9 Ocak 2008 Çarşamba

Sürrealizm Açısından Diyalogun Boyutları ve Jan Svankmajer


Postmodernizmin soysuz politik dayatmalarını sanatsal üretim sürecine sızdırdığı bir tarihsel dönemi, sürrealizme olan bağlılığıyla aşarak son kırk yılın en yaratıcı ve belki de en 'modern' kısa / uzun filmlerin arkasında olan Çek yönetmen Jan Svankmajer, halen Prag sürrealist grubunun aktif bir üyesi olarak çalışmalarını sürdürmekte. Şu sıralar (2005) yeni uzun metraj filminin çekim aşamasında olan yönetmen, aynı zamanda Gambra sanat atölyesinde, plastik ve edebi üretim disiplininden kopmaksızın, gerçeklik ve 'hakikat' arasındaki serbest bölgede deneyler yapmayı sürdürüyor.

André Breton'un, Lautreamont'dan hareketle tanımladığı 'harikulade' (marvellous) kavramının, Svankmajer'in kısa filmlerinde daha çok bir teknik olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Bir operasyon masasında ve nedenli bir rastlantısallıkta buluşan şemsiye ile dikiş makinesi gibi Svankmajer'in filmlerinde de nesneler, simgeselden imgesele ve oradan da nesnel gerçeğe sürtünecek biçimde bir araya gelerek, haz ilkesini hakikatin göbeğinde yeniden üretirler. Salvador Dali'nin sürrealizme yaptığı en büyük katkı olan 'paranoyak eleştirel' yöntemini, filmlerindeki gündelik nesneleri resmi mantıktan uzaklaştırarak en yetkin biçimde kullanan ve böylelikle söz konusu nesnelere kolektif olmayan(!) değerlerini yeniden kazandıran Svankmajer, haz ve gerçeklik ilkeleri arasında infantil bir köprü kurar. Svankmajer'in dünyanın film otoriteleri tarafından tanınmasının en önemli nedeni de onun kurmuş olduğu köprünün kışkırtan 'kişisel bilinçdışı' dengesidir. Bu dengeyi Amerika'ya taşındıktan sonra havası sönen Milos Forman şöyle tanımlıyor: Svankmajer = Disneyland + Bunuel... Kesinlikle yanlış olan ama kulağa hoş gelen bu dengenin tanımı, Svankmajer kısa filmlerinden etkilenen Tim Burton ve Terry Gilliam'ın çalışmalarında ise ne yazık ki içi boş bir biçimsellikle doldurulmuş izlenimi vermekten kurtaramıyor kendini. Paranoyak eleştirellik, infantil şiirsellik, paleolojik mantık, düş ve kurallı (nesnel olmayan) rastlantısallık, Svankmajer'in kısa film zihniyetini işleyen önemli teknikler. Tüm bu araçların kullanıldığı kısalar içersinde ise en öne çıkanı, onun 1982 yılında çektiği 'Diyalogun Boyutları'... Üç bölümden oluşan ve her bölümde sözün değil ve fakat dilin diyalogunu işleyen film, psikanalizden sosyolojiye, semiyolojiden felsefeye pekçok düşünce ve düşünme disiplinini kışkırtacak bir zenginlik içeriyor. İlk bölüm, deliklerin ve çıkıntıların nesne-imge kaynaklı iletişimini, ikinci bölüm, çamurdan yapılma bir çiftin eros-thanatos kaynaklı iletişimini ve son bölüm ise gündelik nesnelerin özdeşlik-farklılık kaynaklı iletişimini konu alıyor. İletişimden iletişimsizliğe akan her üç öykünün ortak noktası, Lacan'cı anlamda dilin toplumsal düzene hizmet eden işitsel-simgesel bağlamından koparılarak görsel-imgesel bir konumda yapılandırılmış olması. René Magritte'in rasyonel düşüncenin özdeşlik kuralıyla dalgasını geçtiği zincirleme resim tamlamalarında olduğu gibi, Svankmajer'in diyalogu da gösteren gösterilen arasındaki ilişkiyi bozarak, yani sözün sesini hadım edip onu gösteren-nesne haline dönüştürerek dilin yapısıyla mizahi bir oyun oynuyor. İkinci öykü bu yorumun biraz dışında. Çünkü çamurdan olma bir çiftin, yine çamurdan yaptıkları çocukları yüzünden çıkan bir anlaşmazlık sonucu birbirlerini paramparça ettikleri öykü, psikoseksüel açıdan öykünün infantilliğine imgesel değil, simgesel-anal bir cepheden bakıyor. Arkaik dilsel iletişimin sfenkter temelli iletişimle yer değiştirdiği anlatı tekniği, anal döneme yatırılan saldırgan enerjiyi, karakter boyutunda yeniden canlandırıyor. Anal saldırganlığın 'eyleme koyma' çatısı altında görsel kılındığı öykü, belki de sırf bu yüzden kanlı değil 'boklu' bitiyor.

'Diyalogun Boyutları', klonlanamayacak ve hatta benzeri dahi yapılamayacak kadar sürrealist bir film. Bunun en önemli nedeni, Lacan'ın öznenin işe yaramazlığına ithafen 'dile' getirdiği "başkalarının sözcüklerini kullanıyoruz" iddiasından zarar görmeyecek biçimde, Svankmajer'in, 'diyalog' oluşturan sözcükleri, onların arkaik kökenleri olan nesnelere geriletebilme başarısıdır. Freud'un "düşler, görselleşmiş sözcüklerdir" ve Lacan'ın "bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır" önermelerinin birinci elden kullanıldığı film, hem üç öykünün kendi aralarındaki diyalog ve hem de her birinin kendi içinde kurduğu diyalogu analojilerle birleştirerek bir söyleme ulaşıyor. Bu söylem, öykünme yetisi olmayan bir söylemdir ve 21.yüzyılın sürekli üretiyor görünerek kendini tüketen simülatif ideolojisinin (postmodern sanattan video art'a) tek alternatifidir.

TAN TOLGA DEMİRCİ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder