Yorumlar

22 Ekim 2013 Salı

19 Ekim 2013 Cumartesi

13 Ekim 2013 Pazar

Riefenstahl ve Tactile Deney


Deney No - 161
Deney Adı - Tactile Art
Denek Adı - Leni Riefenstahl

Renk: Asansör boşluğu.
Koku: 2. Tabur, 4. Bölük silahlığı.
Dokunsal: Pembe bir abajurun üzerine boşalmak.
İşitsel: Düşük yapan tilki sesi.
Tat: Boş fırın tepsisi.

12 Ekim 2013 Cumartesi

12 Ekim 2013 - Rüya


Sinema piyasasından uzaklaşıp adam gibi bir iş yapmak düşüncesiyle kendimi evden dışarı atıyorum. Apartmanın önünde beyazlar içinde ip atlayan bir kız çocuğu dikkatimi çekiyor. İpin bir ucu elektrik direğine, diğer ucu ise dikine kaldırılmış bir tabuta bağlı. Tabutun kenarında ağıt yakan bir sürü doğulu kadın. Kız, mutlu bir ifadeyle ip atlamaya devam ediyor. Pek de tekin olmayan bu atmosferi bir an önce terk edip evin alt sokağındaki eczaneye gidiyorum. Amacım, yol ortasında dahi kadınların çamurlu ayakkabılarını silebilecekleri bir paspas satın almak ve her 'ayak bastı' için 1 lira para kazanmak. Kemoterapi tedavisi gördüğü her halinden belli olan eczacıya iki metreye bir metre boylarında pembe bir paspas satıp satmadığını soruyorum. Adam, arkasında asılı duran Mazhar Osman'ın resmini aşağı indiriyor. Çerçevenin arkasında kırmızı bir düğme var. Hiç tereddüt etmeksizin o düğmeye basıyor ve aynı anda ilaç raflarından biri hareket etmeye başlıyor. Rafın arkasında gizli bir oda beliriyor. Eczacı, kendinden emin adımlarla açılan bölmeye giriyor ve bir süre sonra elindeki paspasla dışarı çıkıyor. Paspasın rüzgarla dalgalandığı izlenimini veren pespembe tüyleri ve alt kısmında bir de uyarı metni var: "Bozuk Para İle Çalışır!" Tam paspasın parasını ödeyecekken eczacı adam 'istemez' gibisinden bir işaret yapıp kaldığı yerden devam ediyor işine. Hayli ağır paspası güçlükle omzuma alıyor ve dışarı çıkıyorum. Bir süre yürüdükten sonra Mebusan Yokuşu'nun Meclis-i Mebusan Caddesini kestiği köşeye paspası koyarak kadınları beklemeye koyuluyorum. Ancak saat gereği hayli kalabalık olması gereken yolda tek bir kadın dahi göremiyorum. Uzunca bir süre bekledikten sonra dizlerine kadar beyaz plastik çizme çekmiş yirmili yaşlarda bir kadının bana doğru yaklaştığını görüyorum. Hevesle eğilerek paspasın tozunu son kez elimin iç tarafıyla almaya başlıyorum. Sanki ona her dokunduğumda bana karşı cinsel bir heyecan duyuyormuş, örneğin tüylerini kabartıyormuş gibi hissediyorum. Tam o sırada görüş alanımda kadının beyaz çizmeleri beliriyor. Hızla ayağa kalkıp elinde mavi klasör olan kadına yalaka bir ifadeyle gülümsüyorum. Cıvık duruşuma ciddiyetle karşılık veren kadın, mavi klasörden kırmızı bir kağıt çıkarıyor ve maliyeden geldiğini, bu yaptığımın ciddi bir suç olduğunu, vergi ödemeden kadınların ayaklarından para kazandığım için hakkımda tutanak tutacağını ama işi yine de tatlıya bağlayabileceğimizi söylüyor. Bir an rüşvet istediğini düşünüp cebimdeki tüm parayı kadına uzatıyorum. Çekinmeden alıyor parayı ve gömleğinin ön cebine koyuyor. Sonra da kırmızı A4 kağıdın üzerine bir şeyler yazıyor. Çaktırmadan kağıda şöyle bir göz atıyorum. 'İsim', 'meslek' ve 'öğrenim durumu' bölümleri boş bırakılmış. Kendimi tutamayıp tam adımı söyleyecekken kadın aniden gözünü kağıttan ayırıp bana dönüyor ve 'felsefesine ne yazacağız' diye soruyor. 'Neyin felsefesine' demeye kalmadan da 'yaptığın işin felsefesine' diye yanıtlıyor kendini. O an yalan da olsa etkili bir yanıt vermem gerektiğini düşünüyorum ve ağzımdan birdenbire 'Art Brut' sözcükleri çıkıveriyor. Hayli işveli bir gülümseyişle kağıtta belirtilmiş olan 'İşin Felsefesi' ibaresinin yanına not düşüyor sözcükleri. Ona hapse girip girmeyeceğimi sorduğumda 'Art Brut'ün ne olduğunu bilmese de yaptığım işten çok etkilendiğini ve bu konuyu evinde konuşabileceğimizi söylüyor. Daveti tereddütsüz kabul ediyorum. O anda bomboş olan yol birdenbire kadınların akınına uğruyor. Yüzlerce kadın adeta birbirlerini ezerek pembe paspasa doğru koşmaya başlıyor. Durumdan hayli ürken maliyeci kadın, bir an önce kaçmamız gerektiğini aksi taktirde sosyalist kadın platformunun üzerimize çökeceğini söylüyor. Neyi kastettiğini anlamasam da kadının bana uzattığı elini tutuyorum ve koşmaya başlıyoruz. Alçakdam merdivenlerinden Cihangir Caddesi'ne doğru çıkarken merdivene bitişik konumlanmış evlerden birinin kapısını alelacele açıyor kadın. İçeri giriyoruz. Evin salonu, Bursa Kayhan Mahallesi'nde yıllar önce oturmuş olan halamın eviyle aynı biçimde döşenmiş. Salonun ahşap zemininden yanmamış kömür kokan kuru bir soğuk geliyor. Beyaz plastik çizmelerini çıkarıyor kadın. Ten rengi çorabının parmak ve diz kapağı bölgelerinde irili ufaklı kaçıklar dikkatimi çekiyor. Verdiğim paraları koymuş olduğu gömlek cebinden yarım kesilmiş bir limon çıkarıp sönmüş sobanın üzerine sıkıyor. İlk limon damlasıyla birlikte harlıyor soba. Odaya rahatsız edici bir hastane kokusu hakim oluyor. Elbiselerini değiştirmek için izin istiyor kadın. Ben de onun yokluğundan yararlanıp ucuz bir bardan çalındığı izlenimini veren kırmızı-kadife divana uzanıyorum. Divanın yanındaki ahşap gövdeli masanın üzerinde üç-beş kitap dikkatimi çekiyor. Kitapların bir bölümü Kama Sutra öğretisini konu alıyor. Diğerleri ise Türk Ceza Kanunu üzerine yazılmış sıkıcı kitaplar. Tam elimi "Politbüro Yıllıkları: Bacağın Omza Alınması" başlıklı kitaba götürecekken uzun süredir görüşmediğim İ.A'nın odaya girdiğini görüyorum. Yüzünde yaşlılık belirtileri olmasına rağmen halen güzel! Uzandığım yerden doğrulup kısık ve kaygılı bir sesle ona içeride bir kadın görüp görmediğini soruyorum. O da evin kendisine ait olduğunu ve tek başına yaşadığını söylüyor. Tuhaf ve karşı konulması olanaksız bir çekimle ona doğru yürüyorum. Yanına yaklaştığımda ellerini bana doğru uzatıyor. En az seksen yaşındaki bir kadının ellerine sahip, buruşuk ve titriyorlar. 'Metil alkolden oldu' diye yakınıyor İ.A. Sonra da utançla başını eğip sessizce ağlamaya başlıyor. Başını göğsüme bastırıp sıkıca sarılıyorum ona ve yıllar önce verdiği ayrılık kararının bize büyük zararlar getirdiğini söylüyorum. O anda odanın içindeki bir bitki aniden büyümeye ve hızla genişlemeye başlıyor. Bitkinin içinde yaşayan binlerce mikroskopik canlının sesi kulak tırmalayan bir uğultuyla odanın içine doluyor. Göğsüme kapaklanmış İ.A, etrafta olan bitene bakmaksızın hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ediyor. Çok geçmeden evin tüm duvarları ve pencereleri bitkinin yapraklarıyla kaplanıyor. Mikroorganizmaların sesi daha da artıyor. O an klostrofobik bir atak yaşayıp asla evden dışarı çıkamayacağımı düşünüyorum. Tam İ.A'yı da bu katastrofik ortamdan kurtarmaya çalışırken göğsüme yasladığı kafasının şekil değiştirdiğini ve saçlarının sararmış yapraklara dönüştüğünü görüyorum. Korkuyla birkaç adım geri çekiliyorum. Tam o sırada tüm vücudu kurumuş bir tomar yaprak olarak etrafa uçuşmaya başlıyor. Kendimi kurtarmak için dış kapıya yöneliyorum ancak yerden bitme sarmaşıklar adım atmama engel oluyor. Yere kapaklanıyorum. Her tarafıma dolanmış sarmaşıklardan kurtulmaya çalışırken nereden düştüğünü anlamadığım dev bir pankart, demir sapından yere saplanıyor. Pankartın üzerindeki yazıyı güçlükle okuyabiliyorum: "Sosyalist Kadın Platformu."

9 Ekim 2013 Çarşamba

Exposition Internationale Du Surréalisme


Tarihe gölge olarak dahi düşüyor olmanın oral hazzını yaşıyorum. Baktığım yerde olamayışımın melankolisi, zaman ve özne arasındaki mesafeyi yok ediyor.