8 Ocak 2008 Salı

"Sürrealizmin Ta Kendisiyim"


Tan Tolga Demirci ile Tuna Yılmaz söyleşti:

Soru: Bacon “insan doğar ve ölür arada bir şeyler olmuşsa ne ala” demiş. Senin doğumunla bugünün arasında olan şeyleri anlatır mısın kısaca?

Yanıt: Bunu incelikle anlattığım bir kısa filmim var, adı Hayatımın Özeti. Film, öylesine benden uzak ve öylesine kendi dışımda yapılanmış bir filmdi ki sonunda kendimi kaybetmenin hazzında başka hayatların özetini kendi hayatımda bulmamı sağlamıştı. Ben başkalarının düşündüklerinden kendi düşündüklerimi çıkardığım anda geriye kalan 'şey'im. Sürrealizmin ta kendisiyim. Ancak kronolojik olarak bunu Dali'den sonra söylemiş olmam, herhangi bir anlam kaybı ya da kayması yaratmıyor şüphesiz. Bununla birlikte doğumumla bugünüm arasında olan pek çok şey var. Tom Waits'in müziği var. Kendi çektiklerimi saymazsak izlediğim binlerce film ve kendi yazdıklarımı saymazsak okuduğum yüzlerce kitap var. André Breton'un yazıları var, Bunuel'in ayak fetişizmi var, Svankmajer'in anal animasyon evreni var, Jodorowsky'nin mistik libidosu var, Godard'ın seksüel-politik kolaj evreni var. Ne söylersen bir eksik söylersin. O yüzden 'var da var' demekle yetinmeliyim...

Soru: Felix und Scorpion gösterimi sonrasındaki söyleşide en doğru siyasal duruşun sürrealizm olduğunu söyledin. Bunu biraz açabilir miyiz? Sanatsal bir akımın ötesinde sürrealizmi siyasi bir duruş haline getiren nedir?

Yanıt: Sürrealizm, Rimbaud'nun 'hayatı değiştirmek' önerisini politik bir okumaya dökerek kendi ideolojik çatısını oluşturmuştur. Buna göre mutlak gerçek, iki önemli gerçeğin bütünleşmesinden oluşur: Yaşamakta olduğumuz ve Baudrillard'ın paralel gerçekliğin dışında konumlandırdığı nesnel gerçeklik ile bilinçdışı dinamiklerden gücünü alan düşsel gerçeklik... Yaşam, ancak bu mutlak gerçekliğin farkındalığı sonucunda değişecek ve sistem tarafından bize dayatılan sahte gerçeklik, düşsel gerçekliğin 'sarsıntılı' güzelliğiyle paramparça olacaktır. Bununla birlikte sürrealizm, Wilhelm Reich'ın 'cinsel politika' düşüncesine de tam anlamıyla inanmakta ve bu bilimsel duruşu, baştan çıkarma ile meydan okuma tekniklerini kullanarak kendine has üretim sürecinde, yalnız ve yalnız haz ilkesinin hizmetine vermektedir.

Soru: Senin sürrealizm maceran nasıl başladı?

Yanıt: Lise yıllarında dadaist düşünür Tristan Tzara'nın yarım yamalak şiirlerini okumamla başladı. Sonunda tam da tarihsel kronolojik yapıya uygun biçimde; yani dadaizmin sürrealizme dönüşmesine benzer biçimde benim toy dadaist kimliğim de sürrealizmin etkisi altına girdi. Lisede Breton'un düşüncelerinden oldukça etkilenmiş ve sürrealizmin sağ kolu olan 'psikanaliz' gerçeğini de yine o yıllarda araştırmaya başlamıştım. Sürrealizm üzerine araştırmak, ister istemez kendi kimliğinizi yine kendinize deşifre etmek anlamını taşıdığı için erken dönemde başlayan sürrealizm macerası, aynı zamanda 'kendim olma' macerasıyla eş zamanlı bir sürede gerçekleşti. Bu yangılı evrim, çektiğim filmlerde, sevdiğim kadınlarda ya da yazdığım öykülerde halen bir şekilde devam etmekte...

Soru: Felix und Scorpion demişken bu filmle ilgili bir şey sormak istiyorum: Bu filmin kurmaca olduğunu söylüyorsun (ki bence de öyle diyerek kendi şerhimi de düşeyim) ama nedense çoğu izleyici deneysel sıfatını yakıştırmaktan çekinmiyor. Bunu nasıl karşılıyorsun? Sıkıcı hale gelen alışkanlıkların dışına çıkmak yoksa deneysellik haline mi geldi? Senin deneysel tanımın nedir?

Yanıt: Felix Und Scorpion kurmaca bir film çünkü başından sonuna kadar kurulmadık yeri kalmamış bir film. Ayrıca hiçbir şeyin tesadüfe bırakılmadığı, başlangıçta eksik bırakılan işaretlerin konu gereği sonunda mutlaka tamamlandığı, kesinlikle obsesif bir çalışma. Ve hepimizin bildiği gibi, obsesif düşünce sistemiyle üretilen filmlerin deneysel olma şansları yok denecek kadar azdır. Hele ki ciddi bir politik öyküyü kendi mizahi sınırları içinde değerlendirme görevini üstlenmişlerse... Herhangi bir filmin deneysel olabilmesi için 'biçime' değil 'biçeme' sahip olması, yani daha önceden denenmemiş olanı deneme cürretini göstermesi gerekir. Bu anlamda deneysel sinema, deneysel filmin laboratuvarıdır. Yani hem zevk alabileceğiniz ve hem de tatsız tuzsuz işleri size sunabilen yarı bilimsel bir sahadır. Ve bu saha günümüzde neredeyse kapanmak üzeredir. Festivallere gönderilen ve benim izleme şansı bulduğum filmlerin hiçbiri deneysel falan değildir; ya düpedüz saçmalıktır ya da kurmacadır... Bu açıdan bakıldığında, Felix Und Scorpion, kendi içeriği ve söz konusu içeriği yansıtma tarzı olarak öncü bir çalışmadır; ancak deneysel değil, kesinlikle kurmacadır.

Soru: Yurt içinde ve dışında kısa filmlerinle ödüller kazandıktan sonra çektiğin uzun metrajlı filminin ardından yeniden kısa metrajlı bir filmle döndün. Genelde uzun metraj çeken kısa filmciler geçmişlerine bir ket vururlar. Oysa sen kısa bir filmle yeniden bir dönüş yaptın. Biraz bundan bahsedebilir misin?

Yanıt: Kısa metrajlı film günah çıkarmadır, günahlardan arınmadır. Uzun metraj çekme sürecinde bulaştığınız kiri, piyasanın sahte yüzünü, özürlü insan ilişkilerini temizleyebileceğiniz ve yeniden kendiniz olabilme şansını yakalayabileceğiniz, sadece kendinize ait olan dinsel bir ritüeldir. Eğer bir katilseniz, izlerinizi silmek için cinayet işlediğiniz mekana mutlaka geri dönersiniz. Benim yaptığım da buydu; son kısa filmimde bıraktığım 'çok değerli' izleri temizlemek için yeni bir kısa metraj film çektim. Artık günahsızım ancak tam olarak temizlenmek adına yalnızca kendi şartlarımda çekeceğim bir uzun metraj filme daha hazırlandığımı söylemeliyim.

Soru: Sen Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunusun. İster Dokuz Eylül özelinde, istersen de tüm GSF sinema bölümleri genelinde bu okullar hakkında ne düşündüğünü öğrenebilir miyim?

Yanıt: Dokuz Eylül Üniversitesi, çektiğim filmler ve tüm üretim süreçlerinde hesap vereceğim iki statüden biridir. Diğeri ise uluslararası sürrealist topluluklar... Okulun bana çok şeyler kattığı ve en azından düşünme disiplinimi geliştirmek konusunda pekçok olanak sağladığını yadsımam mümkün değil. Pratik alanda olmasa bile kuramsal açından Dokuz Eylül Üniversitesi'nin dünyanın sayılı sinema okullarından birine sahip olduğunu düşünüyorum. Yani en azından benim zamanımda öyleydi. Diğer okullar beni pek ilgilendirmiyor. Arada konferans vermek için gittiklerimde de açıkçası kendi okulumdaki tadı bulamıyorum.

Soru: Ödül nedir? Ödüllerin evde nerede duruyor?

Yanıt: Ödül, başkasının gözünden kendi filminin sağlamasını yapmaktır. Bu sağlama o kadar dengesiz bir düşünsel işlemin sonucudur ki sağlama doğru da yanlış da çıksa ödül artık size aittir. Ödüllerim ailemin evinde duruyor. Sanırım evde ödüle yer kalmadığı için annem hepsini bir çekmeceye kapattı ve anahtarı da yuttu.

Soru: Hayatımın Özeti ve kısmen Felix und Scorpion kolaj tekniğini sinemayla yoğurduğun filmler olarak göze çarpıyorlar. Bu tekniği kullanışından bahsedebilir misin? Bu sadece içerik olarak değil form olarak da sinema dilinin neresinde duruyor sence?

Yanıt: Kolaj, modern sanatın içinde vardır ve postmodernizmin tamamen dışında bir anlatım ilkesine sahiptir. Godard, kolajı sinemada kullanan gelmiş geçmiş en önemli sinemacıdır. Onun kolaj formülü, alıntılamaların ve film öyküsünün gerek tür, gerekse kurgu bazında iç içe geçmesinden oluşur. Benim kolaja olan bakışım da benzer dinamiklere sahip; birden çok göstereni aynı planda afişe etmek ve okumayı derinleştirmek adına farklı düşünsel katmanlar sunmak.

Soru: Reich’ın seksüel politikası üzerinden gidersek Tan Tolga Demirci’nin “kadın”a bakışı nedir?

Yanıt: Kadına bakışım, kadının bana bakışıyla eş zamanlı olarak tutarsız bir kuramsal dinamik izliyor. Bazen, Lacan'ın 'kadın yoktur' tanımlamasından yola çıkarak kadınları sadece benim ürettiğim bir fantezi alanında kodluyor, bazen de sürrealistlerin kadına verdiği çiftdeğerli duygusal skaladan yola çıkarak onları kendim ile bir tutup ya onları seviyor ya da kendimden nefret ediyorum. Reich'ın cinsel politikasında ise 'marjinal' olarak adlandırabileceğimiz böylesi üsluplar yok denecek kadar az. Çünkü onun politikasında 'kadın', bedensel boşalmayı paylaşacağın ve cinsel birleşmede 'bir olmayı' deneyimleyebileceğin hayatın özü, 'orgon' köprüsünün senin dışındaki öteki ucudur... Bu durumda kadına bakışım iki önemli stratejik noktadan hayata bakıyor; eğer üretime yönelik biricik imgeyi ve 'şiirsel' kıvılcımları kendi cephemde yaşıyorsam Reich'tan uzak durup kadına kendi çok sesli ve kesinlikle patolojik penceremden bakmayı tercih ederim. Ancak kolektif bir özdeşleşmeyle kendi gelecek kaygımı toplumsal bir kod üzerinden okuyorsam o zaman da Reich'ın anatomik ve protoplazmik düşüncelerini, kadını ayrı bir 'varlık' olarak görme düşüncesi üzerinden paylaşırım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder