında var olan dolaylı bir ilişkinin kaynağına işaret eder. Kendi olmayanı hedef alması beklenen eleştirel tavır, anlamın yokluğunda yine örtük bir enerjiyle, kendi anlamsızlığına dönmek zorunda kalır.

Delilik kavramını ve onun nesnesi olan ‘deli’yi üretim sürecine dahil eden ilk grup sürrealistler olmuştur. Simgesel yaşam alanına fantezi dünyasından taşınan materyallerle saldırmak ve böylelikle sürrealist sanatı, hakikate ulaşmak adına bir araç olarak tasarlamak, teknik anlamda yüceltilen ‘çılgınlık’ eyleminin de en önemli belirleyenidir. Bu amaçla 1925 yılında kurulan ‘Sürrealist Araştırmalar Bürosu’, psikiyatrik vaka öykülerinin ve klinik deneylerin de sanatsal üretim sürecine sızdırılması gereğinin altını çizmiştir. ‘Deli’ ile üretici arasındaki düşünsel bağların, oluşturulan sanat yapıtı tarafından bütünlendiği böylesi bir ‘kolektif benlik’ düzeyi, söz ile erişilmesi olanaksız ‘hakikati’ ortaya çıkarmanın en doğrudan yolu olarak vurgulanmıştır.

Sürrealistler tarafından akılcılığa ve mantıksal üretime karşı bir silah olarak kullanılan bilinçdışını estetize etme süreci, akılcılığın akıldışı bir boyutta yeniden üretildiği modernizm sonrası algı düzeyinde muğlak bir tavır kazandı. Reich’ın ‘cinsel devrim’ anlayışının, ‘sağlıklı kişilik’ yapısında cinsel sapkınlığa dönüştüğü, Freud’un ‘haz ilkesi’ kuramının ve onun taşıdığı metnin, bastırmaya gerek duymayan bir sözde ‘cinsel siyaset’ kılığında resmi yaşam alanlarına sızdığı, Jung’un ‘arketip’ mistisizminin ve onun baştan çıkaran ‘soyut’ gerçekliğinin, markalarda ve reklam figürlerinde somutlaştığı, nihayet Breton’un sürrealist bir teknik olarak altını çizmiş olduğu ‘çılgınlık’ kavramının, üretkenlik hedefinden saparak ‘sahte’ iktidara ait trans-terminolojik söyleminin bir parçası haline geldiği modernizm sonrası algı düzeyinde, hiç şüphe yok ki ‘delilik’ tanımı da sanatla bütünleştiği noktada farklı bir boyut kazanmıştır. Kısmi modern sanat anlayışı, ‘deli’nin iç ruhsal sürecini yücelterek onu sanatsal bir düzeyde fantezileştirirken, aynı amaçla hareket eden modernizm sonrası tavır, yüceltme edimini idealleştirmeyle yer değiştirmiştir. Yüceltme, Breton’un deyimiyle, ‘delilik’ sınırında elde edilen materyallerin, o düzeyde saplanmaksızın işlenmesi gereğine karşılık gelirken, idealleştirme, ‘deli’nin ruhsal siyasetini aynen kopyalayarak simgesel düzene tanıtma yoluyla farklı bir işlev kazanmıştır. Patolojik-libidinal olanın sanatsal üretim amacına saptırılmasıyla, onun idealleştirilerek yaşamın bir parçası olarak simgeleştirilmesi arasındaki fark, ‘deli’ ve ‘deha’ arasındaki gerilimin düzeyini belirlemiştir. ‘Delilik’, modern sanatın fantezi alanını oluşturan güçlü bir enerji alanıyken, sonraları kendi nostaljik formunda, yaşamın ‘fantazi’ alanını oluşturan slogansız bir veriye dönüşmüştür. Bu dönüşüm, ‘deha’ ve ‘deli’ tanımlarının birbiri içinde eriyerek ortadan kalmasının en doğrudan sonucudur.

Duchamp’ın 1917 yapımı R.Mutt imzalı pisuvarı ile Paul Mc.Carthy’nin sergilediği dışkılar arasındaki ayrım, iki dönemin üretim süreciyle ilişkilendirilen ‘deli’ ve ‘deha’ sıfatlarının altını daha net çizecektir. Eleştirel tavırla bağlantılı olarak üretral erotizmin mizahi bir ‘hazır-yapıt’ halinde sunulması, modernizme özgü, sözü nesne üzerinden fetişleştirme ritüelinin önemli bir parçasıdır.

Duchamp’ın pisuvarı, sloganist bir noktadan sanatı ve onun nesnesini hiçleştirirken, Paul McCarthy’nin sergilediği dışkılar, metnin (sözün) kendisini hiçleştiren ‘örtük eleştirel’ bir tavıra sahiptir. Örtüklüğün formülü, onun söylemi olan eleştiri hedefinin, yapıtın kendisinden yine kendisine doğru bir enerji alanı oluşturması ile yakından ilgilidir. McCarthy, koprofilik idealleştirmeden yola çıkarak kendi anal patolojisini ürünün kendisiyle özdeş kılarak standart ‘anlam üretme’ takıntısını küçümseyen bir gösteri dünyası yaratmıştır. Hedefi bir başkası olan eleştirel tavırdan mutlak sapma göstererek anal-obsesif ve koprofilik itkileri üretim sürecine dahil eden McCarthy, ‘yüceltme’nin sanatsal yapıt üretme formülünü tersine çevirerek statik bir enerji alanı yaratmıştır.

Duchamp’ın pisuvarı, eleştirel kaygıları mertebesinde net bir gösterilen hedef sunarken, McCarty’nin dışkıları, bakma merakı uyandıran, pornografik ve gösterenin dönüp dolaşıp yine kendini gösterdiği soyut bir muhafazakar zemin üzerine kurulmuştur.

Benzer biçimde, kaygı-kaygısızlık ikili oluşundan yola çıkarak, oluşturduğu fotografik üretim alanında Joel Peter Witkin’in ‘ölüm’ gerçeği üzerinden kendi fantezi alanını yaratmasıyla, Gunther von Hagens’in sergilediği cesetler arasında bir bağ kurabilmek de pekala mümkün. Tarihsel olmasa da zihinsel açıdan, modern zamanların övgüyle işlenmiş ‘çılgınlık’ stratejisini fotoğraflarına dahiyane bir yetkinlikle yüklemiş olan Witkin, ten üzerinden ve patolojik cinselliği araç edinerek ölümün kendisini hedef olarak göstermiştir.

Haz ilkesiyle saldırgan dürtülerin, psikotik bir manevrayla mucizevi bir biçimde bütünleştiği Witkin fotoğrafları, hiper gerçekliğin zıttında, bütünüyle kurgusal bir gösterilen hedef sunar. Ölüm gerçeğinin fantezi boyutunda alınan çıktısı, Witkin’in korkuyu uysallaştıran; kaygıyı katlanılır, kendini gizlemekte olan gerçeği ise bakılabilir hale indirgeyen fotoğrafları, yüceltme sürecinin tam anlamıyla ortadan kalkmadığı bir idealleştirme tutkusunun önemli verilerini oluşturur. Buna karşılık Hagens’in sergisi, bilinçdışının dinamik yapısından uzak, imgenin ‘gerçek’ yüzeyinde kırılarak yok edildiği statik bir eylemin sözcülüğünü yapar. Eylemi statik kılan, cesetlerin olduğu gibi teşhir edilmesi ve böylelikle gerçeğin, bir teknik olarak kullanılan ‘gerçeklik’ yoluyla gizlenmesinden ibarettir. Witkin’in tersine, Hagens’in söyleyecek hiçbir sözü yoktur. Sergilenen cesetler, en ucuz yoluyla yaşanan toplumsal parçalanmayı aynalayan ve kesinlikle mesaja dönüşmeyen durağan bir anlamlar bütününden daha fazlası değildir.

Bu noktada nekrofilinin, yüceltme sürecinden uzak bir anal materyal olarak idealleştirilmesi, onun kendi kendinin gösterenine dönüşmesinin en önemli nedenidir.

Laing’in, yaşanılmaz bir dünyada var olabilmek için geliştirilmiş bir strateji olarak tanımladığı ‘delilik’ kavramının, modern zamanların sanatsal üretimine yadsınmaz bir referans noktası olduğu ortadayken, modernizm sonrası algı düzeyi, bu ‘eleştirel’referans noktasını sanatsal olandan çekerek yaşamın kendisine doğru kaydırmıştır. Modernizmin ‘yabancılaşma’ eksenli toplumsal patolojilere karşı bir strateji olarak ürettiği ‘delilik’ tavrı, yabancılaşmanın yerini parçalanmanın aldığı modernizm sonrası algı düzeyinin organı olan ‘kitle’nin kendi eylemsizliğinde eriyip gitmiştir. ‘Başkalaştırılmış’ olmanın ağından çekip çıkarılan ve sözde politik bir süreç olarak simgesel düzenin yasalarına tanıtılan ‘delilik’ stratejisi, eninde sonunda kendi tarihsel bilgisi ve yaşattığı karşıt anlamları (akılcılık, deha vs..) ile birlikte ortadan kaldırılmıştır. Bundan böyle patolojik anlamda ‘deli’ ya da sanatsal anlamda ‘deha’ yoktur.

TAN TOLGA DEMİRCİ

19 Nisan 2010 Pazartesi

18 Nisan 2010 - Rüya


Bir süredir görüşmediğimiz O'nun, uzak bir yerden döndüğü ve beni evinde beklediği haberini alarak hızla hazırlanıp çıkıyorum. Evi, eski yaşadığı ev değil, koca bir bahçesi var. Bahçede küçük bir kız görüyor ve ona kim olduğunu soruyorum. Biraz da gelişimden kaynaklı kıskanç bir ses tonuyla O'nun yeni arkadaşı olduğunu söylüyor. Garipsiyorum. O'nun bu küçük kızla ne işi olabilir diye düşünüyorum. Küçük kız, üzerine süslü kadın figürleri çizilmiş bir boyama kitabını, referansından oldukça farklı renklere boyuyor. O'nun nerede olduğunu soruyorum. İçerde olduğunu, yolculuktan yeni döndüğü için eşyalarını yerleştirdiğini söylüyor. O sırada uzun zamandır görmediğim O, aniden bahçeye çıkıveriyor. Kırmızı bir gömlek ile siyah bir etek var üzerinde. Oldukça kilo almış olduğu her halinden anlaşılıyor. Aylar sonra görmeme rağmen hiçbir şey söyleyemiyorum, sözcükler çıkmıyor ağzımdan. Şaşkınca onu izliyorum. O, bir süre bana bakıp benzer biçimde sessizliğini koruyarak yeniden içeri giriyor. Bahçedeki açık televizyonun sesi dikkatimi dağıtıyor. Televizyonda sakallı, fakir görünümlü bir adam 'Türk sinemasında korku' üzerine konuşuyor. Nereden bulmuşlar bu zavallı ve aptal adamı diye düşünürken, diğer konuşmacıların (üniversite hocalarım F.K ve E.Y) adamı fena halde aşağıladıklarını, haşladıklarını duyuyorum. Bir yandan da O'nun nereye gittiğini merak ediyorum. Küçük kıza O'nunla nasıl tanıştığını soruyorum. Didim'de tanıştıklarını ve kaynaştıklarını söylüyor. Didim'le O arasında bir bağlantı kurmaya çalışıyorum ancak aklıma hiçbir şey gelmiyor. Küçük kızın boyama yaptığı masaya odaklanıyorum ve saman kağıtlara alınmış psikanalize dair çalışma notlarımı görüyorum. Bir sürü kuramı (özellikle O.Kernberg ve T.Reik) farklı renkte kalemlerle işaretlemişim. O'nun eline bu notların nasıl geçmiş olabileceğini merak ediyorum. Bir soru sormak için yeniden küçük kıza dönüyor ve profilinden oldukça çirkin, hatta eğri bir burnu olduğunu görüyorum. Soru sormaktan vazgeçiyorum. O'nun, çirkin olan bu küçük kızı manevi bir evlat gibi yanında taşımasına aklım ermiyor. Sonra aniden evin bahçeye açılan kapısı açılıyor ve O, siyahtan beyaza degrade olan müthiş bir tek parça elbiseyle ve siyah topuklu ayakkabılarla bahçeye giriyor. Kilo vermiş ve eski haline dönmüş. Saçları yapılı. Mesafe bırakacak şekilde yanıma oturuyor. Küçük kız da boyamaya ara vererek tam ortamıza oturuyor. Yine heyecandan söyleyecek bir şey bulamıyor ve elimdeki psikanaliz notlarını masaya bırakıyorum. Arkama yaslanacakken O'nun bana doğru eğildiğini görüyorum. Dudaklarıma bir öpücük konduruyor. Yutkunamadığımı hissediyorum ve duyduğum müthiş heyecanla O'nu ensesinden tutarak kendime çekiyorum. Aramızdaki küçük kız, O'nun vücut ağırlığıyla hafifçe ezilse de sinsi bir gülümseyiş takınıyor. O'na sıkıca sarılıyorum. Biraz tedirgin olduğunu vücut kaçırmaya çalışmasından anlıyor ancak asla bir yere gitmesine izin vermiyorum. Tam üç kez aralıklarla sıkı sıkı sarılıyorum O'na. Sarılma anlarının en güçlü olduğu üç aşamada anlayamadığım üç farklı sözcük dökülüveriyor O'nun dudaklarından. Sözcükleriyle eş zamanlı olarak saçlarının ıslak kokusu, tüm bahçeyi bir anda dolduruveriyor.

15 Nisan 2010 Perşembe

Partenogenez


Tekil olanın kendi sözcük anlamına tavır alarak iletişim yoğunluğuna dair müthiş bir çeşniyi harekete geçirmesi, zamanlara bölünen kendiliğin, her bölünen zamanda duyumsadığı yalnızlığı ortadan kaldırıveriyor. Aynı zamana geri dönüşlerle hapsolmuş düşüncenin coşkusu, farklı zamanlarda kendini duyurmaya çalışan varlığımın üzerini çizerek yeni bir yol arkadaşının tam da fiziksel dünyadaki varlığını müjdeliyor.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Circular


Başlarımız, düşüncelerimiz yön değiştirebilsin diye yuvarlaktır.

Francis Picabia

Gaze


Ne yaparsam yapayım, iki belirtiden kaynaklı onlarca işaretin, sahip olduğumu iddia ettiğim varlığı, hayatımın bir döneminde ve bir süreliğine de olsa kıstırdıkları gerçeğinin üstesinden gelemiyorum. Ses ve görüntü olarak dahil olduğum kurgusal düzene saldıran bu işaretler, onları kabul ettiğim, ancak zihinsel kronolojinin dipsiz noktalarına kadar itelediğim zamanlar farklı, asla kabul etmediğim ve kendi gerçeklik duygumun dışına ötelediğim zamanlar ise daha farklı bir mesajın taşıyıcısı oluveriyorlar. Görüntü ile ses uyumsuzluğundan kaynaklanan, yüzleri tam anlamıyla silik öteleştirilmiş kabuslar ve görüntü ile sesin muhteşem uyumundan türeyen, yüzleri yüzüme dönük, olduğum noktayı damgalayan, böylece orada hiç olmamış olduğum hakikatinin üzerini çizen tanıdık figürler arasında, bakışıma dair öncelikleri sıralarken buluyorum kendimi.

8 Nisan 2010 Perşembe

Poésies I



Acıların ürünü olan ve artık acı olmaktan çıkmış deneyimleri aktarın okuyucularınıza. Herkesin önünde ağlamayın!

Comte de Lautréamont

3 Nisan 2010 Cumartesi

Fort / Da


Şayet ‘O’ diye birisi varsa, şayet ‘O’, arzunun çıktığı yer ve onun hedefi arasında süregiden yanılsamalı devinimin çürümekte olan zaman algısıysa, şayet ‘O’, kırılmış bir çarkın kendi çevresi etrafında dönerek çıkardığı sözcük sesleriyle aşkı ölümden koruyan ‘şey’ ise, O’nun, kendim ve kendilik arasında ‘O’ olmayan bir öteki tarafından yaratılmış olduğuna eminim. Giderek hacimlenen boşluk duygusu, kendi sınırsızlığını O’nun sayesinde yanılsamalı bir gerçeklik algısına dönüştürdüğünde, aşk eyleminin koordinatları da kişisel tarihinize yazılmış olur. Yaşayamadığınız anda yasa bürünen, kendisinden uzaklaştıkça peşinizi bırakmayan, gözlerinizi açtığınız anda sizi yok sayan o büyük aşk, tıpkı bir nefes ya da ruh gibi genleşerek sahip olduğunuz her şeyi daha da yüksekten izleme fırsatını sunan bir prova kayıttır.