31 Ağustos 2009 Pazartesi

Jean Baudrillard VS İmge, Nesne ve Fotoğraf


İmgenin başına da gösterge ve metaforun başına gelenler gelmiş, yani gerçeğe dönüşmüştür…

Kendi başına imgenin hakikat ya da gerçeklikle ilgisi yoktur… O daha çok bir görünüm, görünümlerle ilişkili bir şeydir… Bu haliyle de mevcut dünyaya özgü illüzyonla sihirli bir ilişki içinde olduğu söylenebilir… Bu bize gerçek ya da gerçekten daha beter olanın varlığından emin olmanın asla mümkün olamayacağını ve belki de dünyanın, gerçeklik ilkesi gibi gerçeğe de ihtiyaç kalmamış olduğunu göstermektedir…

Sanırım imge bize anında etkileyebilen bir güce sahip… Üstelik sezgi ve algılama açısından bu gücün yeniden canlandırmayla ilişkisi yok… Bu düzeyde imge bizi her zaman şaşırtmayı başarmaktadır… En azından öyle olması gerekir…

Olaya bu açıdan bakıldığında ne yazık ki ortalıkta pek az imgenin bulunduğunu kabul etmek gerekiyor… İmgenin gücü genelinde kendisine söyletilmek istenen şey tarafından zayıflatılmaktadır…

Genellikle imge özgünlüğünü yitirmekte ve tek başına bir imge olarak var olmayı başaramamakta, dolayısıyla da gerçekle dürüst sayılamayacak ilişkiler içine girmektedir…

Hemen herkes gerçeğin hızla çoğalma kapasitesine sahip gösterge ve imgeler içinde kaybolup gittiğini söylemektedir… İmgelerin belli şiddetle yüklü olduğu inkar edilemez bir olgudur, ancak bu şiddet imgeye karşı girişilen saldırı yanında oldukça hafif kalmaktadır… Belgeleme, tanıklık, mesaj üretimi; ahlaki, politik, reklam ya da yalnızca haber edinme amacıyla imgeden yararlanılmaktadır…

Kendisinden kurtulmanın olanaksız göründüğü bir illüzyon, hayati bir illüzyon olarak imge ölmüştür…

Bizanslı İkonoklastlar imgelere yüklenen anlamları (Tanrının görselleştirmesi) zihinlerden silip, atabilmek için onları parçalıyorlardı… Biz ise tam tersini yapar gibi görünmemize ve kültürümüzün önemli bölümünü oluşturan idoller kültüne rağmen hala ikonoklastlar gibi davrandığımız söylenebilir… Çünkü imgeleri anlama boğuyor ve onları yok ediyoruz…

Güncel imgelerin büyük bir çoğunluğu sefil ve vahşi insan görüntüleri sunmaktan başka bir şey yapmıyorlar… Oysa aşırı anlamla yüklü bu imgelerin bizi hiç etkilemedikleri, hatta üzerimizde bırakmaları gereken etkinin tersine yol açtıkları görülmektedir…

İmgeye yüklenen içeriğin bizi etkileyebilmesi için, bu imgenin kendiliğinden ortaya çıkması ve kendi anlamını kendinin dayatması gerekmektedir… İmgenin gerçek anlama sahip olabilmesi ve bunu dışarı vurabilmesi için, önce gerçekliğe imgesel bir anlam transferinin gerçekleştirilmesi ve bu anlamında önceden bilinmesi gerekmektedir…

Günümüzde imgeler aracılığıyla sunulan sefalet ve şiddet reklamlarınkini andıran bir leitmotive dönüşmektedir… Toscani, modaya yeniden cinsellik ve AIDS, savaş ve barış bulaştırmaktadır… Neden olmasın?... Mutsuzluğu bir reklam aracı haline getirmek neden mutluluğu bir reklam aracı haline getirmekten daha ahlaksızca bir şey olsun ki?.. Bunun tek koşulu olabilir, o da: Bizzat reklam, moda ve iletişim aracından fışkıran şiddeti göstermek… Doğal olarak reklamcılar böyle bir şeyi reddedeceklerdir… Oysa moda ve sosyete görüntüleri bir tür ölüm gösterisi gibi algılanabilir… Dünyanın ne kadar sefil bir yer olduğunu anlamak için bir mankenin yüz ve vücut hatlarının, en az bir Afrikalının iskeleti andıran görüntüsü kadar etkili olduğu söylenebilir…

Bakmayı bildiğiniz takdirde, aynı vahşetle her yerde karşılaşabilirsiniz…

Bu ‘gerçekçi’ imgeler olanı değil, olmaması gerekeni ‘ölüm ve sefalet’, daha doğrusu ahlaki ve insani açıdan olmaması gerekeni göstermektedirler… (Tabii bu arada, bu sefaleti ticari ve estetik açıdan ahlaksızca kullanmaktadırlar…)

Öte yandan sözde ‘nesnel’ bir gerçeklik sunan bu imgeler bir yandan gerçeği derinlemesine yadsırken, bir yandan da yansıması olmak istemedikleri bir gerçekliği yeniden canlandırmaya ve bu gerçeğe tecavüz etmeye zorlanmaktadırlar…

Bu açıdan fotoğrafların pek çoğu (bunlar genellikle medyatik imgelerin yanı sıra ‘görsellikle’ ilgili her şey olabilmektedir…) gerçek imge değildirler… Bunların hepsi ideolojik düzenlere boyun eğen röportaj, gerçekçi klişeler ya da estetik denemelerdir…

Bu aşamada imge artık görsel düzeyde iş gören bir şey olma özelliğini yitirmektedir… Başka bir deyişle Bütünsel Gerçekliğe benzeyen, salt görünmek amacıyla üretilmiş bir araç, ne pahasına olursa olsun görselleşmeye çalışan bir gerçeklik gibi algılanmak isteyen bir şeydir… Her şey görülmek ve görünür olmak zorunda olduğundan, imge bu görünürlüğün kusursuz örneği olarak kabul edilmektedir…

Şu reality show, Big Brother, Loft Story, vb. tele gerçeklik programlarında imgesel sıradanlıkla yaşamın sıradanlığı eşdeğerli hale gelmektedir… Bütünsel görünürlük denilen şey tam da bu, her şeyin görülmesi gerektiği ve dolayısıyla görülecek hiçbir şeyin kalmadığı bir sırada ortaya çıkmaktadır…

Bir imgeye dönüşmek demek insanın gündelik yaşamını, mutsuzluklarını, arzularını ve sahip olduklarını sergilemesi demektir… Sırlarından tamamen arınmış olması demektir… Düşüncelerini açıklamak, konuşmak, sürekli iletişim halinde bulunmak demektir… Her an bir imgeye dönüşme olanağına sahip olmak, televizyon haberleri adlı ışığa maruz kalmak demektir… Tıpkı şu yirmi dört saat boyunca yaşamının tüm sırlarını internet üzerinden online yayınlayan kadın gibi…

Bu kendini ifade ediş biçimi Foucault’nun sözünü ettiği en son keşfedilen itiraf etme biçimi midir?.. Bunun en azından özgün bir varlık olan insanla birlikte, özgün bir varlık olan imgeye de tecavüz etme anlamına geldiği söylenebilir…

Leaving Las Vegas (Mike Figgis) adlı filmde sarışın kadının bir yandan konuşurken bir yandan da çişini yaptığı görülmektedir… Kadın ne söylediğinin ve yaptığının farkında değildir…

Bu tamamıyla gereksiz bir sahnedir ve asıl bağıra çağıra anlatmaya çalıştığı şey gerçeklik ve kurmaca düzeyinde karşımıza aynı anda çıkan zincirleme geçişin/akışın her şeye egemen olduğudur… Her şeyin görülmeye değer, görülmek ve haz almak amacıyla üretebileceğini anlatmaya çalışmaktadır…

Saydamlık : Gerçeğin tamamını görselliğin yörüngesine oturtmaktan ibarettir… (Yani yeniden canlandırmanın… Oysa buna hala yeniden canlandırma diyebilmek mümkün müdür?.. Bunun daha çok bakışımızı rehin alan bir teşhircilik biçimi olduğu söylenebilir…)

Yararsız, gereksiz, bir şeyler arzulatmayan, insanı etkilemeyen bütün görüntüler müstehcendir… Bu ise görünümlere özgü o bulunması zor ve değerli uzamın yasa dışı yollardan ele geçirilmesi anlamına gelmektedir…

İmgenin katli bu türden bir şey olup, bir iktidar ve denetim aracı olarak bu zorunlu görme eyleminin bir parçasıdır… Bunun ‘panoptik’ ötesi bir şey olduğu söylenebilir… Sorun gözün şeylerin dış görünüşlerini algılaması değil, onları saydamlaştırıp, görünmez hale getirmesidir… İçselleştirdiği söylenebilecek denetim kapasitesi sayesinde insanlar artık kurban edilmek yerine imgeye dönüştürülüyor…

Borges’in Aynalar Halkı başlıklı öyküsünde yeniden canlandırılan her sürecin ardında, aynadan yansıyan her imgede sanki bozguna uğratılmış bir özgünlük, bize benzeyen, benzemek zorunda olan bir düşman vardır…

Bu şekilde değerlendirildiğinde her imgenin sahip olduğu bir şeyleri yitirdiği (imgenin sahip olduğu açıklaması güç çekiciliğinin nedeni de budur… İmge sahip olduğu bir şeyleri yitirmiştir) söylenebilir… İkonosklastlar, Tanrıyı ortadan kaldırmaya yaradığını düşündükleri (belki de Tanrının kendini temsil eden imgelerin ardına gizlenmeyi ve ortalıkta görünmemeyi yeğlediğini söylemek gerekiyor) ikonları yakıyorlardı…

Günümüzdeyse imgelerin gerisinde yok olup giden varlık Tanrı değil, bizleriz… Artık imgemizin çalınması ve sırrımızı ifşa etmeye zorlanmak gibi şeyler söz konusu değil, çünkü artık böyle bir şeyden söz edebilmek olanaksız… Bizi sarıp sarmalayan Bütünsel Gerçeklik içinde saklayıp, gizleyebileceğimiz bir şey kalmadı…

Bütünsel gerçeklik hem ulaştığımız en üst saydamlık, hem de her şeyin tamamıyla müstehcenleştiği bir aşamadır…

İmgeye karşı gerçekleştirilebilecek en şiddetli saldırı, sayısal hesaplama ve bilgisayar aracılığıyla ex nihilo (yoktan varedilen) gerçekleştirilen imgedir…

Sentetik imge, imgesel düşlemeye, imgesel düşlemenin neden olduğu o asal illüzyon olayına bir son vermektedir… Çünkü sentetik imgenin bir göndereni yoktur… Sentetik imge, Sanal Gerçeklik olarak anında üretilebilmektedir…

Artık imge kaydından, gerçek bir nesneyi belli bir zaman diliminde kaydetmekten, yani fotoğrafın sihirli bir illüzyon, imgenin ise özgün bir olaya dönüştürülebilmesinden söz edebilmek mümkün değildir…

Sanal imgede Roland Barthes’ın ifadesiyle artık o eski fotoğraf imgesinde ki punctum (zamansal göndermelere/anımsamalara yol açan görüntünün etkileyici boyutu çn) belirli bir anın kusursuz kaydı/saptanması diye bir şey söz konusu değildir… Eski fotoğraflarda kaydedilmiş varlıkların çekim anında orada ancak görüntüye bakıldığı sırada orada olmadıkları anlaşılabiliyordu… Fotoğrafa bakıldığı sırada gösterdiği şeyin yokluğuna tanıklık etmesi insanda nostaljik duygulara yol açıyordu…

Oysa dijital ve sayısal üretim imgeye bir analogon/örnekseme olarak son verirken aynı zamanda düşsel özellikler taşıyan gerçeğe de bir son vermektedir… Özne ve nesnenin karşılıklı olarak aynı anda ortadan kaybolduğu o fotoğraf makinesi deklanşörünü harekete geçirme edimi sırasında deklanşörün bir anlığına dünya ile bakışın varlığını askıya aldığı, imgenin makineye borçlu olunan kalitesini ortaya çıkaran o kısa baygınlık, saliselik ölüm anı, dijital ve sayısal processing sırasında ortadan kaybolmaktadır…

Bütün bunlar kaçınılmaz şekilde özgün bir araç olan fotoğrafın ölümüne yol açmaktadır… Analojik imgeyle birlikte ortadan kaybolan şey fotografik özdür… Çünkü fotoğrafın özü yoksun imgelerin ortalığı kaplayıp, çoğalması nedeniyle bizi bekleyen sayısal kudurganlığı geciktirmeye yönelik son uzatma anlarını yaşıyoruz…

Bu arada referans sorunu oldum olası çözümsüz kalmıştır… Peki ya gerçek denilen şey çözülebilmiş midir?... Ya yeniden canlandırma olayı çözülebildi mi?... Oysa sanal görüntüyle birlikte, gönderen imgenin teknik programlama süreci içinde ortadan kaybolmakta, dolayısıyla duyarlı bir film şeridinin kaydedebileceği gerçek bir dünya olmayınca da (duyarlı düşünce şeridi olarak adlandırılabilecek dil yetisi konusunda benzer şeyler söylenebilir) yeniden canlandırma denilen şeye de gerek kalmamaktadır…

Beterin beteri var… Analojik imgeyi sayısal imgeden ayırt etmemizi sağlayan şey analojik imgenin bir yokluk, bir mesafe, bir dünyayı dondurma/durdurma biçimine benzemesidir… Warhol’un sözünü ettiği şu imgenin tam merkezinde yer alan boşluk/hiçlik duygusuna benzeyen bir şey…

Oysa sayısal ya da daha genelinde sentetik imge üretiminde negatif film, ‘zamansal farklılık’ gibi şeyler yoktur… Ölüp giden, yok olan bir şey yoktur… İmge bir dayanaktan diğerine, örneğin bilgisayardan, cep telefonuna, televizyon ekranına vs. otomatik bir şekilde geçerken yoğunlaşan bir talimatlar silsilesi ve program tarafından üretilmektedir… Otomatikleşmiş bir işlemler ağı imgeyi oluşturan otomatik sürece boyun eğmektedir…

Bu durumda yokluk, boşluk ya da şu imgenin tam merkezinde yer alan hiçliği kurtarmanın alemi var mı?...

Fotografik imge en saf imgedir… Çünkü zamanı ve devinimi simüle etmez… O keskinkes gerçek dışı bir şeydir… Tüm diğer imgesel biçimler (sinema, video,, sentetik) gerçeklikle bağlantısı kopuk saf imgenin sulandırılmış çeşitleridir…

Bir imge ne kadar yoğun, gösterdiğinden başka bir şeye ne kadar benziyorsa gerçekten de o ölçüde uzaklaşmış olduğu söylenebilir… Bir nesneyi bir imgeye dönüştürmek demek, sahip olduğu tüm boyutları, yani : ağırlığını, üç boyutluluğunu, kokusunu, derinliğini, zamansallığını, sürekliliğini, ve doğal olarak anlamını teker teker elinden almak demektir… imgeye ancak böyle bir etten kemikten arındırma işlemiyle büyüleme gücüne sahip olabilmektedir…

İmgeyi yansıttığı gerçeğe yakınlaştırabilmek amacıyla ona bu boyutlarla birlikte devinim, düşünce, anlam, arzu ekleyerek multimedyatik hale getirmek, yani simüle etmek ulaşılmak istenilen sonucun tam tersini yapmak demektir… Burada tekniğin kendi kazmış olduğu çukura düştüğü söylenebilir…

Saf bir imge tasarlamak istiyorsanız bunun tek bir yolu olduğunu da bilmek durumundasınız… Saf imge iki boyutlu bir evrene aittir… Bu kusursuz bir görüntü olup, teknik açıdan görsel gelişmenin son evresi olarak sunulan gerçeğin üç boyutlu yeniden canlandırılmış haline eşdeğerlidir…

Fotoğraf imgesi gerçeğe koşut, derinlikten yoksun bir sahne gibidir… Bir eksiklik gibi sunulan iki boyutluksa aslında bir çekicilik ve bir dizi özellik katmaktadır…

Üçüncü boyutun imgeye kattığı rölyef, zaman ve tarih, ses ve devinim ya da düşünce ve anlam, kısaca imgeyi gerçek ve yeniden canlandırılma sürecine yaklaştıran her şey (gerçekliğe) koşut bir evren olarak nitelendirilebilecek bu imgeyi yıkmaya yönelik bir şiddet olarak değerlendirilebilir…

İmgeye eklenen her yeni boyut öncekileri geçersiz kılmaktadır… Sanal, sayısal ve Bütünsel Gerçeklik olarak nitelendirilebilecek dördüncü boyutsa tüm diğerlerini geçersiz kılmaktadır… Bu boyuttan yoksun bir hiperuzamdır… İmgenin gerçek anlamda var olmadığı (dolayısıyla gerçek ve yeniden canlandırma evreninde söz konusu olmadığı ) ekran yüzeylerinden oluşan bir uzam…

Saf imgeye ulaşabilmek için boyutların teker teker azaltılması gerektiği ortadadır… Boyut azaltma işlemi özün yani imgenin anlatmaya çalıştığı şeyden daha önemli olduğunu göstermektedir… Tıpkı dil yetisinin anlamlandırmaya çalıştığı şeyden daha önemli olması gibi…

Gerçek sanıldığı kadar açık seçik bir şey değildir…

Net bir gerçek açıklaması yoktur… Dünyanın açıklanması demek ‘nesnel gerçekliğin’ açıklanması, bir başka deyişle, yeniden canlandırma modellerinin düzenlenmesi/ayarlanması demektir… Tıpkı nesnesine odaklanmış fotoğraf makinesi objektifi gibi… Çok şükür bugüne kadar hiç kimse dört dörtlük bir dünya açıklaması yapamamıştır… Çünkü ya objektif nesnesine tam olarak odaklanamamakta ya da tersi olmaktadır… Ancak her durumda kımıldayan bir şeyler olduğu söylenebilir…

Aforizmalardan birinde Lichtenberg, titremekten söz etmektedir… Doğru bir şekilde gerçekleştirilmiş olsa bile her hareket/jest öncesinde bir titreklik/tereddüt yani kararsızlık anı vardır… Ve bu kararsızlık hareket üzerinde iz bırakmaktadır… Bu belirsiz ve titreklikten arındırılmış, yani tamamen işlemsel ve kusursuz bir görünüme sahip bir jest ise kişinin deliliğin sınırında bulunduğunun delilidir…

Gerçek imge durum ve nesneden çok bu dünyaya özgü titrekliği ön plana çıkartan imgedir… Bu ister savaş ya da natürmort, ister manzara ya da portre, isterse sanat ya da röportaj fotoğrafı olsun değişen bir şey yoktur…

Bu aşamada imge dünyaya ait bir parça olup, onunla aynı yazgıyı paylaşmakta, yani görünümlere özgü hatların biçimini değiştirmektedir… Bu her ayrıntının bütünü yansıttığı holografik özelliklere sahip dünyanın küçük bir parçasıdır…

Fotoğraf imgesine ait bir özgünlük varsa, bu bir olayı canlandırmasından çok, bizzat kendisinin bir olaya benzemesinden kaynaklanmaktadır… Mantıken önce olay, gerçek vuku bulmalı sonra da imgesi çekilmelidir… Ne yazık ki çoğunlukla durum böyledir…

Oysa bir başka yaklaşım biçimine göre, olay asla tamamıyla gerçekleşmemeli, bir anlamda olay kendi kendinin farkında olmamalıdır… Böyle bir tuhaflıkla hemen her olay, her nesne ve bireyde karşılaşabilmek mümkündür… İmgenin göstermesi gereken şey işte budur ve bunu başarabilmek için bir tür bilinçsiz imge gerekmektedir… Bir araç görevi yapmaması ya da kendi kendini bir imge sanmaması gerekmektedir… Bir kurmaca olarak kalması ve gösterdiği kurgusallaşmaya mahkum olayı yansıtması gerekmektedir… İmge kendi kazdığı kuyuya düşmemeli ya da bir imgeye benzememelidir…

Bizim açımızdan en kötü olasılık imgeleştirilemeyen bir dünyanın varlığı olabilir… Kendisini/gerçeğini görmeden önce kaydedilmiş, filmi, fotoğrafı çekilmiş halini tekrar tekrar göremeyeceğimiz bir dünya düşüncesine tahammül edemeyiz… Bu hem ‘gerçek’ dünya, hem de imge için ölümcül bir tehlikedir… Çünkü gerçeği yalnızca yeniden yeniden üretmeye çalışmaktan başka bir şey yapmayan, gerçeğin içine gömülmüş bir imge, imge olma özelliğini yitirmiş bir şeydir… İstisnai bir şey, bir illüzyon, paralel bir evren görevi yapan imgeyi yitirdik… İçinde yüzmekte olduğumuz bu görsel akıntı evreninde, imgenin imgeye dönüşecek zamanı yoktur…

Fotoğraf, bu imgeler seli içinde istisnai bir yere sahip olabilir ve onlara yeniden özgün bir güç katabilir mi?.. Bunun için dünyada ki mevcut şamatanın durdurulması ve nesnenin fotoğrafının, kendisiyle karşı karşıya gelinen o ilk fantastik anda, yani şeylerin henüz bizim oradaki varlığımızı fark etmedikleri ya da boşluk ve yokluk duygusunun henüz dağılıp gitmemiş olduğu bir sırada çekilmesi gerekmektedir…

Aslında dünyanın kendisi kendi fotoğrafını çekmeli, bize bizim algılayamadığımız bir dünya sunmalıdır…

Dünyanın özgünlüğünü ünlü Bizans tartışmalarında İkonoklastların düşlediklerine, otomatik bir yazıma benzer şekilde yansıtan bir fotoğraf düşlüyorum… İkonoklastlar mendil üzerinde ki insan elinden çıkmamış, İsa’nın ‘Kutsal Yüzü’ (Sainte Face) olarak adlandırdıkları imgenin gerçekliğini kabul ediyorlardı… Çünkü yalnızca bu imge Tanrısal yüzün/gerçeğin kendisi olarak kabul ediliyordu… Bunu İsa’nın yüzündeki o uhrevi özgünlüğün bir tür otomatik yazım ya da (negatif film şeridine benzer şekilde) çıkartma resim gibi insan eli değmeden (acheiropoietique) çizilmesi olarak değerlendirebiliriz… Buna karşın insan elinden çıkma (cheiropoietique) ikonları şiddetle reddediyorlardı… Çünkü bunları Tanrının simülakları olarak görüyorlardı… Buna karşın fotoğraf çekme edinimin bir tür ‘acheiropoietique’ şey olduğu söylenebilir… Gerçek ya da gerçek düşüncesine kısa devre yaptıran otomatik ışık çizimi/yazımı olarak nitelendirilebilecek fotoğraf imgesi, bu otomatizm sayesinde insan elinin değmediği, dünyaya özgü bir yazım biçiminin prototipine dönüşmektedir… Kendiliğinden radikal illüzyon görünümüne bürünen dünya, pürüzsüz bir çizgi, simülasyondan yoksun, insan müdahalesinin yer almadığı ve özellikle de hakikatle ilişkisi olmayan bir yere benzemektedir… Zira insan beyninin kusursuz bir ürünü varsa o da hakikat ve nesnel gerçekliktir…

Nedense fotoğrafik imgeye genellikle sahip olmadığı bir anlam atfedilmeye çalışılmaktadır… Fotoğrafa anlam yüklemek nesnelere poz verdirmeye benzemektedir… Çünkü nesneler bakışların kendilerine yöneldiğini hissettikleri anda anlam yaymaya başlamaktadırlar…

İnsanlar ne zamandır varlığını onlar olmadan sürdürecek bir dünya düşlemiyorlar mı?.. Biz olmadan varlığını sürdürecek, insani iradeyle hiçbir ilişkisi olmayan dünya düşüncesi şiirsel bir dileğe benziyor…

Şiirsel dil yetisinin keyiflenmesine yol açabilecek en önemli olay, maddi ve yazınsal düzeyde anlama gerek duymadan üretilmesini sağlayacak bir işleyiş biçimidir… Bizi büyüleyen şey de zaten budur… Tıpkı gövde sözcük, anamorfoz/çarpıtılmış resim ‘halıda gizlenen yüz figüründe’ olduğu gibi…

“Taşlanıp, cilalanmış camların gerisinde duran dünya, denizlerin ötesinde ki dünyadan daha önemlidir… Bundan daha önemli bir dünya varsa o da ölüm ötesine ait olandır…” (G.C.Lichtenberg)

Işık için nesneler bir bahanedir…

Nesnelerden yoksun bir dünyada, ışık bizim varlığını bile fark edemeyeceğimiz uçsuz bucaksız başı sonu olmayan bir şeye benzeyecektir…

Öznelerden yoksun dünyada, bilincimizde herhangi bir yansımaya yol açamayacak düşünce evreni içinde kaybolup gitmek durumundayız…

Çünkü özne dur durak tanımayan düşünce dolamını durdurabilen ve yansıtabilen varlıktır…

Nesne ışığı durduran ve onu yansıtan şeydir…

Fotoğraf çekmek demek ışıkla otomatik bir şekilde yazı yazmak demektir…

Sessiz bir imgeyi ancak kitleler ve çölde karşılaşılan sessizlikle karşılaştırabilirsiniz…

Fotoğraf makinesiz bir fotoğrafçı olabilmek ve dünyayı makine olmadan dolaşıp fotoğraflamak, kısaca fotoğraf olayının ötesine geçerek, şeyleri sanki imge ötesi varlıklarmış gibi görmek, sanki fotoğraflarını bir önceki yaşantımızda çekmişiz gibi bir duygu yaşayabilmek ne müthiş olurdu…

Belki de bir tür hayvanlık (ilkel içgüdüler çn) aşamasına benzeyen bir imge aşamasından geçmiş bulunuyoruz… Ayna aşamasınınsa bütün bunların bireysel yaşantımızda ki yansımasından başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz…

Otoportre diye bir şey yoktur…

Yalnızca dünya kendi imgeleri aracılığıyla kendi otoportresini oluşturabilmekte ve aldığı keyfi hatır için bizimle paylaşmaktadır…

Buna karşın bütün imgelere aynada ki yansımamız kadar duyarlı olmak gerekiyor…

Bu olay gerçeklikle olan buluşmanızı kaçırmak türünden bir şeydir… Bunun nedeni belki de gerçek olmayan diğer/paralel dünyayı tercih etmemizdir…

Zaten gerçeklik evrenine paralel olan evrenlerle daha çok ilgilenmiyor muyuz?..

Bütün ikili yaşam biçimlerini bize bahşedilmiş olana tercih etmiyor muyuz?...

Ayrıntı ya da fragmandan daha güzel paralel bir evren düşünemiyorum…

Bütünden ve oluşturduğu bu teknolojik karmaşadan yalıtılmış bir ayrıntı doğal olarak gizemli bir şeye dönüşmektedir…

Doğal dünyadan kopartılan her parça, bu eylem gerçekleştirildiği esnada, gerçek ve oluşturduğu bütüne karşı girişilmiş yıkıcı bir eylem olarak yorumlanabilir…

Bunun için fragman gibi kısaltmalardan oluşmak yeterlidir…

İstisnai olmakta yeterlidir…

Her özgün imge istisnai bir şeydir, çünkü tüm diğerlerini unutmamızı istemektedir…

Öyle hassas bir objektif olmalı ki, sözcüğün gerçek anlamında yalnızca karşısında duranları algılamalı ve poz verirmiş gibi yapanlarla orada olduğunun farkında bile olmayanları algılamamalı… Film şeridiyse bunlara karşı duyarsız olmalı ve görüntülerini kaydetmemeli… Tıpkı ruh benzeri şeyler ya da vampirleri kaydetmediği gibi…

Zaten objektif, fotoğrafın çekilmiş olduğu anda bizim hangi durumda olduğumuzu göstermektedir…

İşte bu yüzden fotoğrafımızın çekildiği anda içimizde bir ölüm hisse duyuyoruz… Tıpkı kendi varlığının kanıtlarına karşı duyarlı olmayan Tanrı gibi…

Kendimizi somut bir varlık olarak gördüğümüz an içimizdeki tüm duygular olumsuz hale gelmektedir…

Varlık değil, yokluk üzerinde odaklanılmaktadır… Özgün olan şey bir nesne, bir imge, bir fragman, Mark Rothko’nun güzel deyimiyle: ‘Aynı anda bütün dünyaya açılan ve kapanan’ bir düşüncedir…

Gerçeği gerçeklik ilkesinden koparıp, ayırmak…

İmgeyi yeniden canlandırma ilkesinin elinden çekip almak…

İmgeyi nesne ve bakışın yansıttığı ışıkların çakışma noktası olarak görmek…

Jean Baudrillard

http://yitikmavi.blogspot.com/
adresinden alınmıştır...

2 yorum:

  1. "Leaving Las Vegas (Mike Figgis) adlı filmde sarışın kadının bir yandan konuşurken bir yandan da çişini yaptığı görülmektedir… Kadın ne söylediğinin ve yaptığının farkında değildir…

    Bu tamamıyla gereksiz bir sahnedir ve asıl bağıra çağıra anlatmaya çalıştığı şey gerçeklik ve kurmaca düzeyinde karşımıza aynı anda çıkan zincirleme geçişin/akışın her şeye egemen olduğudur… Her şeyin görülmeye değer, görülmek ve haz almak amacıyla üretebileceğini anlatmaya çalışmaktadır…

    ...Yararsız, gereksiz, bir şeyler arzulatmayan, insanı etkilemeyen bütün görüntüler müstehcendir… Bu ise görünümlere özgü o bulunması zor ve değerli uzamın yasa dışı yollardan ele geçirilmesi anlamına gelmektedir…"

    bu görüşün bir benzerini lacan sanıyorum beşinci seminerinde, mauppassant'ın bir hikayesi üzerinden anlatıyordu. fakat orada bu "gerçekçiliğe" karşı olumsuz bir tavır olduğunu anımsamıyorum. daha çok bir tespit gibiydi: edebiyatta "gerçekçilik" denen akımın öne çıkan özelliği budur, gibi. hiçbir yere/şeye takılıp kalmayan, durmadan odağını değiştiren, akan bir bakış. "bir gerçekçilikten bahsedildiği anda bu bakışı her zaman gözlemleyebilrsiniz" diyordu lacan kısaca. fakat bunu yapısal bir özellik olarak anlatıyordu, baudrillard gibi ideolojik bir fonksiyon addettiğini sanmıyorum. sizin yorumunuzu merak ettim. sevgiler!

    YanıtlaSil
  2. Bu aralar sıkça kullandığım Fassbinder'e ait bir söz var:

    "Yanlış ama kulağa hoş geliyor..."

    Uzun yıllardan beri Baudrillard okurken belki de en çok tekrarladığım cümle bu, yanlış ama kulağa hoş geliyor...

    Onun, biçimci bir yüklenmeyle kavramların altını boşaltarak ya da kendi deyimiyle 'görünümleri' baştan çıkararak geliştirdiği okuma biçimleri, ne söylerse söylesin kendisini zorunlu bir biçimde haklı -ama yanlış- çıkarıyor.

    Ondan daha teknik gibi görünen ve psikanaliz kürsülerinden çok felsefe ya da edebiyat kürsüleri tarafından alkışlanan Lacan için de benzer duygular içersindeyim. Jean Baudrillard'ın, cinselliği bir J.B.(viski markası olarak da düşünülebilir) arketipi olan 'baştan çıkarma' ile yutmaya çalışmasına benzer biçimde, Lacan da cinselliği 'metafizik orgazm' olarak kabul edebileceğimiz 'jouissance' kavamıyla boğmuştur. Birinin yutarken diğerinin boğmayı tercih etmesi, psikoseksüel dönem farklarından kaynaklı elbette...

    'Leaving Las Vegas' filmindeki üretral sahneyi ise üçüncü dünyadan baktığımda oldukça yararlı, gerekli, arzu uyandırıcı, etkileyici ve en az orkid reklamları kadar müstehcen buluyorum.

    P.S: Lacan'ın 'gerçekçilik' üzerine yaptığı yorumu, Mauppassant'ı sevmediğim için olacak, inanın algılayamıyorum.

    YanıtlaSil