31 Aralık 2012 Pazartesi

Mezar Günlükleri I - André Breton


Batignolles mezarlığında verdiğim doğum günü partime katılımından dolayı Monsieur André Breton'a teşekkürlerimi sunarım.

23 Aralık 2012 Pazar

The Real

William Tell elmayı vurarak olası pedofili tehlikesini kasıklarına kadar bastırmış ve katartik formülü sıkıcı 'bekleyiş' süreci üzerinde yapılandırmıştı: Vuracak mı yoksa vuramayacak mı?... Kahrolası bekleyiş sona erdi! Çocuk vuruldu ve ölümün meyvesini dahi yiyemeden toprağa verildi. Ya siz, ne bekliyorsunuz hala! Gidin diyet elmanızı yiyip sabah jimnastiğinize başlayın!

Dört Derste Sevdiklerinizi Mutlu Edin!

Corps Morcelé

Bayanlar baylar, lütfen elinizdekiyle yetinmesini biliniz. Kadrajın dışındaki beden parçalarını öldükten sonraya saklayınız.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Dipnotlar XV


* Dünyayı güzellik, insanlığı yalnızlık kurtaracak.

* Sinema festivallerinde jürilik sistemi kaldırılsın, zira köpekler başları okşanmadan da yaşayabilir.

* Sevdiğim kadınların ayaklarını birer kitap ayracı olarak kullandığımı saklamayacağım sizden.

* Ey Fransız sineması! Dişlerini ne kadar fırçalarsan fırçala, nefesindeki Gitanes kokusunu asla temizleyemeyeceksin.

* 'Katarsis Hediyeli Minimalist Filmler Haftası' düzenleyeceğim. İçinde ne köy olacak ne kasaba.

* 1986 yılında Belde Parkı'nın önünde parti veriyorum... I won't harm you or touch your defenses, vanity and security... You're all invited!

* Sevişirken bedeni aniden makas değiştiren kadınlarla aynı istasyonda inemezsiniz. Bunun için makinisti suçlamayınız lütfen.

* Aynı filmleri aynı sırayla izlemek, deliğin ortasına delik açmaya çalışmak gibi.

* Devrim geciktirici spreyi ve cinsel kimlik korumasıyla postfeministler için az kullanılmış Lacan çıkartmalı 'jouissance' paketi bayilerde!

* André Breton'un kızının adı da Tan (Aube). İkimiz de güneşten hızlı doğduk. Ama kaynağı 'tarih' olan bir cinsiyet kırılması yaşandı aramızda.

* Sinemanın hayal gücünü ve düşsel dinamiklerini görkemli bir ahmaklıkla hadım eden sözde toplumcu gerçekçi kurnazların filmlerini veto edin!

* Kesinlikle tanımını yapamadığım ancak yoğun olarak hissettiğim sonbahar havasının aşka ilişkin mazoşizme hizmet eden ağırlığı.

* Bir hostese arkadan sarılıp iltica talebinde bulunmak istiyorum. Hangi hava yollarına ait olduğu önemsiz.

* Türk sinemasındaki kara mizah ve zeka açığını kapatmak adına Kültür Bakanlığı ivedilikle Bent Hamer'ı ithal etmeli. Bonservis ücreti benden!

* Bremen'de Türklerin oturduğu apartmanı kundaklayan Alman, döner-ekmek yerken yakalanmış. Oral haset ve etnik yamyamlıktan açılmalı dava, sonra da düşmeli.

* Felsefe, psikanalizin 'cinsiyetsiz' babasıdır.

* Walter Benjamin mi yoksa Benjamin Péret mi diye sorsalar ikincisini seçerim. Farklı kulvarlar olduğunu düşünenlerin canı cehenneme.

* Ne zaman Michel Legrand dinlesem, doyurulmamış arzu ve yaşanmamış yas arasında yerel zigzag'lar çiziyorum.

* Yokluk üzerinden mucizevi biçimde kendilerini inşa eden bedenler, fantezi bedenlerdir. Bu yüzden bir kızım olursa adını 'kürtaj' koyacağım.

* Türkiye'de sinema yapmak, içki içmekten daha ucuz artık. Eskiden içki ısmarlayanlar, şimdi 'film çekelim' diyorlar.

* Bazı kadınlar yalnızca 'omuz plan' dünyaya geliyor. Isabelle Huppert de bunlardan biri.

* Berlin'den döneli iki gün olsa da Bülowstraße'deki sokak orospularının şemsiye kırıntıları hala dişlerim arasında. Pespembe çiğniyorum.

* Bayanlar Baylar! Masumiyet yerçekimine karşıdır. İnanmıyorsanız sevgilinizi uçurumdan aşağı itin. Eğer düşerse onu, düşmezse beni mahkemeye verin.

* Talk Talk'ın 'Renee' şarkısı, 'The Fly' filmindeki Geena Davis'in aniden incelen DKNY marka siyah çoraplarını hatırlatıyor.

* Jung'un personası ruhun kaportasıdır.

* Nick cave "Raise your hands up to the sky" diyor. Oysa tüm sevdiklerim gömüt.

* İmkansızlıktan türeyen trajedi muhafazakardır. Bu yüzden üst üste orgazm olmaya çalışmayın.

* Lacan'ın mezarı Çanakkale'ye taşınsın! Aynalı Çarşı, Lacan Müzesi olsun!

* Türk usulü histeri günün birinde mucizevi biçimde ortadan kalkarsa, tüm cast ajansları iflas eder.

14 Aralık 2012 Cuma

The Curse of Millhaven


Hayatımda gördüğüm en bitkisel Polonya'lı sen olmalısın! Sahne üzerindeki grotesk denge matematiğini çözmeye çalıştıkça diyalektik ikizin dahi olamayacak kadar 'kendiliğinden salak' Kylie Minogue geliyor aklıma. Bana kalırsa bayan Minogue, o sahipsiz bakışlarını Natural History Museum'a kaldırıp kendisine iki beden büyük gelecek yapısal-devrimci mavi elbisenle bütünleşmeli bir an önce! Ya sen Nick, ya sen Cave? Önceden planlanmış Anglosakson melankolizmini, sürekli burnunu çeken patolojik-steril bir çocuk yapmak adına kullanacağına neden bu olağanüstü kadının Walbrzych soğanı kokan organik-tiyatral bedenine yatırmadın; omzu her daim düşük bu demir perdeli Tanrıçadan on çocuk, yirmi çocuk yapmadın? Kinga Preis! Bu gece rüyamda en ön sıradan ayrıldı yerin; arsenikli kalçalarına ve kontrollü dengesizliğine içeceğim. Millhaven'in laneti hepimizin üzerine olsun!

Bekleme Odası

Karaciğer testlerini yaptırmak için gittiğim hastanenin bekleme odasındayım. Karşımda 80 yaşlarında bir adam ve hemen yanımda 30'lu yaşlarını henüz geçmiş bir kadın oturuyor. Adamın elinde özenle montajlanmış mavi bir uçak maketi var. Boeing 737-400 tipi yolcu uçağına ait maketin iniş takımları, olması gereken yerin biraz önüne yapıştırılmış. Bu sevimli makete baktığımı gören yaşlı adam konuşma ihtiyacı duyuyor:

- Torunum yaptı, kendi elleriyle.

Aldırmaz bir ifadeyle başımı çeviriyorum. O sırada yanımda oturan kadınla göz göze geliyorum:

- Hiç torunum olmayacak. Geçen kış yumurtalıklarımı aldılar.

Üzgün bir ifade takınmadığımdan emin olduktan sonra cebimden yeni aldığım pipo tütününü ve pipomu çıkarıyorum. Uzunca bir çabadan sonra nihayet yanıyor pipo. Dumanı, karşı duvarın dibindeki saksı kenarına oturmuş tırnaklarını törpülemekte olan hemşireyi rahatsız ediyor. Törpüyü tutan eliyle 'sigara yasağı' ilanını gösteriyor. Başımla ilanı olumlayıp pipomu içmeye devam ediyorum. Bunun üzerine büyük bir hayranlıkla gülümseyip elinden törpüyü bırakıyor ve diz kapaklarına kadar inmiş olan eteğini biraz daha yukarı çekiyor. Çoraplarının bitiminde kirli sarıya kaçmış pembe donu görünüyor. Yeniden yanımda oturan kadınla göz göze geliyorum:

- Annem bana gebeyken tüm pembe donlarını yakmış!

Duymamış gibi yapıp yeniden karşımda oturan adamı izlemeyi tercih ediyorum. Adam, önünde duran ve üzerinde Alman çikolata reklamlarının olduğu torbanın içinden elli santim boylarında portatif bir klozet kapağı çıkarıyor. Kapağın alt kısmına monte edilmiş bir de taharet sapı var. Eliyle taharet sapını bir sağa, bir sola hareket ettiriyor:

- Almanya'da 40 yıl dahiliye uzmanı olarak çalıştım, Hannover kentinde. Orada hastaneler kiliseye bağlıdır. İnsanlar ya hastanede ya da kilisede günah çıkarırlar. Günah çıkaran insan pistir! O yüzden tam altı yıl, kendinden taharetli bu klozet kapağının tasarımı için çalıştım. Taharet sapını kıçınıza ve günahınıza göre ayarlayabiliyorsunuz. Böyle yaparsanız su şiddeti artıyor, böyle yaptığınızda ise azalıyor.

Adam gösterisini tamamladıktan sonra klozet kapağını yanındaki sandalyenin üzerine koyuyor. Yanımda oturan kadın ayaklanıp meraklı bakışlarla kapağın olduğu sandalyeye doğru ilerliyor. Hemşire, saksı kenarındaki yerini terk ederek yanımda boşalan koltuğa oturuyor ve bacak bacak üzerine atıp sağ ayak ucundan sarkan kirli delikli saboyu sallamaya başlıyor. Klozet kapağının yanında dikilmekte olan kadın, üzerindeki tek parça sarı elbisenin altından hemşireninkiyle aynı renkte olan külotunu indirerek kapağın üzerine oturuyor. Hannover'li doktor, kadının cesaretinden duyduğu memnuniyeti onun saçlarını okşayarak gösteriyor ve ağzından 'Deutschland Uber Alles' şarkısının ilk notaları dökülüyor. Hemşire, yakasındaki sararmış sakızı kırmızı uzun tırnaklarıyla sökerek parmağıyla birlikte ağzına sokuyor. O sırada oktavı yüksek bir osuruk sesi bekleme odasını ağzına kadar dolduruyor. Sesin şiddetiyle hemşirenin sabosu ayağından düşüyor. Doktor, mırıldandığı şarkıyı yarıda kesiyor. Klozet kapağındaki kadın, bacaklarını çapraz hale getirip konuşmaya başlıyor:

- Kendi türkülerini söyleyerek içimden çıkmaya çalışan şu hayaletler de olmasa...

Doktor kadını avuturcasına karşılık veriyor:

- Büyüklerimiz, yellenme sesi ve kuş ötüşü arasındaki estetik farkı ikincisinden yana olumlayarak bizi benliklerimizden soyutladılar. Bilmez misiniz ki yüzyıllardır bastırılan bu insani ses, zenci ırkının isyanından daha yaslıdır, daha şiirlidir?

Yanımda oturmakta olan hemşire, doktorun lafı bitmeden sağ bacağını diğerinin üzerinden indirip otistik bir çocuk tavrıyla söylenmeye başlıyor:

- Zenciler ülkemizi işgal edip tertemiz dişleriyle paramparça edecekler iç organlarımızı.

Hannover'li doktor sevinçle devam ediyor:

- Biliyor musunuz, başhekim de zenciymiş! Kendi teşhislerini koyamayan hastalarını siyaha boyayarak cezalandırıyormuş.

O sırada kapağın üzerinde oturmakta olan kadın işemeye başlıyor. Sandalye üzerinde biriken idrar, kadının kasıklarından bacaklarına doğru akıyor. İdrar akışını izleyen doktor, işaret parmağını ağzına götürerek söyleniyor:

- C vitaminini biraz fazla kaçırmışsınız.

Yanımda oturan hemşire yankısız bir kahkaha patlatıyor. Doktor, idrarın ayak bileğinde çatallaştığı yere burnunu götürüyor:

- Kokusu da Paskalya bayramını anımsattı!

Hemşirenin kahkahası aniden kesiliyor. Hannover'li doktor doğrularak diğer yanında bulunan strafor bardaklardan en üstte olanını alıyor ve kibarlığını bozmadan yanındaki kadına dönüyor:

- Numune almamda bir sakınca yok değil mi, Almanya'daki doktor arkadaşlarıma ve Bremen'de okuyan bakire kızıma göstereceğim. 

Kadın tavrını bozmadan bacaklarını biraz daha aralıyor. Doktor, strafor bardağı, cılızlaşmaya yüz tutmuş bacaktaki idrar akışının ters yönünde gezdirerek numuneyi alıyor. O sırada yanımda oturan hemşire, sağ göğsünü sutyeninden dışarı çıkarıyor:

- Göğüslerim annemden bana kalan tek miras, tek armağan! Keşfedilmeden önce var olan, keşfedildikten sonra ise erkek dünyası tarafından yok edilen bu mistik küre, insanlığın taşıdığı en büyük bayraktır. Öyleyse bu organik kristal küreyi buzul çağına geçmeden, sıcacık sütü sade dondurmaya dönüşmeden bir an önce yalayınız!

Kapakta oturan kadının bakışlarındaki sabitliğe sinsi bir gülümseyiş ekleniyor. Hannover'li doktor, idrar dolu strafor bardağı ceketinin ön cebine yerleştirip kravatını gevşetiyor. Hemşire sandalyesinden kalkıp doktora doğru ilerliyor. Cebinden şeffaf bir serum hortumu çıkarıyor. Hortumun ucunu, açıkta olan sağ göğüs ucuna sıkıca bastırıyor, diğer ucunu da ağzına alıyor. Sonra ellerini göğüs kökünden göğüs başına doğru ritmik biçimde iterek sütün hortumun içine akmasını sağlıyor. Doktor, bu jestin gerekliliğinden emin bir biçimde 'Denn heute gehört uns Deutschland' dizelerinin geçtiği bir başka şarkıyı mırıldanıyor. Kapağın üzerinde oturan kadın, ayağıyla doktorun şarkısına tempo tutuyor. Hemşire, kendi sütüyle beslendiği hortumu biraz daha ağzına sokup dans etmeye başlıyor. O sırada boyası dökülmüş oda kapılarından biri aralanıyor ve sert bir kadın sesi ismimi söylüyor. Pipomun sönmesini beklemeden, testlerimi yaptırmak üzere aralık kapıdan içeri giriyorum.

6 Aralık 2012 Perşembe

Tan Tolga Demirci'nin 'Entrechat' Filmi ve Röportaj



Soru: Sanırım kafanız iyi.

Yanıt: Muhtemelen.

Soru: O hale söyleşiye Entrechat'ın kelime anlamı ile başlayalım.

Yanıt: Entrechat bir bale figürü. Dansçının sıçrama sonrası yer çekimine karşı geldiği noktada bacaklarını çapraz duruma getirmesi.

Soru: Filmle kurduğu ilişkiyi merak ettim.

Yanıt: Film de yerçekimine karşı bir uzay mekanda geçiyor. Karakter ve paravan dışındaki her yer karanlık, sonsuz.

Soru: Peki sıçrayış?

Yanıt: Entrechat figürü, aynı zamanda senaryoyu yazmama neden olan iki anafikrin metaforu. İlki, bir kız kardeşim olduğu gerçeğinin benden uzun yıllar saklanmış olduğuna dair çocukluk paranoyamı, ikincisi ise anne babamın, gerçek anne babam olmadığı yönündeki hezeyanımı esas alıyor, yani öksüzlük kompleksini... Sıçrayış anı ve figür, bu iki durumun duyumunu temsilen gerçekleşiyor.

Soru: Nasıl bir sıçrama bu?

Yanıt: Uzay mekandan taşan mavi, kırmızı ve beyaz bir sıçrama.

Soru: Filmi yalnızca renkleri ile izlediğimde, aklıma Godard'ın 60'lı yıllarda yaptığı filmler geliyor.

Yanıt: Ben daha çok yamyamlık, infantilizm ve tutku arasında bir renk ayrılığı olsun istedim. Bu açıdan film, Godard'ın renk anlayışından çok Jacques Cousteau'nun tat anlayışına yakın.

Soru: Nasıl yani?

Yanıt: Tatlı ve tuzlu okyanus suyunun birbirine karışmaması gibi, filmdeki renkler de birbirine karışmıyor. Sizce yeterince kutsal değil mi?

Soru: O halde renklerin anlamını sormalıyım.

Yanıt: Hayır sormamalısınız.

Soru: O zaman bana bir şeker borçlusunuz!

Yanıt: İnsanların dikkatini en çok çeken şey oldu.

Soru: Şeker mi?

Yanıt: Evet! Fallik, hipnotik, infantil, lunapark şekeri! Hatta öyle ki çekimler tamamlandıktan sonra onu bir daha gören olmadı. Sanırım şekeri içimizden biri arakladı.

Soru: Hırsızlık yani!

Yanıt: Muhtemelen.

Soru: Peki onu suçluyor musunuz?

Yanıt: Elbette hayır! Yaptığı hırsızlık, filmi anladığını gösteriyor.

Soru: Sizin için anlaşılıyor olmak önemli mi?

Yanıt: Filmde anlaşılacak bir şey yok. Ne kadar anlam üretirseniz filmden de o kadar nefret edersiniz.

Soru: O halde her şeyi rastlantıya bıraktınız.

Yanıt: Elbette hayır! Filmdeki babanın gözlerine bakın. O size doğru yolu gösterecektir.

Soru: Yazık ki filmin ikinci yarısında yok.

Yanıt: Kralın tahtına oturan başka biri var oysa ki. Onu 'babanın adı'ndan nasıl ayırabilirsiniz?!

Soru: Peki ya annenin acizliği?

Yanıt: Kafatasındaki böcekleri sayıyor. Umutsuz değil.

Soru: Delikanlının şaşkınlığı?

Yanıt: Yalandan.

Soru: İlaç kapsülleri?

Yanıt: Avuca gelen stilistik patriotlar. Vatanseverliğin 'üç renk' narsisizme dönüşmesi.

Soru: Fotoğraf makinesi?

Yanıt: Obtüratör mekaniği istila edilmiş, kontrolden çıkmış! Defolu fütürizm.

Soru: Paravan?

Yanıt: Anıyı örterek anının kendisine dönüşen ana gösteren. Travmatik arketip!

Soru: Yamyamlık gibi.

Yanıt: Kesinlikle! Filmin başındaki yemek ritüeline bakın. Ebeveynler, delikanlının kız kardeşini afiyetle yiyorlar.

Soru: Bir daha tavuk yemeyeceğim!

Yanıt: Aile yemeklerine de geç kalmayın lütfen.

Soru: Peki paravanın arkasında ne var?

Yanıt: Bu sorunun yanıtını bilseydim filmi çeker miydim?

Soru: Sahnenin sonunda delikanlı, şekerin sapıyla paravan bezini yırtarak sınırın ardına geçiyor.

Yanıt: O halde sorunuzu ona sorun. Muhtemelen paravanın ardında ne olmadığını yalnızca o biliyor.

Soru: Peki filmi Türkiye'deki festivallere gönderdiniz mi?

Yanıt: Yalnızca tek bir festivale, yazık ki.

Soru: Neden yazık?

Yanıt: Adına 'karar mekanizması' denen ve röntgenciliğin hakkını hakkıyla verememiş, ağzı kulaklarına dek yırtık aksak zihinlere fantezi dünyamı açtığım için.

Soru: Bunu duysalardı hiç şüphe yok ki ödül alamadığınız için tipik bir serzeniş içerisinde olduğunuzu iddia ederlerdi.

Yanıt: Akademik anlamda konuşursak filmden bir bok anlamadılar. Ancak ortada halihazırda anlaşılacak bir şey yoktu zaten. Filmi izlerken en yanlış yerlerini, yani kafalarını kullandılar.

Soru: Bu bana Demirkubuz'un Adana jürisine olan isyanını hatırlattı.

Yanıt: Filmlerini sevmesem de Zeki isyanında haklı.

Soru: Ama siz de bir sürü festivalde jürilik yaptınız.

Yanıt: Kafasını kullanmadan karar veren birilerine ihtiyaç var. Ben bu ihtiyacı gideriyorum. Duygusu sömürüye uğramış adalet simülatörlerine antidot olarak işlev görüyorum.

Soru: Uzun yıllar yarışmalarda pek çok ödül kazandınız. Siz mi değiştiniz yoksa karar mekanizması mı?

Yanıt: 'Sosyal gerçekçilik' patlaması bu ülkenin tüm üretim disiplinini yok ediyor. Kısa filmler 'sosyal sorumluluk projesi' değildir. Eğer slogan atmak istiyorsanız gidin reklam çekin. Kısa filmin sahip olduğu oyun alanını rahat bırakın!

Soru: Duyan da apolitize-marjinal biri olduğunuzu sanacak.

Yanıt: Keşke öyle olabilseydim.

Soru: Diğer söyleyiş biçimlerini yok etmeye dair faşizan bir tavrınızın olduğunu düşünmeden edemiyorum

Yanıt: Hepsi tezgah! Formülü vereyim mi size: Etnisist ya da siyaseten toplumcu içerik + minimalist formalizm! Bu formülü uygulayıp da ödül almamanıza imkan yok.

Soru:  Daha açık olmak gerekirse?

Yanıt: Başkasının gözünden kendinizi izlediğinizde anlattığınız her şeyi yok edersiniz. Ödül alanların yaptığı da bu; kendilerini başkalarının gözünden yargılayarak film çekiyorlar. O yüzden ortaya sistem eleştirisi değil, sistemin bizatihi kendini büyük bir iştahla eleştirdiği sado-mazoşistik bir tezgah çıkıyor. Jüri de ikinci el standart vicdanını seferber ederek vermiş olduğu ödüllerle bu tezgahı cilalıyor. Yine akademik dille konuşacak olursak, tam bir salak gibi davranıyor. Bu dalaverenin içinde olmayacağım bundan sonra.

Soru: Bir daha film çekmeyeceksiniz yani?

Yanıt: Daha kötüsü, film çekip çekmediğimi asla bilemeyeceksiniz.

Soru: O halde çektiğinizi bildiğimiz filme dönelim tekrar.

Yanıt: Hayır dönmeyelim. Filmle ilgili daha fazla söz söyleyip de ürettiğim her şeyi sonu belli olan bir evlilik programına dönüştürmek istemiyorum. Şu anda Entrechat, dünyanın pek çok yerinde yarışma halinde. Oysa ben, aniden gelen bir felç gibi hiç de standart olmayan bir kural ihlali yaparak filmi sosyal medyada paylaşıma sunuyorum. Rica ederim ispiyonlayınız beni.

Soru: Öyleyse sözün sonu.

Yanıt: Öyleyse.

2 Aralık 2012 Pazar

Wilde VS Reich

“When liberty comes with hands dabbled in blood it is hard to shake hands with her” VS “The pleasure of living and the pleasure of the orgasm are identical. Extreme orgasm anxiety forms the basis of the general fear of life”... Doğru alıntıyı seçin, kendi bedeninizde bir iz de siz bırakın! Eğer 'bunlar benim savunduğum alıntılar' değil diyorsanız, 'BOŞLUK' yazın, boşluk bırakın 112'ye gönderin.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Aforizmalar


Bu sayıda izninizle tembellik hakkımı kullanmak ve konu başlığına dair detaylı bir film analizi ya da antolojik bir yaklaşım sunmak yerine bir süredir üzerinde çalıştığım sinemasal aforizmaları paylaşmak istiyorum.

* L'atalante bir libido enkazıdır ve tam da bu yüzden, siyasi bir enkaz olan Potemkin'den çok daha derine batmıştır. 

* The Brothers Quay, İngiliz sinemasına olan köklü nefretimi uzun yıllar sonunda ambivalansa dönüştürebilmeyi başardı. 

* Aynı kadını yeniden sevmeye çalışmak, ışıkları açık bir sinema salonunda film izlemeye benziyor. 

* Jean-Yves Escoffier, erken ölümüne rağmen ardında bir sürü gölge, ışığından önce sönmüş anlam ve ıslak renkler bıraktı. 

* Ölüm bir devamlılık hatasıdır. 

* New York Stories (1989) filmini ilk kez 1990 yılında VHS formatında izlemiş ve Nick Nolte'nin, Rosanna Arquette'i 'hayat dersleri' bahanesiyle nasıl da elde edemediğine tanık olmuştum. Bu travmatik durum karşısında Nick'in cebelleştiği soyut dışavurumcu resmin giderek endirekt-libidinal bir proteze (resimsel otomatizm) dönüşmesi, Procol Harum'un 68 kuşağını besleyen dahiyane müziğinin Arquette'in sol ayağında apolitize olması ve filmin sonunda Almendros tarafından parçalarına ayrılan amatör ressam kadının boyun çukuru ile erosun lanetine uğrayarak çarpılan ucuz kolyesi, 'New York Stories (Life Lessons)' filmini 22 yıl sonra bir kez daha hatırlamama neden oldu. 

* Rüyamda 1942 yılındaydım ve Auswitch'de onlarca SS tarafından daracık bir hücreye kapatılıp son dönem Türk filmlerini izlemeye zorlanıyordum. 

* Yönetmen Jan Švankmajer'i, eşi Eva Švankmajerová öldükten sonra dahi yaşatan gücü nasıl açıklayabilirim ki? Sürrealist sinema ölümsüz can çekişmedir! 

* Sinemanın '180 derece' kuralını yalnızca sözcükleri kullanarak ihlal edebilir misiniz? 

* Fassbinder'in sevdiğim diğer yönetmenlerden farklı olması, Douglas Sirk'ün Fassbinder'in sevdiği diğer yönetmenlerden farklı olmasıyla açıklanabilir ancak. 

* Tim Burton sineması nekrofiliktir. Onun karakterleri, dolaşımsız kandan yapılma asortik pıhtılardan daha fazlası değildir. Tim Burton, nabzı henüz atıyor olan malzemeyi, stilistik bir hokus pokusla içi sidik dolu memeye dönüştüren oyuncak bir yönetmendir. 

* Anna Karina’nın adı, Mistress Godarina olarak değiştirilmeli. 

* Visconti'nin Morte a Venezia (1971) filmindeki en esaslı sahneyi hatırlıyorum. Gustav von Aschenbach, kolera salgını nedeniyle şehirden ayrılmak üzereyken, tren garında zavallı bir adamın gözlerinin önünde yere düştüğünü görür. Ve onu yerden kaldırmakla kaldırmamak arasında ivedi bir tereddüt yaşar. Sonrasında aristokrat bir ağırbaşlılıkla adamı öylece orada bırakmaya karar verir. İşte 'kendilik' ve 'nesneler' ile yaşadığım ilişki, Aschenbach'ın 'asil tereddüt' duruşuna benziyor. Onlara dokunmakla onların uzağında kalmak arasındaki mesafe bana acınası bir zevk veriyor. 

* 'Maddeci tarih usulü epizodik anlatım nedir' diye sorarsanız, yanıtın Serge Bard'ın Détruisez-vous (1969) filmi olduğunu söylerim. 

* Nicolas Roeg'in Bad Timing: A Sensual Obsession (1980) filmini uzun zaman sonra yeniden izledim, ancak tuhaftır, bu kez Theresa Russell filmin sonunda öldü. 

* Kendi çapında formalist-sembolist İran sinemasından başından beri nefret ettim. 

* Jean Moreau kadar çekimsiz, libidoyu ketleyen, ısrarla sinir bozucu ve her daim yanlış oynadığı izlenimini veren başka bir Avrupalı aktris hatırlamıyorum. 

* Sadece Absinthe içtiğimde itiraf ettiğim bir gerçek var: Le Sang d'un Poète filmini, Un Chien Andalou'dan daha çok seviyorum! 

* Çek sinemasını ölümsüzleştiren dört 'J' kuralı: Jan Svankmajer, Jaromil Jires, Juraj Herz ve Juraj Jakubisko. 

* Bir kez de ödülünüzü yalnız ülkenizin bacaklarını şehvetle aralayan ve ayakkabı topuğunu bir pergel iğnesine dönüştürerek sözcüklerden oluşmuş bedeninize geometrik çığlıklar açan yalnız kadınlarına adayınız. Böylelikle yoksunluk ve yoksulluk edebiyatıyla kurduğunuz tezgah başınıza yıkıldığında en azından sığınacak başka bir bedeniniz olur. 

* Yeşilçam emekçilerinin narsisizmi, kırdırılamamış bir çekten farksızdır. 

* Sürrealist-patriarkal Bunuel'i böylesine taklit etmeye çalışıp da sonunda Cocteau'nun kucağına düşebilmeyi başaran tek kadınsın Maya Deren. 

* Bir film yönetmeni için 'aşk' ve 'intihar', olsa olsa birer prova kayıttır. 

* François Ozon'un filmlerindeki yabancılaştırma efektleri, Brecht kuramlarının hadım edilmiş marjinal-feminen uzantılarıdır. 

* Tren yollarında olduğu gibi film setlerinde kurulan şaryoların da makas sistemi olmalı. Kamera kayarken anlamı yakalayabilmek adına aniden makas değiştirebilmeli. 

* Yaşamı boyunca hiç aşık olmamış bir aktörün, oynayacağı aşk filmi için dublör istediğini düşünün. 

* Felix Und Scorpion (2007) biricik imgeyi 'sembol'ün kendisine dönüştürdüğü için pornografik filmdir. 

* Leos Carax’ın Boy Meets Girl (1984) filmini, ego idealimin sınırlarını ödünç heveslerle kasıp gevşeten, kendimi tanıma nefretime katkıda bulunan, silik bir cesaret gibi hayatıma girip de varlıklarını sözcükler arasında unutmuş olan, tanrı vergisi dengesizliğimi sakat bir at gibi koşturan, bedenimi oluşturan harfleri kendilerinden uzak bir nefesle içlerine çeken, hileli bir mercek gibi arzu odağımı sürekli değiştiren ve aşkın bir ucunu makaraya bağlayıp da başkalarından çaldığım düşsel cehennemime kafa üstü sarkan kadınlara adıyorum. 

* Olivier Smolders'ın Nuit Noire (2005) filmi, 21.yüzyılın sürrealist sinema manifestosudur. 

* Farklı dillerde aynı cümleyi tekrar edeceğime, tek dilde tüm sözcükleri yok ettim; Herz'in Spalovac Mrtvol (1969) filmini bir kez daha izledim. 

* Amerika için 'rüya', içsel bir imge olmaktan çok yerel bir semboldür. İşte bu yüzden Lynch filmleri anonimdir.









TAN TOLGA DEMİRCİ - PSİKEART DERGİSİ / KASIM-ARALIK SAYISI