Yorumlar

28 Aralık 2014 Pazar

Corps Morcelé










Fotoğraflar sırasıyla Reykjavik'de, Stockholm'de, Stockholm (2)'de, Sorrento'da, Palermo'da, Palermo (2)'da, Napoli'de, Copenhagen'da, Stockholm (3)'de ve Napoli (2)'de çekilmiştir.

25 Aralık 2014 Perşembe

Jodorowsky Sinemasında Travmatize Eden Sürrealist Şiddet


'Jodorowsky Sinemasında Travmatize Eden Sürrealist Şiddet' üzerine konuşacağım. Ayrıntılı program, yakında...

23 Aralık 2014 Salı

Gradiva'nın Cinsel Organı Ayağıdır



Kant'ı Sade'la okumak mı yoksa Rodin'in Düşünen Adam'ını Jensen'in Gradiva'sıyla buluşturmak mı diye sorsalar, ilkinin duruma göre katlanılabilir olduğunu ancak ikincisinin organize-sahte bir buluşmadan öteye gidemeyeceğini söylerdim. İşte bu yüzden, Monsieur Carax'ın son kısa filmi Gradiva'yı izlediğimde içimi kaplayan hoşnutsuzluğun nereden kaynaklandığını çok iyi biliyorum.

Öykünün geneli bir yana, yalnızca tek bir plan beni filmden uzaklaştırmaya yetti; kadının (Sarah Forveille) sol ayağına kesilen ilk yakın plan! Bir montaj hatasıymış ya da zorla hatırlatılmaya çalışılan bir anıymış gibi araya giren o kekeme fazlalık, anonim bir arzuyu tahammül edilemez bir pornografiye dönüştürmüş. Gradiva'nın ayağını göstermekle -bir anıyı kamera zoruyla hatırlatmak- ayağın kendini görünür kılması -bir anının başka bir anı ile kendini hatırlatması- arasındaki fark, Jensen'in yazınsal kurgusuyla Carax'ın kaba montajı arasındaki farka benziyor. Eğer ayağı hatırlatan Carax değil de ayağın kendisi olsaymış Gradiva'nın yürüyüşü bir anlam kazanabilirmiş.

Bununla birlikte yakına kesilen plan, 'zamanlama' ve 'oranlama' olmak üzere iki hata daha içeriyor. Zamansal olarak hatalı çünkü ayağın, bir seyrin ortasında değil, bilinçdışı bir sorunsalı (Forveille'in çıplaklığı & Yarattığı kastrasyon kaygısı) çözüme kavuşturması anlamında filmin yalnızca sonunda kendini görünür kılması gerekirdi. Ve oransal olarak hatalı çünkü Gradiva'nın ayağı, kadın bedeninin bütünselliği (yakın plandan önceki genel plan) ile poposu (yakın plandan sonraki plan) arasında konumlandırılamaz. Onun ayağı, ancak 'bakış' ve 'arzu' arasında kendine bir yer bulabilir. Poponun boyutu ile 'bakış'ın işlevi arasındaki fark, Gradiva'nın tarihsel ayağı ile Forveille'in taraklı ayağı arasındaki farka eşittir.

PS: Jensen'i Rodin'le ya da Carax'la değil de Freud'la okumak isterseniz 'Der Wahn und die Träume in W. Jensens Gradiva' kitabı size yardımcı olacaktır. 

21 Aralık 2014 Pazar

Post-Oedipus



Amalfi'de birkaç hafta önce çekmiştim bu videoyu. Şans eseri-gereği çalan çanlar eşliğinde, yüzü çimentodan bozma bir çiçek olan sonradan mistik bir kadının besin hücrelerini elime boşalmaları için uyarırken...

Sütten kesilmiş her tanrıça, 'şimdi' ve 'gelecek' arasındaki doğrusal zamanı ortadan kaldırarak kendini a priori yeniden dayatan bir yineleme nevrozudur.

Videoyu çektikten sonra, dilenci olduğu her halinden belli bir İtalyan yaklaştı yanıma ve şöyle dedi: "Dokunmak, keşişleri dahi kıskandırabilecek acı bir deneyimidir, oysa Arcanum'un memelerine dokunmak yerine ağzını dayamış olsaydın, tüm susuzluğun tıpkı bir hıçkırık gibi aniden kesilebilirdi."

Katolik çilekeşlerin haz ilkesine yapmış oldukları bu sıradışı oral yatırımı bir yana bırakıp 'Arcanum' sözcüğü üzerine yoğunlaştım. Yaklaşık 70 yıl geriye gidip André Breton'un 56. Caddede (Manhattan) bir restoranda ilk kez tanıştığı 3. karısı Elisa için yazdıkları geldi aklıma:

"Kader benimle tanışmak için seni buraya getirdiğinde, içimde büyük karanlıklar vardı..."

Breton'un 'L'amour Fou' üçlemesinin son kitabı olan Arcane 17, 1945 yılında basıldı; ben onun karısının göğüslerine dokunmadan ve içimdeki hiç de şairane olmayan karanlığı dağıtmadan tam 69 yıl önce!

Nasıl ki her anne temsili annenin kendisinden daha anaçtır, her açlık temsili de doyum düşüncesinin kendisinden daha doyurucudur. Ve Breton affetsin, 'dokunmak' ve 'dokunmak', karar ile eylem arasında sıkışmış tarihsel-oedipal bir sapkınlıktır.

1977


Erken sütten kesilmiş olmamın travmasını ve suçluluğunu önce üzerinden ve sonrasında üzerimden atmaya çalışan annem, böylesi bir depresif durumdan kurtulmak adına en iyi formülü, beni soykırıma uğramış toplumlara karşı gerçek bir aktivist olarak yetiştirmekte bulmuş. Gördüğünüz fotoğraf, 1977 yılında ya İstanbul-Göztepe'de, ya Kars-Ardahan'da ya da Trabzon-Sürmene'de çekildi. O yıllarda en azından üç ayrı yerde ve üç ayrı 'devrimci kişilik' olarak bulunup da nerede olduğunu hatırlayamamak erken sütten kesilmiş çocuklar arasında bohem sayılabilecek bir modaydı. Fakat size bir şey söyleyeyim; Kristof Kolomb'un Proto-Emperyalist ruhunu, psikanalizden de öte simyasal bir dönüştürücü olan 'Cinsiyetsiz Ayna'dan aldığım güçle kovduğum o an, özde -pardon sözde- hiç de kapitalist olmayan iki kazanç elde ettim:

a) Erken sütten kesilmiş olmanın reçetesini çokça 'emmiş' toplumlara atfederek ve azınlığın yanında yas tutsam da kaçınılmaz olarak öteki'ne göz kırpan-öteki'nin gözünü oyan 'yansıtmalı paranoid' bir patolojinin kucağına oturarak ve 

b) Anamdan ememediğim sütün acısını aşamalı evrensel-sosyalizme karşı duran emperyalist ideolojilerin burnundan getirerek. 

Neyse, bırakalım Reich'ın ya da Althusser'in dahi kökten idealist bulacağı bu hezeyanları. İnanın, mucizevi de olsa sırf yaşıyor olduğum için olacak, kişisel tarihim Marx'tan da Troçki'den de yaşlı. Tam da bu yüzden,1977 yılında Mrs. Oedipus tarafından çekilmiş, mekanı asılsız şu fotoğrafın ruhuna ithafen şöyle bitirmek istiyorum sözlerimi:

Arzu ve Devrim arasına giren en büyük kıymık memedir. Ona aynı ölçüde yaklaşıp aynı noktadan uzaklaşmak mümkün olmadığı için kusursuz devrim de, tıksırıncaya kadar doymak da hipotetiktir. Yani siz tüm bu biyolojik 'açlık-tokluk' gereksiniminizin diyalektik-sosyolojik yasalarını bir ideolojiye bağlamaya çalışırken biri aniden çıkıp da elinizdeki biberonu kaparak annenizin sütünü öyle ya da böyle markalaştıracaktır.

Çözüm mü istiyorsunuz? Obama'nın değil belki ama Kristof Kolomb'un ruhunu yeniden kovacak bir ayna tasarlıyorum 18 haftadır! Süt reçeli kadar 'zorla lezzetli' ya da orgon akümülatörü kadar 'kendiliğinden erotik' olmasa da yakında evimin tavan arasında satışa sunmaya başlayacağım. Ve Eros'un yasaları gereği Picabia'nın makine tasarımlarından daha az mekanik olan bu ayna/lar sayesinde erken kesilmiş sütlerinizin faturasını şahsen ödeyeceğim. Ama durun, sakin olun! Bu arkaik, hiper-materyalist projeyi satın almak için sıraya girmenize gerek yok, hepinize yetecek kadar ayna, hepinizi doyuracak kadar siz var. Yeter ki Kızılderili kostümünüzü giyip doğduğum günü bekleyin...

PA (Post Advertisement): Modern toplumlarda 'Kızılderili', anal terbiye sonrasında ister istemez başıyla götü yer değiştirmiş, her daim nezleli-utangaç çocuğu temsil eder. Siz bu temsili boş verin en iyisi! Meskalin kullanın, bedeninizin hiyerarşik örgütlenmesine ve konvansiyonel utanç örüntüsüne (pattern) son verin.

18 Aralık 2014 Perşembe

After the Giant Anteater


Uzunca cümlemi bağışlayın ama Karl Marx'ın 19 yaşında yazmaya başlayıp da ancak 1848 yılında 'Nesnel Şans Yasası' gereği 'Manifesto of the Communist Party' ismiyle tamamlayabildiği 'Scorpion Und Felix' yapıtına ithafen çektiğim 'Felix Und Scorpion' filminin setinden bir gün önce, aynı isimli kitabın sürreal bir tasarımını yaptırmak adına yerin altında hizmet veren bir matbaa dükkanının kapısına kafamı çarptım. Oluk oluk akan kandan etkilenen matbaacı, dükkanının kapısını korkuyla suratıma kapatıp kolonyayla taradığı her halinden belli mürekkepsiz saçlarını ellerinin arasına alarak o ana dek işlediği beden suçlarını bir bir geçirmeye başladı aklından. Uzun süredir temizlenmediği için olacak, sakızlı zift kıvamını almış Alman işçi sınıfının kanıyla çalışan dört renk matbaa makinesinin (Herr. Heidelberger) hemen önünde dua etmeye başlayan bu adamın yüzü, tuhaf bir 'ayna evresi' efektiyle kan ve vakit kaybından ölebileceğim kaygısına ilham oldu aniden. Bay Bedri Baykam kadar narsisistik bir hezeyan trajedisinde olmasa da ayıplanacak bir Panik Tiyatrosu çırpınışıyla durdurmaya çalıştım yanımdan geçen taksileri. Ne var ki hepsi de Mondrian tişörtüme akmakta olan soyut kanın tertemiz sicillerine (Drive'ing Licence) bulaşmasını istemediklerini paranoid bir ara gazla gösterdiler...

Uzunca çabalarım sonucunda ve dakikalar sonrasında yalnızca biri durdu; yolu sırf zevk için uzatacağını söyleyen ve arabasının döşemesini kirletirsem, iç-yıkama masraflarını taksimetreye ekleyeceğini söyleyen ekonomi bakanı kılıklı biri... Giderek ölüme yaklaşmanın getirdiği yavşaklıkla şoförün isteklerini kabul ettim ve yol boyunca kendi kendime Freud'un 'The Joke and Its Relation to the Unconscious' isimli kitabındaki tahammül edilemez esprilerle Nasreddin Hoca fıkraları arasındaki benzerliği düşündüm. Süreki ağzına attığı leblebi parçalarıyla İstanbul trafiğini kısım-kısım yuttuğu fantazmasına kapılan şöförle Lacan'ın sponsorluğunu üstlendiği dikiz aynasından göz göze gelmemeye özen gösterdim ve tam Freud'un kitabında geçen Yahudi fıkralarıyla Nasreddin'in Akşehir faşizmi arasındaki nükteli bağlantıyı yakalayacakken H.N. Hastanesi'nde buldum kendimi.

Acile girer girmez karşıma çıkan ilk doktora kafamı dikmesi gerektiğini, aksi taktirde Türkiye'deki sürrealist soykırımından tek başına sorumlu olacağını söyledim. Doktorun sol gözü, mucizevi bir biçimde diğerine göre daha sarkıktı. Bu korkunç anatomik değerin bende yarattığı görsel etkiden güç alarak ona, Bunuel'in asimetrik yüz tipolojisine sahip olduğunu, dolayısıyla sinema zekasının muhtemelen Michael Bay ile geç dönem Luc Besson arası bir yerde kaldığını ve son çözümlemede eğer kafamda herhangi bir dikiş hatası olursa onu Terziler Odası'na şikayet edeceğimi söyledim. Sözlerime hiç de aldırış etmeyen Kontr-Bunuel doktor, ağzında sigarası ve mırıldandığı bilmem hangi yöreye ait boktan türküsüyle kafamı dikmeye başladı. O an, işini daha düzgün yapmasına yardım edeceği inancıyla kendisine bir anekdot sunma ihtiyacı duydum. Salvador Dali ile ilgiliydi anekdot; onun 1969 yılında Paris'te görüntülendiği bir fotoğraf ile...

"Doktor", dedim. "Dali'nin metro çıkışında görüntülendiği fotoğrafı bilir misin? O fotoğrafta kendisi, sağ eliyle katolik-Catalan bastonunu ve sol eliyle bir karıncayiyeni zapteder." Sustu türküsü doktorun. Üflediği sigarasının dumanı, yumuşattı dikiş yerlerimi... Devam ettim: "O karıncayiyen, temsilden de öte, André Breton'un kendisidir. Dali, Breton'un ölümünden 3 yıl sonra dahi onun ruhunu ve adını gezdirir Paris sokaklarında."

Söylediklerimi iplemeyen doktor, kafamdan sarkan ipliğin ucunu, öğle yemeğinden arta kalan bir tabildot iştahıyla dişleyerek kopardı. "Dali'nin tasmaya vurduğu karıncayiyen" diye devam ettim ısrarla, "Breton'dan da öte, kafamdaki yeni yetme dikişin ucundaki zavallı çocukluğumdur." Hayli zorlama olduğu her halinden belli bu analitik yaklaşım, sanat tarihini, devrim tarihini, kişisel tarihimi ya da tarihin kendisini değil belki ama fetus kokan kekeme bir hastanede, müzik kutusu olarak görev yapmakta olan dikiş-doktorunun türkü sıralamasını değiştirdi.

Sıradaki şarkı, sırasıyla Dali'ye, Breton'a, bana ve 40 yıldır ateşler içinde yanan çocukluğuma geldi.

8 Aralık 2014 Pazartesi