23 Aralık 2008 Salı

Elias Merhige'in 'Begotten' Filmi

George Barry









Yaşamına sadece tek film sıkıştırmış sürrealist George Barry'ye övgüyle!

José Mojica Marins (Zé do Caixão)



Brezilya'nın Jodorowsky'si José Mojica Marins'e övgüyle!

19 Aralık 2008 Cuma

Washington VS Syntagma





1.fotoğrafta kadının bakışları kendine dönük. Bu yüzden elinde tuttuğu çiçeğin adı nergis, kendisini izlerken düştüğü gölün adı da Narkissos.
2.fotoğraftaki delikanlının bakışları ötekine dönük. Bu yüzden elinde tuttuğu çiçeğin adı deve dikeni, kendisini izlerken düştüğü gölün adı da Terkos.

1.fotoğrafta kadının kas zırhı (omuzların yukarı çekilmesi ve kamburlaşma), kendi dürtüsel atakları ve nesnel baskı arasında şekilleniyor.
2.fotoğrafta delikanlının bakışlarındaki kişilik zırhı (öteki ile özdeşlik ideali), kendi tarihsel boyutsuzluğu ve gitar ile çiçeği birbirine karıştırma amatörlüğü arasında şekilleniyor.

1.fotoğraf orijinal.
2.fotoğraf reprodüksiyon.

1.fotoğrafta yaratılan fotografik alan derinliği, kendisi dışında iki ayrı derinliğe gönderme yapıyor, kadının ontolojik derinliğine ve ayaklanmanın tarihsel derinliğine.
2.fotoğrafta yaratılmış şipşak foto estetiği, net alan derinliğini neredeyse fotoğrafın tümüne yayarak kendisine rağmen tek bir slogana gönderme yapıyor: ‘İçsel derinlik olmaksızın toplumsal değişim olanaksızdır’.

1.fotoğrafta makine iki gücün tam arasında (belgesel fotoğrafçılığı).
2.fotoğrafta makine polis gücünün arkasında (belge fotoğrafçılığı).

1.fotoğrafta kadın tek başına direniyor. Bu yüzdendir ki onun kişisel tarihi, koskoca dünya tarihi içersinde görsel de olsa eşsiz bir delik açabiliyor.
2.fotoğrafta polis tek başına direniyor. Bu yüzdendir ki onun kişisel tarihi, sivil toplum tarihi içersinde sıradan bir mizansen olma duygusundan ötesini kışkırtamıyor.

1.fotoğrafı şekillendiren aktif delirten arzudur, nesnesi bellidir.
2.fotoğrafı şekillendiren aktif delirten dürtüdür, nesnesi belirsizdir.

1.fotoğrafta kadının arzusu ve gerçeklik ilkesi arasındaki statik çatışma, formalist / tarihsel bir estetik yaratıyor.
2.fotoğrafta delikanlının talebi ve sibernetik haz ilkesi arasındaki çatışma simülasyonu, pornografik bir belge trajedisi yaratıyor.

1.fotoğraf renkli.
2.fotoğraf siyah beyaz.

17 Aralık 2008 Çarşamba

Fetişist Arzu Tuzaktır



Ölüm İçgüdüsü Yoktur Freud!



Kültürel tabanlı 'atmosferik gerçeklik', biyolojik 'gerçek'in hizmetine verilemez. 'Ölüm içgüdüsü', simgesel düzenin bir parçası olarak, ölüm gerçeğinin uzağında yapılanmış karşı libidinal bir oluşumdur. Onun eşsiz bir yanılsama yaratmaktan öteye gidemeyen enerjisi, yani kendi kültürel dinamiğini imgeleştirerek yapısal kılan 'simgesel' zenginliği, hiçbir çizgide, hiçbir disiplinde ölümün kendisiyle bağdaştırılamaz. Ölüm içgüdüsü 'atmosferdir' ve her atmosfer gibi amacından uzaklaşarak ona (amacın kendisine) gönderme yapmakla yükümlü olandır. Bu yüzden o bir 'içgüdü' değil, yaşamsal kodların hizmetinde evcilleştirilmiş bir 'dürtüdür' en fazla. Sözde ölüm içgüdüsünün ölüme en çok yaklaştığı nokta, simgesel ölümün kendisiyle, yani yaşamın içinde duyumsanan 'histerik' ölüm duygusuyla sınırlıdır. 'Histerik' ölüm duygusu, yaşam içersinde canlı olma duygusunun diyalektik karşılığıdır yoksa ölüm gerçeğinin değil! Bu noktada biyolojik determinizm (hücrenin tarihsel bilgisi) ruhsal determinizmle (öznenin tarihsel bilgisi) ilişkilendirilemez. Ölüm içgüdüsü büyük bir yanılgıdır Freud ama evet, panseksüelizm kuramın bütünüyle doğrudur; her şeyin temeli cinselliktir. Wilhelm Reich'ı düşünürken aslında seni düşünüyor olmam, kendimi düşünürken aslında André Breton'u düşünüyor olmam, karşımda oturan kadını düşünürken aslında yan masadaki kadınları düşünüyor olmam ve kısaca Godard'ın söylediği gibi 'bir şeyi düşünüyorken aslında başka bir şeyi düşünüyor olmam' başka türlü açıklanamaz...

16 Aralık 2008 Salı

İstanbul Depremi ve Postacı Cheval



Büyük İstanbul depreminde Mesih / Postacı 'Ferdinand Cheval' bu topraklara gelecek ve yeniden inşa edecek şehri!

Andrea


Protein yüklü bakışlarında iki büyük devrim yaşandı. Önce anneni vurdular, sonra kardeşini. Altı aydır çıkarmadığın sakızın ağzındayken izledin her şeyi... Sonra seni aldılar, terk edilmiş bir bakımevine kapattılar. Sakızın kurtlanıp kokusuz bir reçine fosiline dönüştü. Başka bir mevsime ait yapraklar yatağın oldu. Uykunda nereye dönersen dön, saçların hep aynı yöne taralı kaldı, nereye dönersen dön, hep aynı düşü gördün:

Turuncusu dökülmüş bir tank sana doğru yaklaşıyor. Namlusunda leylekler yuvalanmış. Etrafta tek bir yaprak kıpırdamazken saçlarındaki uçuşmaya engel olamıyorsun. Terli avucunda sekiz yaşındaki sevgilinin fotoğrafı. Ona bakıyorsun. Diğer kızları anlatıyor sevgilin; senin yanında başkalarını, başkalarının yanında seni arzuladığından bahsediyor. Giderek yaklaşan tank tam önünde duruyor. Namlusunu, alnının orta yerine nişanlamış. Bir adım geriye atıyorsun. Tankın üst kapağı korkunç bir sesle açılıyor ve aynı anda kapağın altından yayılan dumanların arasında babanı görüyorsun. 'Andrea' diye sesleniyor gözündeki pilli gözlükleriyle baban. Ve devam ediyor:

'Nasıl öldüğümü hatırlıyor musun? Tek bir pelerin dokunuşuyla yırtılan tenimin nasıl karıştığını toprağa? Annene şükretmelisin Andrea, yaşamım boyunca bir kez olsun göremediğim annene şükretmelisin! O bir devrimciydi, var gücüyle hem de! O kadar inançlıydı ki ben öldükten sonra bile yaşam verebildi sana. Ne anneni tanıyorum, ne de seni!'

O sırada namlunun içinden birbirlerini ezerek çıkmaya çalışan bebek çığlıkları duyuyorsun. Aralarından kendi çığlığını ayıklamak istiyorsun. Olmuyor. Namlunun üzerine yapılmış leylek yuvasında annenin sutyenini buluyorsun. Üzerine çürük bir iplikle adının baş harfi işlenmiş. Elindeki fotoğrafın uç kısmıyla iplikleri yerinden kaldırarak sökmeye çalışıyorsun. Bunu o kadar hızlı yapıyorsun ki adın, başka bir adın baş harfine dönüşüyor. O anda namludan yankılanan bebek seslerine annenin ıslak barut kokan haz çığlığı karışıyor. Sesler giderek yükseliyor ve boyuna oranlı namlu, aniden suratında patlıyor!

Hep aynı rüya, ne tarafına dönersen dön... Uyanıyor ve ağlamaya başlıyorsun. Korkunç bir fırtına başlıyor. Tüm ağaçlar sökülürken toprağından, tek saç kıpırdamıyor çekildiğin yasta, tek sözcük dökülmüyor dudaklarından... Elini, soğuktan ıslanmış tek parça elbisenin cebine sokuyorsun. Elbisendeki çürük yırtık biraz daha genişliyor. Sevgilinin fotoğrafının olduğu yerde şimdi başka bir fotoğraf, bu kez kardeşine bakıyorsun. Diğer kızları anlatıyor kardeşin, senin yanında başkalarını, başkalarının yanında seni arzuladığından bahsediyor. Gözlerine oturmuş besili kan, gözyaşınla temizlenip içine doğru akıyor. Kardeşinle bilmediğim bir dilde konuşmaya başlıyorsun. Yüzündeki korkunç sis dağılıveriyor. Odandaki kahverengisi dökülmüş soba ısınıyor, borusuna astığın ıslak çorapların alev alarak sobanın rengini alıyor. İyice çekiyorsun bacaklarını karnına. Sağ ayak bileğinde yamuk bir dikiş izi çıkıyor ortaya. Yeşil fosforlu dikiş ipliğinde, açlıktan ölmek üzere olan bir örümcek dolaşıyor. Serçe parmağınla örümceği alıp saçlarının arasına bırakıyorsun. Sonra da elindeki fotoğrafın uç kısmıyla ayak bileğideki dikiş iplerini kaldırıp sökmeye başlıyorsun.

3 Aralık 2008 Çarşamba

Üç Maddede Destrudo !


















Kadının kendini saklama fenomeni, 'fenomenin' kendini kadın yoluyla saklıyor olmasının en önemli sonucudur.  

Üçüncü dünya tanrıçalarının ayakları altında dirilerek simetrik bir vücut tasarımı dokuyan kilim, ölüm imgesinin ters açısıdır.

Kurukafa: Bakterial bir meme tasarımı olarak mayalanmış sütün kendisi. Çocukların erişemeyeceği yerlerde saklayınız!